Görmemek olmaz, söylememek hiç olmaz!
Birgün Birgün Birgün Birgün
Anlatıların dünyayla kurduğu yansıtma ilişkisi öyle yoğun bir hale geldi ki, tıpkı ‘80-‘90lar Türkiye sinemasında 12 Eylül’ün izlerini kolayca sürebildiğimiz gibi, bugünün kültürel ürünlerinde küresel neofaşizmin etki ve yansımalarını takip etmek her geçen gün daha da basitleşiyor. 12 Eylül’ün ‘milli ve yerel’ boyutları ile küresel toz-dumanın boyutları arasındaki fark önemini yitirmiş durumda artık; küresel ekonomik […]

Anlatıların dünyayla kurduğu yansıtma ilişkisi öyle yoğun bir hale geldi ki, tıpkı ‘80-‘90lar Türkiye sinemasında 12 Eylül’ün izlerini kolayca sürebildiğimiz gibi, bugünün kültürel ürünlerinde küresel neofaşizmin etki ve yansımalarını takip etmek her geçen gün daha da basitleşiyor.

12 Eylül’ün ‘milli ve yerel’ boyutları ile küresel toz-dumanın boyutları arasındaki fark önemini yitirmiş durumda artık; küresel ekonomik ve politik dalgalanmaların etkisini doğrudan hissediyor, içinde yuvarlandığımız bu çöküş halini AKPRTE’nin yanı sıra Putin’le, Berlusconi’yle, Trump’la, Urban’la ilişkileri bağlamında çözümleyebiliyoruz. Ve bu neofaşist dünyanın anlatıları, George Orwell’ın 1984’ünde Winston’ın Büyük Ağabey görmesin diye günlüğünü gizlice yazmak zorunda oluşunu gölgede bırakacak kadar varoluşsal yasaklar sunuyor.

Bundan tam bir yıl önce, 2018 baharında gösterime giren A Quiet Place/Sessiz Bir Yer sesleri takip ederek insanları avlayan korkunç yaratıkların istila ettiği bir dünyayı anlatıyordu. Filmin ‘kadın düşmanı’ denebilecek kadar ataerkil bir söyleme sahip olduğunu yazmıştım zaten (“Sessiz bir cinsiyet hapishanesi”, BirGün, 13 Nisan 2018) ama neofaşist yansımaları görebilmem için aradan bir Bird Box/Kuş Kafesi bir de The Silence/Sessizlik geçmesi gerekti.

A Quiet Place’de, kurtulmak istiyorsanız hiç ses çıkarmamalıydınız. Ayak sesleriniz duyulmasın diye çıplak ayakla dolaşmanız, sofranız sessiz olsun diye tabak yerine büyük yapraklar kullanmanız, ne kadar acı çekseniz de gıkınızı bile çıkarmamanız, yani etrafınızdaki dünyaya karşı en temel tepki aracınızdan vaz geçmeniz gerekiyordu.

Josh Malerman’ın çok satan kitabından uyarlanan ve Kasım 2018’de gösterime giren Bird Box/Kuş Kafesi bu tepkisizlik önermesini ‘bakış’ üzerinden sundu: Kendisine bakan insanları delilik ve intihara sürükleyen tuhaf bir kötülüğün işgali altındaki dünyada, hayatta kalabilmek için gözlerinizi sürekli kapalı tutmanız gerekiyordu.
Tim Lebbon’ın çok satan romanından uyarlanan ve sinemalarda değil de ekranlarda gösterime giren Netflix filmi The Silence/Sessizlik’te dünya, milyonlarca yıl kapalı bir mağara sisteminde yaşamış sese duyarlı vahşi yaratıkların -65 milyon yıl önce yaşamış kanatlı dinozor pterodaktil’in akrabaları- saldırısından korunmak için susmanız, ses çıkarmamanız gerekiyor.

Kısaca, kötülüğü görmezsen kötülük de seni görmez, sesini çıkarmazsan zarar görmezsin.

Dünyayı bir devekuşu çiftliğine dönüştürmek isteyen TrumpRTEPutingiller bu anlatıları yazıp yönetenleri özel olarak tutmuş ya da maddi olarak desteklemiş değil tabii, ama bu hikâyelerin akla düşmesinin, yazı ve görüntü yoluyla üretilmesinin, bu kadar ilgi çekmesinin başlıca nedeni onlar…

Her şey zıddıyla kaim; neofaşist dünyanın anlatıları ses çıkarmama ve görmezden gelmeyi önerirken niçin ses çıkarmamız ve neden gözlerimizi iyice açmamız gerektiğini de göstermiş oluyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız