Google Play Store
App Store

“Kadınların hikâyelerini yeniden anlatmak, tarih boyunca susturulmuş bir sesi duyulur kılmaktır” diyen CarmePortaceli, 29. İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenen “Bovary” ile klasik bir kadın hikâyesini bugünün dünyasına taşıyor.

Güzellik devrimcidir ve insana umut verir
Madam Bovary romanı çağdaş bir yorumla ‘Bovary’ adıyla sahneye taşındı.

Ümit GÜÇLÜ

29. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ülkemize gelen Flaman Kraliyet Tiyatrosu (KVS), Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanını çağdaş bir yorumla Bovary adıyla sahneye taşıyor. Oyunun yönetmeni Carme Portaceli, daha önce Nora, Jane Eyre ve Anna Karenina gibi güçlü kadın karakterlerin hikâyelerini sahneye uyarlamış bir isim. Portaceli yaptığımız söyleşide, Bovary üzerinden kadın temsiline, özgürlük arayışına ve klasiklerin bugünkü anlamına dair düşüncelerini bizimle paylaştı.

Carme Portaceli

19. yüzyılın bu kadın karakterleriyle ilgilenmenizin nedeni onların özgürlük arayışı ve toplumsal normlara karşı duruşları mı?

Benim ilgim sadece 19. yüzyıl kadınlarıyla sınırlı değil; kadınların hikâyelerine, kadın karakterlerin okunmasına yönelik genel bir ilgim var. Çünkü biz, iki bin yıl önce, Hristiyanlık çağının başlangıcından itibaren, Batı kültürümüzde, hissetme, düşünme ve davranma biçimimiz konusunda yanlış yorumlara maruz kaldık... çünkü kendi anlatımızı hiçbir zaman oluşturamadık; tamamen dışlanmış ve silinmiş durumdaydık. Ve ben bir kadın olarak, kendi anlatımızı oluşturmaya katkıda bulunmak istiyorum.

Bahsettiğiniz romanlar da ayrıca inanılmaz eserler; insanları öyle bir derinlikle gösteriyorlar ki, bu beni çok ilham verici bulduğum bir şey.

Madame Bovary edebiyat tarihinin en önemli romanlarından biri. Siz bu metne nasıl yaklaştınız?

Benim bakış açıma göre, vurgulanması gereken en önemli şeylerden biri Emma Rouault’nun umutsuzca mutluluğu arıyor olmasıdır. Ve bu mutluluğu aşkta bulacağına inanıyor. Bu yüzden tanıdığı tek adam olan Charles Bovary ile evleniyor ve mutlu olacağını sanıyor. Ama onu ilk kez öptüğünde, hata yaptığını anlıyor. Ardından, okuduğu kadın romanlarının kurallarını izleyerek, onu mutlu edecek erkekleri aramaya başlıyor.

Fakat Simone de Beauvoir’ın da dediği gibi, bir kadın sevdiğinde zayıflığıyla değil, gücüyle severse; kendisinden kaçmak yerine kendini bulursa, kendini alçaltmak yerine kendini onaylarsa, işte o zaman aşk, kadın için de –tıpkı erkek için olduğu gibi– bir yaşam kaynağı olur, ölümcül bir tehlike değil.

İşte bu nedenle, biz âşıkları oyunda göstermemeyi tercih ettik; çünkü onlar kendileri için değil, yalnızca Emma için önem taşıyorlar. Sadece kocayı gösteriyoruz, çünkü bu sıkıcı ilişki onun kaçışının itici gücü oluyor.

Emma Bovary genellikle bireysel bir trajedi olarak okunur. Siz bu hikâyeyi günümüze taşıyarak seyirciye –özellikle İstanbul’daki izleyiciye– ne söylemek istiyorsunuz?

İzleyicilere, kadınların hayatta olma ihtiyaçlarını iletmek isterim; yaşamamız, sevmemiz, cinsellik yaşamamız gerekiyor... Dolly’nin Anna Karenina’da Anna’dan bahsederken söylediği gibi, bize bu ihtiyacı verdiler, biz yaşamak istiyoruz!

Ve bunun yanı sıra, izleyicilerin anlamasını isterim ki, erkeklerin belirlediği kalıplar, mesela âşıkları olması ve aşk üzerinden yaşamaları gibi şeyler, bizi sadece perişan eder, hiç ama hiç mutlu etmez.

Toplumsal baskılar ve bireysel özgürlük arasındaki çatışmayı sahneye nasıl aktardınız?

Size söylediğim gibi, bu bir kalıp meselesi. O, tutkulu aşkta mutluluğu aramaya itiliyor ve okuduğu kadın romanlarının ona böyle davranması için cesaret verdiği halde, bu bir erkek kalıbıdır; bu, bize mutluluk getirecek bir şey değildir. Ne erkeklere, ne de kadınlara.

Sahne tasarımı, ışık ve müzik gibi görsel-işitsel unsurlar bu aktarımda nasıl rol oynuyor?

Benim için estetik çok önemli, özellikle günümüzde, her yerdeki kötü zevk ve ucuz şeylerle. Güzellik devrimcidir ve insana biraz umut verir.

Sahnedeki tüm unsurlar, mesajı iletmek ve izleyiciye anlatmaya çalıştığınızı ifade etmek için yardımcı olur. Ayrıca, vurgulamak istediğiniz şeyleri öne çıkarmaya da hizmet ederler. Bu yüzden sahnede neredeyse boş bir alan var ve bu alan, kocası tarafından yavaş yavaş inşa ediliyor. Farkında olmadan, kocası onun tabutunu inşa ediyor. Başlangıçta hazırladığı tüm çiçekler, onun cenazesi için olacak. O ölü, ama yine de o, onun.

İstanbul’a daha önce geldiniz mi? Nereleri merak ediyorsunuz?

Evet, daha önce geldim ve çok sevdim. Benim için İstanbul, Akdeniz kültürünün özüdür; birlik, kültürel karışım, bir arada var olma. Bunlar, bizim Akdeniz kültürümüzün kökleriydi.

Kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem Türkiye’de hem dünyada büyük sorunlar. Bir yabancı yönetmen olarak bu konular size ne düşündürüyor ve sanatın rolünü nasıl görüyorsunuz?

Ben buna "kadına yönelik şiddet" demeyi tercih ederim, bence bu daha doğru. Kültür ve eğitim, insanlığın hayatta kalması için tek şansı diye düşünüyorum. Aksi takdirde, bu son olur, bundan tamamen eminim.

Tiyatro birlikteliğe dayanır ve daha da önemlisi, sahnede başka olasılıkları gösterebiliriz, hayal edebiliriz ve şiirle ruhumuzu yükseltebiliriz. Bu bizim misyonumuzdur, varoluş amacımız: Sorularımızı paylaşmak ve eğer cevabımız varsa, olası cevaplarımızı sunmak, tarihin nasıl şekillendiğini, nasıl hissettiğimizi, nasıl hayal ettiğimizi açıklamak... ve performanstan sonra tiyatrodan daha iyi bir insan olarak çıkmak.

Oyun 8-9 Kasım tarihlerinde Zorlu PSM’de sahnelenecek.