birgün

12° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 29.10.2020 04:00
author

Hangi Cumhuriyet?

Hava sıcak mı sıcak… Diyarbakır Sanat Sokağı’ndan üzüm gözlü, beyaz yüzlü bir kız geçiyor. Yarına düşlerini taşımak istiyor. Oysa türkünün sözleri ona yazılmış gibi: “Diyarbakır ortasında vurulmuş uzanırım / Ben bu kurşun sesini nerede olsa tanırım.” Mermiler delip geçiyor narin bedenini. Bir beyaz güvercin havalanıyor. Kan sıçramış kitaplar düşüyor elinden. Birinin kapağında, “Diksiyon ve Konuşma Sanatı” yazıyor. Belli ki tiyatro kursuna gidiyor genç kız. Yurttan arkadaşının tanıklığı tiyatro sevdasını doğruluyor.

Yıl: 1930. Ankara’ya turneye gelen Darülbedayi oyuncuları Türkocağı Salonunda Hamlet’i sahneliyor. Atatürk de izleyiciler arasında… temsilin sonunda kulise gidiyor. İ. Galip Arcan o geceye ilişkin anısını Darülbedayi Dergisi’nde ( Ekim 1930) şöyle aktarıyor: “Bu tarihi akşamı bizzat yaşadık. Bu nutkun her cümlesi hitabet san’atının bütün kudret ve sihrini taşıyan bir şaheserdi.”

Atatürk, gecenin sonunda Muhsin Ertuğrul’a sesleniyor: “Siz benim ta ateşemiliterlikten beri görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Şimdi devlet reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?” Muhsin Bey, ağır vergilerle turneye çıkmanın baskısı altında, üç kuruşla tiyatro yapma derdinde. Yıllar sonra “Gerçekliğin Düşleri” kitabında sanatını yaygınlaştırmak adına çok eksikliklerinin olduğunu, Atatürk’ün karşısında neredeyse dilinin tutulduğunu, sadece “Bir tiyatro mektebi istiyoruz, Paşam!” diyebildiğini yazar. Böylece konservatuarın ilk adı olan Milli Temsil Akademisi’nin hazırlıkları resmi olarak başlar.

Muhsin Ertuğrul bir yandan İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda çalışıp, tiyatro faaliyetlerini yürütürken bir yandan da devlet görevlileri “Milli Musiki ve Temsil Akademisi” kanunu hazırlığını sürdürür. Bu arada Atatürk de konservatuvar kurulması için uluslararası nitelikte sanat adamlarının ülkeye getirilmesini ister. Artık Muhsin Ertuğrul’un kolları sıvama zamanı gelmiştir. Hemen dünya çapında isimlerle iletişime geçer. Carl Ebert’le bağlantı kurar. Türkiye’de musiki kurumlarının organizasyonunu oluşturmak adına birinci sınıf müzik adamı bulma görevi de Cevat Dursunoğlu’na verilir. O da Berlin Flarmoni Orkestrası Şefi Furtwangler’den öneri alır, Böylece Paul Hindemith’in adı konservatuvarın müzik bölümü için geçmeye başlar. Şef Furtwangler, Hitler’in en sevdiği orkestra şefi olmasına rağmen yahudi dostunu kurtarabilmek için Türkiye’ye yollar. Artık konservatuvar için yol haritası oluşmuştur.

Hemen Cebeci’deki Şakir Ağa’nın Hanı ve çevresindeki birkaç ev yıkılıp yeniden düzenlenerek Devlet Konservatuvarı binasına dönüştürülür. Burası geçmişte Musiki Muallim Mektebi binasıdır. Binanın yapım aşamasında ise bambaşka bir hikâye saklıdır. Temel atılırken, binanın sol arka açısına bir hatıra şisesi bir de bozuk para bırakılır. Hatıra şisesinin içinde geleceğin sanatkarlarına yazılmış bir mektup vardır. Mektup; “Ey geleceğin sanatlarları; bugün temelini attığımız yapı sizlerin bu ülkenin sanat yolunu açacak bir ulvi amaçla inşa ediliyor. Tek hayalimiz verdiğiniz büyük eserlerle bu toprakların manevi ruhunda şerefle yer almanızdır.” satırlarıyla başlamaktadır.

Takvim yaprakları 1936’yı gösterdiğinde Devlet Konservatuvarı açılır ve ilk sınavını yapar. Ama tek bir kız öğrenci bile sınava başvurmamıştr. Yan bölümlere gelen (opera ve şan) kızlar ikna edilir. Böylece akademik anlamda sanat eğitimi veren okul, sanatçı yetiştirilebilmek için ilk adımını atar. Konservatuvarın tarihi boyunca okuldan sayısız kız öğrenci geçer. Sahnede devleşir her biri.

Geçen hafta Diyarbakır sokaklarında bir genç kız öldürülür. Adı Melek’tir. Canından çok sevdiği kardeşi namus uğruna tetiği çeker. Artık dava dosyasında “tiyatro” sözcüğü de saklıdır. Türkü kulaklarımızda yankılanmaya devam eder: “Diyarbakır yolunda toz olmuş dağılırım / Bu hırçın depremlerle sarsılırım kanarım.”

Melek’ten geriye kalan kitapların arasından bugün hâlâ aydınlık sızıyor. Bu aydınlığı büyütmezsek kör karanlık bizi öldürmeye devam edecek.

Çünkü bugün Cumhuriyetin 97’nci yıldönümünde bu çelişkiyi yaratan, kör karanlığı dayatan Cumhuriyeti bir türlü içselleştiremeyen güçlerdir!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız