birgün

19° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 02.08.2020 10:11

Havva Anamızın suçlandığı yasak ‘Elma’, sadece bir elma mıydı? Mesele sadece İstanbul Sözleşmesi değil!

Masallar, ormanda yalnız gezen kırmızı şapkalı kızları nasıl kurdun kaptığını anlattı. Peri padişahının kızına prens arandı, uyuyan güzel uyanabilmek için prensini beklemek zorunda kaldı. Cadılar hep çirkin ve yaşlı kadınlar, bütün üvey anneler zalim, kötü kalpli kız kardeşler çirkindi. Peki, zalim üvey anne onca kötülüğü yaparken sevgili ve mükemmel, güçlü baba neredeydi?

Havva Anamızın suçlandığı yasak ‘Elma’, sadece bir elma mıydı? Mesele sadece İstanbul Sözleşmesi değil!

L. Gülden Treske

“Bahçeye dikeceğim ellerimi,

Çiçekleneceğim,

biliyorum, biliyorum, biliyorum

Ve bembeyaz yumurtalarını bırakacak kırlangıçlar

Avuçlarımın mürekkep lekeli

çukurlarına”

Furuğ Ferruhzad

(Yeniden Doğuş)

Kadınlar bir gün ansızın hayattan koparılıp yakalara iğnelenen siyah-beyaz fotoğraflardan bakmayacaklar. Mesele sadece bir elma olmadığı gibi, İstanbul Sözleşmesi de değil... Hâlâ anlamadık mı?

Duyduğumuza göre, önce topraktan Âdem, sonra da Âdem’den, bu “tek nefisten” Havva yaratıldı. Kuran’da Âdem’in yaratılışı safha safha anlatılırken, Havva’nın yaratılışı hakkında, Âdem’den yaratıldığı dışında fazla ayrıntı bulamayız. Öte yandan; başlangıcı bilinmeyen ve nesilden nesile aktarılan dini söylencelere ve Tevrat’a göre de Havva, Âdem’in kaburga kemiğinden var edildi. Üstelik bir de kaburga kemiğinin anatomik yapısına atfen, kadınlık da, aynen bu kemik gibi çarpık yapılıdır ve boşuna düzeltmeye uğraşmayın denildi. Nitekim Havva da; ilk iş olarak şeytana uydu ve yasak meyveyi yedirerek Âdem’i de, kendini de günaha soktu.

İlk kutsal kitap Tevrat'ta belirtildiğine göre cennetten kovulunca da “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır” cezası ile lanetlendi. Böylece, kadının varlığı ‘erkeğine’ bağlandı, insanoğlunun çağlar boyunca işleyeceği tüm günahların sorumlusu kadın oldu. Kadının tekinsizliği kanıtlandı, ‘kadınlık-erkeklik’ gayet ‘kullanışlı’ bir temel üstüne kurulmuş oldu. Artık arkası çorap söküğü gibi gelecekti. Binlerce yıl önceden, bu bilgiyle başlayan bir geçmişin yarattığı hasar, iki yüz yıllık bir feminist geçmişle insanlık kodlarından silinebilir mi?

Kadınlar, hiçbir zaman dinin, söylencelerin, mitlerin başkahramanı ve konusu olamadılar. Entrika hikâyeleri dışında, kadını tarih de yazmadı. Son iki yüzyıla kadar yazılanlar da erkekler tarafından yazılmıştı. Öğrenme, eğitim, yazma, kendini ifade etme, düşüncelerini yayma, binlerce yıl boyunca hep erkeklerin tekelindeydi. Bedenleri ile birlikte sesleri de ev ve özel alana hapsedilen kadınların, kendi hikâyelerini kendi sesleri ile birinci elden duymamız için çok çok uzun yıllar beklememiz gerekti.

Oysa insana ait ilk sözler, bir kadın tarafından Cennet Bahçesi’nde söylendi.” Âdem de işte bu sözlere direnememiş ve günaha girmişti. “Ondan sonra kadınlara ‘sessiz’ kalmaları emredildi”. Kadının sessiz kalmasını isteyenler çoğunluktaydı ve suyun başını tutmuşlardı. Tüm peygamberler, krallar, beyler, ağalar, babalar, ağabeyler, amcalar, dedeler, rahipler, imamlar, hâkimler, savcılar, avukatlar, doktorlar ve cellatlar erkekti ve tüm deliller kadının aleyhineydi.

Kadınların evin dışına çıkmaları, okuma yazma öğrenmeleri, yazdıklarını bastırıp yayabilmeleri binlerce yıllık insanlık tarihinin son iki yüzyılında mümkün oldu. Kadınlar “görünmez” oldukları için kamusal alanda sadece “tasvir” ve “temsilleri” ile var oldu ve çoğaldı. Bu “tasvir” ve “temsiller” erkekler tarafından yapıldı. Kadın “imgelenmiş, imgesel, hatta fantezileştirilmiş her şeyi özetler” oldu. Ancak bu imgeler, tablolar, heykeller, edebiyattaki tasvirler, şiirlerdeki büyük aşklar, gerçek kadını değil, “erkeklerin kadın imgesi”ni gösteriyordu. Tarihe ve kayda geçmiş, yazılı her şey; erkeğin süzgecinden geçirilerek yayıldığı için çağlar içinden geçerek bu güne kalan, kadına ait ne varsa aslında “erkeklerin kadın imgesi”ne, erkeklerin tahayyülüne aitti.

Daha en başından, ilk kadın tasviri; Havva Anamızın Cennet Bahçe’lerinde mutlu mesut gezerken, iblis yılanın sözüne kanıp, merakına yenik düşerek yasak meyveyi yemesi ve Âdem’e de yedirmesi ile başladı. Ama birlikte yemişler hâkim bey desek de kayıtlara alınmadı!

Buna rağmen Havva Anamız gene de Lilith’ten daha şanslıydı, anamız olma hakkı verilmişti. Oysa Lilith, bazı kaynaklarda yer almış, bazı kaynaklara hiç girememiş ve her kültürde farklı kötülüklerle özdeşleştirilmişti. Kuran’da yeri olmasa da, bazı dinlere ve söylencelere göre Havva Anamızdan önce, Âdem’e yoldaş olarak, Âdem gibi topraktan yaratılan, kızıl saçları ile güzel Lilith, Âdem’in ilk eşiydi. Âdem’e ‘aynı yaratıldık’, ‘biz eşitiz’ ben senin altında olamam diye tutturdu. Âdem’in üstünlüğünü kabul etmeyince, bir türlü geçinemediler. Lilith, çekti gitti, Kızıl Deniz’i Âdem’e tercih etti. Bin bir lanetle lanetlendi. Yeni doğmuş bebekleri öldürmekle suçlandı Yüzyıllar boyu kızıl saçlı kadınlar cadı avlarında avlandı. Oysa Lilith’in tek istediği Âdem ile eşit olmaktı. Lilith’in kimliğinde, Âdem’i ve onun kontrolünü reddetme gücü olan tüm kadınlar lanetlendi. Lilith, dini söylencelerden bile çıkarıldı, karanlıklara, gölgeler dünyasına itildi.

Âdem’e ‘eş’ olması için Havva Anamız da, Lilith’in bu baş kaldırışından sonra, bu kez topraktan değil, Âdem’in kaburgasından yaratıldı, O’nun bir parçasıydı. Öyleyse neden tek suçlu sadece Havva olmuştu? Lilith bir şekilde saf dışı bırakılmış, Havva da daha en başından cennetten kovulmak gibi ağır bir ‘suçla’ taçlandırılmıştı. Havva’nın büyük suçu Âdem’e sunduğu yasak meyve, elma mıydı? Sonuçta birlikte yemişlerdi!

Mesele sadece bir elma değildi, hâlâ anlamadık mı?

Erkek, kendisiyle ‘eşit’ bir kadın istemiyordu. Kadınlık, ‘kontrol’ altında tutulması gereken cins oldu. Havva da, ‘Anamız’ olarak, üremekle vazifelendirildi, işi gücü hep çoluk çocuk oldu. İslam din kültürümüzde de; Kuran’da yasak meyve günahından hem Âdem hem Havva sorumlu tutulduğu halde, eski dini söylencelerden gelen alışkanlıklar ve ‘algıda seçicilik’ ile kadını günahların kaynağı olarak görmek ve göstermek kültürel bir tercih olarak yerleşti kaldı.

Lilith de erkeğin kontrolünü reddeden, baştan çıkarıcı, uyumsuz ve kötü kadın olarak; karanlıklarda kalmak şartıyla yerini az da olsa korudu. Eski Sümer’de Lil, fırtına ve rüzgâr anlamına geliyordu. Babil-Asur kökenli Lilitu kelimesi de “dişi şeytan veya rüzgâr hayaleti” anlamına geliyor. İbranice “Lilith” ve Arap kökenli “Laila- Leyla” kelimesi ise “gece” anlamına gelir ve Lilith ile ilişkilendirilir. Lilith “gece hayaleti” olarak tercüme edilebilir. Baş eğmiş Havva uysalca çocuklarını uyutmaya çalışırken; Lilith, tüm geceye ve karanlıklara sahiptir. Hâlâ daha da erkeklerin rüyalarında şeytana uyduklarında gördükleri, belki de ataları Adem’in baş edemediği Lilith’dir. Lilith ile birliktelik, “Leyle-i Leyla = Çok uzun, azaplı gece.”dir.

Lilith ortalığı kasıp kavuruyor. Sahne ışıklarının altında yeniden doğuyor. Nihayet Lilith’in etrafı bu güne kadar sahip olmadığı bir aydınlıkla sarılıyor. Fakat o aydınlandıkça, Adem’in karanlıkta kalmış yönleri daha da belirginleşiyor: Adem’in zeki, akıllı ve cinsel yönde aktif bir kadınla sevişme konusundaki yeteneksizliği. ... Adem kendi arzularının ve aşkının bu yoğunluğu karşısında batağa saplanmaktan-yani kendini kaybetmekten- korktuğu için çareyi tehdit olarak gördüğü bu şeye karşı savaşmakta buluyor.” (Walter Weyers’in “Lilith” Rock Operasının bir sahnesi)

Batı mitolojisinde, ölümlüler katındaki ilk kadın ve ilk “gelin” olduğu söylenen bir de Pandora vardır. Ateşi çalan Promethus’a kızan Zeus “...erkeğe kötü bir hediyeyi -kadını- musallat ederek onu cezalandırmaya karar verdi. Tanrılar yapay bir yaratık biçimlendirdiler ve buradan kadınlar genos’u türedi.”

Erkek kadına duyduğu arzuyu tattıktan sonra, kendi kendine yeterliliği sona erdi. Baş edemediği bir şeye karşı baş edemediği bir arzu!

Kadına duyduğu arzu ve ihtiyaç, erkekleri hep rahatsız etti. Bu arzuyu uyandıran kadın, erkeklerin korku ve öfke nesnesi olarak bastırılmak, görünmez olmak, kontrol altında tutulmak zorunda bırakıldı. Söylenceler, bu kadınlara yüklenen kötülüklerle süslendi. Pandora’nın kutusu gerçekten açıldı. Kötülük her yana saçıldı. Kadınlar, cennetten kovulmamıza neden olmuştu, kötüydü, güvenilmezdi. Tüm söylenceler, gelenekler, görenekler, kurallar, masallar, kadınların; erkeklerin kontrol ve üstünlüğünü kabulü üzerine kuruldu.

havva-anamizin-suclandigi-yasak-elma-sadece-bir-elma-miydi-mesele-sadece-istanbul-sozlesmesi-degil-763495-1.
Kadınla eşiti olarak yaşayamayan ancak ona arzusunu da kontrol altına alamayan erkek, kadın korkusunu kadını itibarsızlaştırmaya, baskıya, kontrole dönüştürdü; sırf bunun için kurallar, kaideler, adetler, gelenekler yarattı.

Kadınla eşiti olarak yaşayamayan ancak ona olan arzusunu da kontrol altına alamayan erkek, kadın korkusunu kadını itibarsızlaştırmaya, baskıya, kontrole dönüştürdü, sırf bunun için kurallar, kaideler, adetler, gelenekler yarattı.

Sümer’den, Babil’den, Yunan’dan bu güne; her kültürde, her dinde bu kadın karakterlerin bir karşılığını görüyoruz. Lohusalara rahat vermeyen yeni doğmuş bebekleri öldüren albastı kadını Lilith, yasak meyveyi yiyen meraklı ve günahkâr Havva anamız, çekici ama söz dinlemez, kötülük kutusunu açan meraklı ve aptal Pandora. Hepsi kurulu düzene ve erkek iktidarına bir tehditti. İyi olan bir Meryem vardı. Meryem bir bakireydi, bakire kaldı. Bakirelik hep kutsanacaktı. O hep başı bir yana eğik, kucağında bebek İsa ile ışıklar içinde bu güne kadar geldi. Oysa biyolojik bir mucize ile dünyaya bir peygamber doğuran Meryem’di ama tüm bu olağanüstülüğüne rağmen, Oğul, ondan daha kutsal oldu.

Söylenceler nesilden nesile, dilden dile bu kadınları aktardı. Masallar, ormanda yalnız gezen kırmızı şapkalı kızları nasıl kurdun kaptığını anlattı. Peri padişahının kızına prens arandı, uyuyan güzel uyanabilmek için prensini beklemek zorunda kaldı. Cadılar hep çirkin ve yaşlı kadınlar, bütün üvey anneler zalim, kötü kalpli kız kardeşler çirkindi. Peki, zalim üvey anne onca kötülüğü yaparken sevgili ve mükemmel, güçlü baba neredeydi? Sadece masal devleri erkekti, onlardan önce korkulur ama sonra iyi kalpli oldukları ortaya çıkar, ya da yakışıklı bir prens devi alt edip herkesi kurtarır, ödül olarak da kralın güzel kızına sahip olurdu. İyi kadınlar ‘peri gibi’, ‘genç’ ve ‘çok güzel’ ve hep kurtarılmaları gereken bir durumdaydı. Diğerleri ise zaten yaşlı, çirkin ve kötü kalpli, sarayın kötü kalpli kraliçesi ya da ormanlarda tek başına yaşayan meczuplardı.

Kadınlıkla ilişkilendirilen ‘melek’ ya da ‘fettan’ kavramı yanında, önemli bir kategori olarak bir de genellikle yaşlı ve çirkin ‘cadı’ kadınlar vardı. Bir yerlerde tek başına yaşayan, otlardan, iksirlerden, sağaltımdan, doğanın dilinden anlayan özelliklere sahip kadınlar cadı, aynı işi yapan erkekler ise saygı duyulan, ulu bilge kişilerdi. ‘Haddini bilmeyen’ -bu had erkekler tarafından belirlenir- her şeyi bilen, kafa tutan kadınlar hep ‘cadı’ oldu.

Yaratıldıkları kaburga kemiği gibi ‘eğri’ olduklarından mıdır, zayıf oldukları yalanına şeytanın da kandığından mıdır bilinmez, yoldan çıkarmak için ‘şeytan’ hep kadınları daha uygun buldu. Bir dönem özellikle batıda, her olan biten kötülükte en yakın çevredeki yaşlı, yalnız, yetenekli ve nitelikli kadınlar cadı diye avlanır, yakılır, öldürülür. Bu günün şartları ile geriye baktığımızda, bu cadı denilen kadınların; aslında gayet bilgili, bir erkeğe bağımlı olmadan yalnız yaşayabilen, bağımsız, toplum içinde var olabilen kadınlar olduğunu görüyoruz. Genellikle doğa konusunda bilgili, şifacı ve bilge kadınlar. Kedileri de var. Aslında, bu tarife uyan kadınların sayıları bu gün iyice arttı. Artık ‘cadı’ olarak yakılmıyorlar ama hala sevilmiyorlar. Hayatta var olabilmek için bir erkeğe ihtiyaç duymayan bir kadın, sistem ve toplum için önemli bir tehdit olarak görülmeye devam ediyor.

Nihat Özön’ün Osmanlıca-Türkçe sözlüğünde, “Adem” sözcüğü “ilk yaratılan insan”, “adem” “insan” olarak verilirken; üzeri şapkasız “adem” sözcüğü, “yokluk, olmama” ve Arapça’da başına geldiği kelimeleri olumsuzlaştıran ek olarak veriliyor. “Diyar-ı adem” veya “ademabad” “yokluk ülkesi, ölüm” olarak geçiyor. Türk Dil Kurumu'nun Güncel Türkçe Sözlüğü de “adem”i Arapçadan gelme bir isim ve anlamını “Yokluk” olarak belirtiyor. Ademoğullarının adlarının nasıl olup da böyle bir tanımlamayla özdeşleştiği konusunda ki söylenceleri ise bilmiyoruz. Belki Habil ile Kabil? Ve tüm yazılı tarih? Savaşlar? Kontrol altına alıp yok ettiği her şey? Doğa, kadın?

Oysa yeryüzü her canlının kendi potansiyeli boyunca gelişmesi için yeterince geniş.

Ayçiçeklerini gün boyunca güneşe dönmekten ne alıkoyabilir ki?

Yeter ki güneşi görebilsin, güneşe döner ve büyür.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız