Hayal ve Fırtına

07.07.2019 10:56 BİRGÜN PAZAR
Şeref Bilsel “Hem şiir yazmak hem yaşamak mümkün değildir.” Şimdilerde adı Kadıköy Anadolu Lisesi olan Maarif Kolej’inde 1977’de sınıf gazetesinde yayımlanan ilk şiirinin adı: “Baretta”. Siyah, keskin ve hızlı bir başlangıcın ilk işareti sayılır. 1983’te 600 sayfa şiiri, karın içinde yakar. Derler ki karda yalnız yürüyen ve ufkunu göremeyecek ölçüde tipiye yakalanan insanlar yanık sesler […]

Şeref Bilsel

“Hem şiir yazmak hem yaşamak mümkün değildir.”

Şimdilerde adı Kadıköy Anadolu Lisesi olan Maarif Kolej’inde 1977’de sınıf gazetesinde yayımlanan ilk şiirinin adı: “Baretta”. Siyah, keskin ve hızlı bir başlangıcın ilk işareti sayılır. 1983’te 600 sayfa şiiri, karın içinde yakar. Derler ki karda yalnız yürüyen ve ufkunu göremeyecek ölçüde tipiye yakalanan insanlar yanık sesler duyar; bu sesler o vakitlerden kabarmış olabilir.

Serdar Koçak, askerlik yüzünden devrimci hareketten ve çocukluk aşkından aynı anda kopar. Bu durum onda derin ruhsal krizlerin başlangıcını oluşturur. Kadıköy Gazetesi’nde, Kalamış’tan bir balıkçıya – faşistler tarafından 22 kurşunla öldürülen eski TİP’li Ömer Reis’e- yazılmış bir başka şiir, tarih: 1986’dır. 1989’da Ece Ayhan’ın alıp geri getirmediği bir şiir dosyasının boşlukta bıraktığı gürültüyü duyarız. Tanık: K. Celâl Gözütok’tur. Bu dosyanın yitirilişinden iki yıl sonra, sesini edebiyat ortamının kayda değer kulaklarına işittirmiş ilk kitabı “Pervazda” okurla buluşur. Bir top kumaşın ilk metresinin sağlamlığı, sıkı dokusu görülmüştür artık. İlk kitapla son kitabı ( Hayal ve Fırtına) arasında 28 yıl var. Hem devrim, hem imam hem de belediye nikâhıyla bir kez nikâhlandı. Günümüzün iyi şairi Emel İrtem’di bu nikâhın muhatabı. Ben savaşırdım, Emel de benimle birlikte savaşırdı; ben savaşmayı bırakırdım Emel biraz daha savaşırdı demişliği var Serdar Koçak’ın. Hiçbir nikâha (en son hatırladığım şair Şükrü Sever’in nikâhında şahitti ve iki gün önce İstanbul’a geldiği hâlde olay mahallinde bulunamamıştı) yetişemeyen Emel, demek ki o vakitler kendi nikâhına yetişmiş! Ne varsa eski zamanların hızında var. Emel, Serdar’a “Marşandiz” der; başka biri çıkıp ‘yazı şimendiferi’ diyebilir pekâlâ. Çok doğuran, velut bir şair. Yazarak düşünüyor. Daha doğrusu şiir yazarak düşünüyor, düz yazıyla da sonucu açıklıyor halkımıza. Serdar’ın elimizde kırk birinci kitabı “Hayal ve Fırtına” (Artshop yay.) var. Ressam Hülya Bakkal’ın desenleriyle ortaklaşa oluşturulmuş bir kitap. Dile ve şiire dair dediğidir : “Her yeni doğan gün, o gündür ki,/ o gün eski başlangıçların sonuncu günüdür./ İşte zaferi o gün kazanmak lazımdır”

Bir gün ressam Dürnaz Akşit evine misafir olur ve Türkiye’de şairlerin resim konusunda bilgisiz olduğunu söyler. Daha sonra bir kitabına ad olan ‘Dürnaz’a Şiirler’in öznesine öğrenmeye hazırım der. Dersler başlar. Sergilere giderler. Bu sergilerden birinde beğendiği bir heykelin başında durur. Yanında Hülya Bakkal’a ait bir iş duruyordu. Ve bu onu düşündürür. ‘O’ dediğim Serdar Koçak. Hülya Bakkal ile kitap yapma fikri orada mayalandı. Ortak kitap yaptığı isimler arasında Alp Tamer Ulukılıç da vardır: “Dünyanın Seherlerinde” . 2002’de ressam Adil Salih’le ortak bir kitap yapmaya karar verirler. Der ki Serdar: o zamanlar Adil Salih tabloları satardı, masanın üzerinde kırk çeşit meze olurdu. Adil Salih benim de eski dostum. Bu şiir-resim konusunda en çok vurguladığı şey: ressamlar şiiri takip ediyor; şairler resim dünyasından bihaber. Çok güzel bir ortak kitap yapar Serdar’la Adil: “Uykumdan Bir Portakal Düştü”. Adil bu kitap yayımlandıktan sonra benim hatırlayabildiğim en az beş kez ölüme doğru hızla düşüp aynı hızla geri döndü; ama resimde hiçbir zaman hayat koşullarını ve yükselen sahte değerleri bahane edip düzeyi düşürmedi Adil. Lise öğretmeni Münevver Yardımsever’ı sık sık, sevgiyle anar. Üzerinde katkısı vardır. Eski dünyayı bugüne çağırır durmadan: “ Yılbaşında tebrik kartı alırdım Kalamış’tan/ Balat’ta ölü doğmuş bir ahşap ustasıydı babam”

Edebiyatta da yıkmaktan çekinmeyen biridir: “Dil ancak kendi varoluşuna indiğinde önümüze şiir olarak çıkar. Bu onun zeminidir de. Bu zeminin bekası için onu yıkmak gerekir.” Şiirinde kendine mahsus bir ses ve biçim hâkimdir. Kafiye beklediğiniz yerde eliniz boş dönersiniz, küçük bir dokunuşla herkesten ayırır kendini ve böylece özgün bir kişilik kazanır ifadeleri. Uykuda da uyanıktır şiire eğilen gözleri: “Ben uyurken sana bakıyor/ Şair arkadaşlarımdan biri”. Dedikoduyu sevmez; eğilmez, kendi ayakkabıları için bile, bağcıksızdır giydikleri. Radyo sever, halk şarkıları dinler; haber dinlemez; habere ihtiyaç duyduğu zaman kendi yaşar ve yazar. “Ben Napoli Radyosu” adlı olağanüstü anlatısı Türkçenin sınırlarını zorlayan ve tür bakımından kendi miladını başlatan önemli bir eserdir. Benim de ona ithaf ettiğim “Burası Üsküdar Radyosu” adlı bir şiirim vardır. Emel’in “Ankara Radyosu” ne güzeldir. Radyo Şiirleri diye bir küçük güldeste niye olmasın.

Bir vakitler Hasan Pulur; Neyzen Tevfik ve Bekri Mustafa’nın hayatları boyunca ne kadar içki içmiş olabileceklerini hesaplamıştı. Çıkan yekûnü duyunca hayretler içinde kalmıştı Serdar. 49 yaşına kadar içtiği rakı her ikisinin toplamından fazlaydı çünkü. Benim de aralarında olduğum birçok kişi masa adabını büyük ölçüde Serdar Koçak’tan edinmiştir. Az yer, tabağındaki üç fasulye danesi sıkıntıdan birbiriyle dertleşmeye başlar ve filiz verirdi. Yemez, içer. Rakı arkadaşıydı günümüzün önemli romancılarından Vecdi Çıracıoğlu. Der ki onun için: Yazıya olduğu kadar sofraya da çalışkandı. Ve devam eder: aç kalırdık ucunu ucuna tutuşturur bize yoğurtlu, sucuklu makarnalar pişirirdi. Vecdi kadar çalışkan bir edebiyatçı görmedim der. Ne yalan söyleyeyim ben de görmedim. Denize karadan, karaya denizden aynı anda bakabilen biri. İyi şair, güzel insan Tozan Alkan’da Serdar’a dair birikmiş gerçek hikâyeler- bir kısmını yazmıştı- bir kitap hacmine ulaşabilir. Serdar düğün değnek, cenaze sevmez. Sağından solundan cenazeler kalkar, kıpırdamadan oturur. Sanki kıpırdasa ölüm onu fark edecek, gel buraya diyecek! Yakın menzilinde olanlar bilir, duymuştur: Samsun’a giderken Gerede’de kara saplanır otobüs, ayakkabıları elinde Gerede’den Samsun’a kadar yürür. Eksi 22 derece. Gemi ile değil, karadan Samsun’a inmiştir. Serdar Koçak gibi kendi hikâyesini yazabilenlere selam olsun. “Uzak zamanlara kâğıt bıraktım gülerek” diyenlere…