‘Hayat Bazen’ vazgeçmektir
Kariyerlerini ve şehir hayatını geride bırakıp Bozcaada’ya yerleşen Merve ve Haluk çiftinin vazgeçiş öykülerini ‘Hayat Bazen’ isimli bir belgesele dönüştüren Cem Hakverdi ile filmi üzerine konuştuk

MUSTAFA DERMANLI - mdermanli@gmail.com
İstanbul’un keşmekeşinde yıllarca plazalarda, trafiğin içinde, insan yığınlarının arasında beyaz yakalı olarak çalışan Merve ve Haluk’un hayali bu metropolden gitmekti ve bu hayallerini 2015 yılında gerçekleştirip ani bir kararla hem kariyerlerine hem de İstanbul’a istifalarını sunup, Bozcaada’da aileden kalma bir bağevine yerleştiler. Onların hikâyelerini geçen haftalarda bir röportajla yayımlamıştık. Şimdi de onların hikâyelerini belgesele dönüştüren Cem Hakverdi ile konuştuk.
Belgesel önümüzdeki hafta Türkiye’nin belki de dalında en önemli festivali olan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) gösterilecek. Biz de bu vesileyle filmin yönetmeni, kameramanı, yapımcısı, kısacası tek kişilik dev kadrosu olan Cem Hakverdi ile “Hayat Bazen” üzerine sohbet ettik.
»’Hayat Bazen’ ne anlatıyor? İzleyiciler sadece bir kaçış öyküsü mü görecek?
‘Aslında gitmek lazım buralardan’ düşüncesi, büyük şehirlerde yaşayan insanlar olarak hayatımızın bir döneminde birkaç kere aklımızdan geçirdiğimiz bir düşünce. Kırsala bir yere gidip daha sakin bir yaşam sürmek hayali hep var. Kendi aklımızdan geçirmemiş olsak da en azından etrafımızdaki insanların “gitmek” üzerine kurduğu hayalleri bir şekilde dinlemişizdir. Hepimize gitmeyi düşündürecek farklı nedenler var; betonlaşma, gürültü ve hava kirliliği, görsel kirlilik, trafik, iş baskısı, kendini güvende hissedememe, yediğimiz ‘zehirli’ gıdalar, zamansızlık… Bunların hepsi ya da bir kısmı birleşerek üzerimizde büyük bir baskı oluşturuyor.
“Hayat Bazen”in anlatmaya çalıştığı şey başlangıçta benim de yanıtını bilmediğim “gidince ne oluyor” sorusuna yanıt bulma çabası aslında. “Gitmek ne kadar mümkün?”, “Giden neye dönüşüyor?”, “Peki gittiğin yer seni kabul ediyor mu?” gibi sorular hep aklımı kurcalardı. Bu belgesel sayesinde aklımdaki soruların önemli bir kısmına yanıt buldum. İzleyicilerin de kendi sorularına yanıt bulacağını umuyorum.

»Madem cevaplarını buldun biz de sana soralım: Gitmek kolay mı?
Kentlerin yaşantımıza sağladığı çok fazla avantaj var. Gerek bunlardan gerekse kente özgü alışkanlıklarımızdan vazgeçip bir yerlere gitmek çok kolay değil elbette. Sanırım bir tür kırılma anına denk gelince gidebiliyorsunuz. “Tamam, benden bu kadar”ı gerçekten hissedince gidebiliyor insan. Geri dönmemek üzere gidiyor olma düşüncesi gitme kararını almayı zorlaştırıyor. “Gideyim, olmazsa geri dönerim ya da başka yere geçerim” demek sanırım gidişi biraz daha yumuşatıyor.
»Biraz belgeselin kurgusundan bahsedelim? Sizi en çok neler zorladı?
Belgeselin kurgusunu yaparken hep aklımda olan şey izleyiciye alan bırakmaktı. Düşünmeleri, bağlantılar kurmaları için fırsat vermeye çalıştım. Olayları doğrusal bir şekilde anlatmak yerine zaman zaman geri dönüşler kullandım. “Gözlemci yöntem”i tercih ettiğim için kurgu aşaması oldukça zordu. Bir taraftan iki yıl süreyle takip ettiğiniz bir hikâyeyi anlatmaya çalışıyorsunuz, bir taraftan da bunu sinema diliyle yapmaya çalışıyorsunuz. Kamera açıları, geçişler, sesler… Oyunculuk ya da herhangi bir mekân düzenlemesi olmadığı için de çekim anında neye denk geldiyseniz elinizde o var. Karakterlerinizi yönlendiremiyorsunuz. “Işık ters geliyor, şu tarafa geçer misin?” gibi küçük bir müdahale bile doğallığı bozuyor. Bu nedenle bu denli küçük müdahalelerde bile bulunmadan tamamladım çekimleri. Çünkü benim her devreye girişimde onlar kamerayı hatırlıyordu. Kamerayı hatırlamaları da ortamın havasını bozuyordu. Kurguda en çok zorlandığım şey müdahale etmeme çabasından kaynaklı teknik olarak yetersiz olan planları bağlamak oldu. Bunların önemli bir kısmını kullanamadım. Bazılarını da “yayınlanabilir” olduğunu düşündüğüm için kullandım.
»Belgeselin kurgusunu da siz mi yaptınız?
Evet. Kamera, kurgu, yönetmen, yapımcı, sesçi oldum bu belgeselde.
»Bu bir tercih miydi?
Bu aslında zorunlu bir tercihti. Belgesel için hiç bütçem olmadı. Birkaç yere başvurdum ama maalesef hiçbirinden olumlu bir dönüş olmadı. Ben de kendim giriştim. Bunun hem avantajlarını, hem de dezavantajlarını yaşadım. Bunu şimdi belgesel bittiği için rahatlıkla söyleyebiliyorum; sıfır bütçeyle bir iş tamamlamak bana inanılmaz keyif verdi. Tabii burada bahsetmem gereken bir konu var. Sinema kolektif bir iş. Tek başınıza bir yere kadar yetebiliyorsunuz. Ben her ne kadar birçok şeyi kendim halledebilmiş olsam da beni aşan bazı konular da oldu. Örneğin bozuk sesleri arkadaşım Mine Erkaya, istediğimden daha iyi olan müzikleri arkadaşım Deniz Güngören, film için çok önemli olan bütün çevirileri arkadaşım İpek Kotan, jeneriği de arkadaşım Volkan Çetin yaptı. Film son haline onların desteği sayesinde geldi, hepsine ne kadar teşekkür etsem az. Belgesel yapıyorsak sanırım buna alışmamız gerekiyor. Ülkemizde belgesele yeterli desteğin verildiğini düşünmüyorum. Söylediğim şey sadece finansla ilgili değil. Gösterilmesi, yaygınlaştırılması da dahil.

Yönetmen Cem Hakverdi
»Tek başına olmak belgesele nasıl etki etti?
Merve ve Haluk’un hikâyesini arkadaşlığımız sayesinde anlatabildim. Bırakın benden başka birisini, benim yanımda bir kameraman ya da bir ses operatörü olsa sanırım evlerine, hayatlarına o kadar giremezdik. Benim için aslında tek ve en önemli avantajı bu oldu. Dezavantajları daha çok teknik meselelerle ilgili. Bir taraftan hikâyeyi takip ederken gözüm ekranda görüntüleri düzgün kaydetmeye çalışıyordum. Biraz önce bahsettiğim gibi seçtiğim yöntem gereği herhangi bir sahne düzenlemesi yapamadığım için mikrofon yerleştirmek gibi bir lüksüm bile yoktu. Bu nedenle kulağımda kulaklık sesi takip etmeye çalışıyordum.
Öte taraftan, karakterlerimden biri bazı günler gerçekten kamera görmek istemiyordu. Hatta belki beni bile görmek istemiyordu. Bütün bu teknik meselelerle uğraşırken bir taraftan da acaba ne hissediyorlar diye düşünüyordum. Çünkü her şeyden önemlisi bir de dengede tutmaya çalıştığım arkadaşlık ilişkimiz vardı. Hem arkadaşları, hem de yönetmen Cem’dim. Bunu dengelemek de beni oldukça zorladı. Bazen kamerayı hiç çıkarmayıp sadece arkadaşlarımla vakit geçirdim. Bazen film için o kadar güzel diyaloglar geçti ki aramızda içim yandı. “Ah kameram açık olsa” dediğim çok fazla zaman oldu. Fakat o ‘an’lar belleğimde, benim kazanımlarım olarak kalacak. Benim açımdan kaybedilmiş bir şey yok.
»Belgeselin gösterimi ne zaman?
Belgesel şimdilik en yakın 11-15 Ekim tarihleri arasında Bozcaada’da, Bozcaada Uluslararası Belgesel Festivali’nde (BIFED) gösterilecek. Bunun benim için anlamı çok büyük. Belgesel bildiğiniz gibi Bozcaada’da geçiyor. Bununla birlikte BIFED benim çok önemsediğim, Türkiye’de çok az sayıdaki önemli festivallerden bir tanesi. Dünyanın birçok yerinden çok iyi filmler geliyor. “Hayat Bazen”in böyle bir organizasyonun içinde yer alıyor olması çok önemli. Bunun dışında başka festivallere de başvuru yaptım. Umarım onlardan da olumlu dönüşler alırım ve filmi çok daha fazla kişiye ulaştırabilirim.
Cem Hakverdi kimdir? Cem Hakverdi 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya Bölümü’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi’nde “Propaganda ve Popüler Sinema” başlık tezini yazarak yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2008 yılından bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Sinema alanında doktora çalışmalarına devam ediyor ve şu sıralar ikinci uzun metraj belgeselinin hazırlıklarını sürdürüyor. |


