Hem yalnız hem çaresiz: Bahtsız kaleciler
Birgün Birgün Birgün Birgün
Geçen yazıda büyük umutlarla transfer edilmiş, sonrasında hüsranları yaşamış, yaşatmış golcüleri yazmıştım. Atamayanları bir tarafa bırakıp tutamayanlara bakalım bu yazıda, malum kalecilik dediğin hem yalnızlık hem çaresizlik bolca. Eskinin futboluna yetişmişler hatırlayacaktır kaleciler üzerine söylenen o gülümseten klişeyi: “İnsanın aptalı futbolcu, futbolcunun da aptalı kaleci olur!” derlerdi büyüklerimiz. Futbola henüz sevdalanmaya başladığımız, şimdi çok eskide […]

Geçen yazıda büyük umutlarla transfer edilmiş, sonrasında hüsranları yaşamış, yaşatmış golcüleri yazmıştım. Atamayanları bir tarafa bırakıp tutamayanlara bakalım bu yazıda, malum kalecilik dediğin hem yalnızlık hem çaresizlik bolca. Eskinin futboluna yetişmişler hatırlayacaktır kaleciler üzerine söylenen o gülümseten klişeyi: “İnsanın aptalı futbolcu, futbolcunun da aptalı kaleci olur!” derlerdi büyüklerimiz. Futbola henüz sevdalanmaya başladığımız, şimdi çok eskide kalmış siyah beyaz zamanlardı. Okuldan arta kalan zamanlarda sabahtan akşama kadar toprak sahalarda top peşinde koşar ama ne hikmetse hiçbirimiz kaleci olmak istemezdik, zira kaleci dediğin üç direğin arasında bekleyen yalnız, garip adamdı. Eduardo Galeano, oyunu hep uzaktan izleyen, mekândan ayrılmaksızın üç direğin arasında idamını bekleyen yapayalnız adam olarak tanımlamıştı kaleciyi.

Her mahalle takımında bir Gerd Muller’in, bir Pele’nin yer aldığı; kimsenin defansta oynamaya gönüllü olmadığı, Hatice’nin değil, neticenin önemli olduğu zamanlarda bir çeşit ‘tecrit’ idi anlayacağınız kalecilik. Futbolcu olamayan kaleci olurdu. Genelde mahallenin en hantal, en yeteneksiz bebesi! Yine de hiç oynayamamaktan iyiydi üç direk arasında beklemek. Hele de birkaç top çıkardın mı bir anda kahraman oluverirdin arkadaşlarının gözünde! Tabi yediğin o berbat golden sonra uzun süre alay konusu olmak da vardı kaderde. Eskiden zor zanaattı kalecilik! Sonra zaman içinde takımını sırtlayan kaleciler sayesinde değişti bu önyargı. Üç direğin arasındaki yalnız adamlar, esas oğlanlar arasında dimdik yerlerini almaya, hatta kaptan olarak sahaya çıkmaya başlayınca değişti. Çamura bulanmış bitkin kaleci görüntülerinin yerini, arkadaşlarının omuzlarında yükselmiş 1 numaralar almaya başlayınca değişti o kara yazgı.

Ama bir de madalyonun öbür yüzü var, büyük umutlarla takıma katılmış ama hüsranları yaşamış yalnız adamlar. Anlatalım birkaçının hikâyesini kalemimiz yettiğince.

Şubat 1970’te dünyaya gelmiş İtalyan kaleci Massimo Taibi. İlk profesyonel takımı 1989’da Sicilya takımı Licata. Hikâyesinin dönüm noktası 1999 senesinde. O sene Manchester United’ın efsane kalecisi Peter Schmeichel takımdan ayrılmış, Alex Ferguson onun yerini dolduracak file bekçisini aramaktadır. Takımın ikinci kalecisi Mark Bosnich sakatlığı nedeniyle kaleden uzak kalmıştır. O dönemin hatır sayılır transfer bedeliyle (4,5 milyon sterlin) Kırmızı Şeytanlar’ın saflarına katılır 1.90’lık kaleci. İlk maçına Anfield Stadı’nda Liverpool karşısında çıkar, yediği hatalı gole rağmen yaptığı müthiş kurtarışlar sayesinde takımı maçı 3-2 kazanırken maçın adamı seçilmiştir. Ama iyi başlayan hikâyenin sonrası umduğu gibi gitmez. O senenin güzünde Southampton karşısında Matthew Le Tissier’in orta sahadan vurduğu top bacaklarının arasından geçerek gol olunca rakip takım taraftarlarının alaycı tezahüratlarına konu olur. Ertesi gün gazetelerin spor sayfalarında ‘The Blind Venetian’ (Kör Venedikli) başlığı futbola yeni başlayan çocukların bile yemeyeceği türden golü kalesinde görmüş kaleciyi anlatmaktadır. Kısa süre sonra, bu kez Chelsea deplasmanında, Stamford Bridge Stadı’nda kalesinde gördüğü beş gol United kariyerinin sonu olur. Sadece dört maçta kaleyi koruduğu takımdan ayrılırken o dönem Ada futbolunun mizah konularından biri haline gelmiştir. Bir taraftar diğerine sorar: ”Saat kaç?” Diğeri cevap verir: “Taibi’yi beş geçiyor!”

2007-08 sezonunun sonunda Derby County 38 maçta sadece 11 puan toplayarak küme düşerken kalesinde 89 gol görmüştür, lig tarihinin rekoru! O sezon takımın kalesini koruyan Stephen Bywater 1981’de Oldham’da dünyaya gelmiş. 1998’de alt liglerde Rochdale’de başlayan kariyerinde 18 takımın kalesini korudu, 43 numaralı forması 43 yaşında aramızdan ayrılmış olan hocası Les Sealey’nin anısına, onu örnek almış kariyeri boyunca. 2007-08 sezonunun ilk yarısında yediği 43 gol 2. devrede İpswich Town’a kiralanmasına neden olmuş. Premier Lig hayali kurarken kendini Hindistan Süper Lig takımı Kerala Blasters FC’nin kalesinde bulmuşluğu bile var! Günümüzde 3. Lig takımlarından Burton Albion’un kalesini koruyor.

Sırada Premier Lig tarihinin en bonkör kalecilerinden Kostas Chalkias. 2004 Avrupa Şampiyonası’nda Yunanistan Milli Takımı’nın kalesini korumuştu 1.99’luk dev kaleci. 2005’te Portsmouth’a transfer oldu ama henüz ilk maçında yediği hatalı gol yüzünden takımı ezeli rakip Southampton karşısında Federasyon Kupası’ndan elendi. Sonrasında çıktığı maçlarda Arsenal karşısında kendi kalesine attığı gol, takım arkadaşı Arjan De Zeeuw’yu yenilen hatalı golden sonra tokatlayışı akılda kalanlar. Sadece beş maçta forma giyebildikten sonra ülkesine dönen Chalkias, 2012’de futbolu bıraktı.

Zamanı beklemekle geçirmişler de var elbet. Futbol oynadığı yıllarda ‘yedek’ olarak bilinirdi 37 yaşındaki İngiliz kaleci James Bittner. 2000’de Fulham’da başlayan kariyerinde hiçbir maçta görev almadan sabırla bekledi ve üç sene sonra alt liglerde Exeter City takımıyla ilk maçına çıktı. Sahi ne demişti Michelangelo, deha, sonsuz sabırdır.

Kapanışı 30 senelik kariyeri boyunca 29 farklı takımın file bekçiliğini yapmış John Burridge ile yapalım. Futbol oynadığı yıllarda Budgie (Muhabbet kuşu) lakabıyla bilinirdi gezgin kaleci. Ada futbol tarihinde en çok takımda kaleyi koruma rekoru ona ait. Uykusunda bile kalecilik yaptığını; bu yüzden çevresinde ‘deli’ olarak tanındığını ama aldırmadığını söylüyor söyleşilerinde. Onun hikâyesi futbolun o güzel klişesini hatırlatıyor: “Her kaleci ya doğuştan delidir ya da kalecilik yapa yapa delirmiştir!

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız