birgün

28° AÇIK

SİYASET 25.04.2020 09:04

Hepimizi daha zor bir dünya bekliyor

Pandemiyi otoriter iktidar kurmada fırsata çeviren ilk lider Macaristan Devlet Başkanı Orban oldu. Budapeşte Central European Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Anıl Duman, Macaristan ve Türkiye’nin daha fazla kontrol ve muhalefeti susturma yöntemlerindeki benzerliklere dikkat çekti

Hepimizi daha zor bir dünya bekliyor

Namık ALKAN

Dünya büyük bir sınavdan geçiyor. İnsanlık bir yandan salgınla mücadele ederken diğer taraftan da süreci kendi lehine, çevrimeye çalışan iktidarlarla uğraşıyor. Bu anlamda Türkiye ve Macaristan, liderlerinin refleksinden ülkenin koşullarına kadar birbirine çok benzeyen iki ülke. Budapeşte Central European Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Anıl Duman’la bu benzerlikleri ve dünyanın geleceğine dair öngörülerini konuştuk.hepimizi-daha-zor-bir-dunya-bekliyor-722107-1.

►Salgınla başlayalım. Macaristan nasıl baş ediyor?

Salgın Orta Avrupa ülkelerinde Batı Avrupa ülkeleri kadar yayılmadı. Bu yüzden krizin sağlığa etkileri henüz Batı Avrupa kadar vurucu olmadı. Ama hükümetler mart ayının ortasından bu yana değişik yöntemlerle önlem almaya çalışıyor. Mesela, Visegrad bölgesinde (Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya) olağanüstü hal var. Okullar, uçuşlar, gerekli olmayan mal ve hizmet üretimi ve dükkânlar martın ikinci haftasından bu yana kapalı. Fakat Polonya ve Macaristan’da dini ayinler ve toplantılar hala serbest. Ayrıca gerekli mal ve hizmetlerin neler olduğu da tamamıyla hükümetler tarafından belirleniyor. Örneğin, Macaristan’da kuaförlere ve güzellik salonlarına gitmek sokağa çıkma kısıtlamalarından muaf. Ekonomik olarak açıklanan paketler de ülkelerin kaynaklarına ve önceliklerine göre değişiyor. Slovakya ilk etapta salgından olumsuz etkilenen şirketlere ve serbest meslek sahiplerine yardım edeceğini açıkladı. Macaristan ise siyasi partilere yapılan kamusal yardımların yarısına el koymaktan yabancı süpermarket zincirlerine ek vergi getirmeye kadar bir dizi adımı da içeren geniş bir paket öne sürdü. Benzer şekilde kimi ülkelerde olağanüstü halin sona erdirilmesi ve salgın karşısında alınan idari önlemlerin yavaş yavaş kaldırılması konuşulurken kimi ülkelerde hükümetler yetkilerini genişletme ve muhalefeti bastırma peşinde. Mesela Çekya’da 20 Nisan’da başlayıp 8 Haziran’a kadar kademeli şekilde kısıtlamaların ortadan kaldırılması gündemde ama diğer ülkelerde salgına karşı idari önlemlerin gevşetileceğine dair bir emare yok.

►Orban’ın siyasi hamleleri nasıl yankı buldu?

Ne yazık ki Macaristan’da salgın hükümet tarafından otoriterleşme yolunda fırsata çevrildi. Kararname ile süresiz olağanüstü hal ilan edildi. Salgın ile ilgili ilgisiz birçok madde Orban’ın açıkladığı acil önlem paketinde mevcut. Mesela, koronavirüs fonu adı altında siyasi partilerin kamu kaynaklarından elde ettikleri yardımların yarısına el konuldu. Bu adımın muhalefeti zayıflatmak için yapıldığını da vurguladı. Ayrıca acil durum tedbirleri paketine yeni bir suç dahil edildi; koronavirüs hakkında yanlış bilgi yaymak. Örneğin, hastane tesislerinin yetersiz veya doktorların uygun koruyucu ekipmana ulaşamadığını söylemek artık suç olarak değerlendirilebilir. Zaten bağımsız medya organları vergi zorlukları ve reklam alamadıkları için uzun zamandır sıkıntılar yaşarken üstüne yalan haber kapsamında hapis de dahil yeni cezaların getirilmesi gazetecileri daha da kötü günler beklediğinin habercisi. Orban, halihazırda meclisin üçte iki çoğunluğuna sahip ve anayasa mahkemesi de dahil olmak üzere yasama, yürütme ve yargı üzerinde sıkı bir kontrolü var. Yine de kısmen AB’nin tepkisini çekmesine rağmen süresiz olağanüstü hal ilan etmesi siyaseten zor zamanların kapıda olmasına bağlanabilir. Orban hükümeti yıllardır sağlık sistemine yatırım yapmak yerine yandaş firmalara ve inşaat sektörüne para harcamayı tercih etti. Virüsle ve kötüleşecek ekonomik sıkıntılarla birlikte hem sağlık sektörünün yetersizliği hem de kaynakların doğru kullanılmaması rejimin meşruiyetini sorgulatabilir. Kamuoyu tartışmaları üzerinde daha fazla kontrol, muhalefeti susturmak ve hükümetin süreci iyi yönettiği izlenimi vermek açısından önemli.

SALGINI FIRSATA ÇEVRİDİLER

Bize çok tanıdık geldi.

Sanırım bu gelişmeler Macaristan ile Türkiye’nin salgın yönetimi ve daha genel olarak otoriterleşme sürecindeki benzerliklerini gösteriyor. Macaristan’ın hızla demokrasiden uzaklaşması bölge ülkeleri açısından da tedirgin edici. Örneğin, Polonya’da iktidarda bulunan muhafazakâr-milliyetçi Yasa ve Adalet Partisi’nin salgına rağmen ısrarla Mayıs ayında cumhurbaşkanlığı seçimlerini yapmak istemesi de muhalefetin elini kolunu bağlayarak krizin etkileri daha fazla görünür olmadan iktidarda kalmak şeklinde yorumlanabilir. Macaristan’dan sonra diğer bazı Orta Avrupa ve Balkan ülkelerinde de salgın bahanesiyle muhalefet ve sivil toplum üzerindeki baskıları artırabileceği hiç de uzak olmayan bir ihtimal, aynı Türkiye’de olduğu gibi.

►Pandemi dünya ekonomisine darbe vurdu. Nasıl bir seyir bekliyorsunuz?

Öncelikle kimse aynı gemide değil ve kriz kesinlikle bütün ekonomileri aynı biçimde ve şiddette etkilemeyecek. Gelişmiş kapitalist ve az gelişmiş ülkeler ayrımından ziyade koronavirüs salgını öncesindeki ekonomik koşullara bakmak daha anlamlı olabilir. Zira hem Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede hem de İspanya gibi gelişmiş bir ülkede virüs öncesi yapısal kırılganlıklar vardı. Virüsün yaratacağı krizin buralarda, makroekonomik dengeleri sağlam ülkelere göre, daha olumsuz etkilerinin olacağını öngörmek mümkün. Mesela, resmi işsizlik şubat ayında her iki ülkede yüzde 13.7 civarında iken Güney Kore’de yüzde 4’ün altında seyretmekteydi. Salgına bağlı ekonomik durgunluk sonrası yaşanacak istihdam kayıpları da eklenince Türkiye gibi zaten sıkıntı içinde olan ülkelerin krizden çok daha fazla zarar göreceği açıktır. AB içerisinde de yapısal farklardan oluşan sorunları görmek mümkün. Çeperi oluşturan Orta Avrupa’da salgın yaygın olmasa da ekonomik daralma beklentileri merkez ekonomilerinin de üzerinde. Örneğin, Macaristan GSMH’nin 2020 yılında yüzde 3.2 oranında küçüleceği tahmin edilirken, yaza doğru virüse karşı önlemlerin yumuşatılmaması halinde özellikle turizm gibi sektörlerde yaşanacak zararlardan dolayı küçülmenin daha da fazla olması beklenmektedir. Bu sadece yapısal olarak kırılgan ekonomilerin küçüleceği anlamına gelmiyor elbette. Hem arz hem de talep kaynaklı bir kriz söz konusu. Bir yandan Çin gibi tedarik zincirinin en önemli halkalarını oluşturan ülkelerde üretimde sorunlar yaşanırken bir yandan ABD gibi talep yoğun ekonomilerde tüketim hızla azalmış durumda. Üstüne bu etkilerin ne kadar süreceği bilinmediği için belirsizlik hakim ve insanlar harcama, firmalar da yatırım yapmıyorlar.

AYRIM DAHA DA BÜYÜDÜ

►Sanırım önce yoksulu vuracak, ne dersiniz?

Kapitalizm süresince yaşanan her kriz gibi bu krizin asıl mağdurları da emekçiler, işsizler, göçmenler ve ayrımcılığa uğrayan sosyo-ekonomik gruplardır. Koronavirüsün sınıf tanımadığı gibi iddialar da bulunulsa da hastalığın riskleri ve ekonomik etkileri açısından oldukça sert bir ayrışma mevcut.

Türkiye için benzer oranlara ulaşacak veriler elimizde bulunmasa da Sağlık Bakanlığı’nın geçtiğimiz haftalarda yayınladığı İstanbul pandemi haritasından görüldüğü gibi emekçilerin ve alt gelirli hane halklarının yoğun olarak yaşadığı semtlerde vaka sayıları bir hayli fazla. Üstüne emekçiler ve sosyo-ekonomik olarak daha zayıf olan herkes ekonomik çöküşün faturasını da yüklenmekte. Sadece geçen ay milyonlarca insan işsiz kaldı ve kamudaki mali sıkıntılardan dolayı alınmayan doğru düzgün önlemler yüzünden de kriz bitene kadar nasıl geçinecekleri belli değil. Sözde emekçiyi korumak için getirilen tasarı bile aslında işvereni korumayı amaçlayıp emekçiyi ayda 1,117 TL gibi açlık sınırının çok altında bir ücretle yetinmeye tabi kılıyor. Üstüne Türkiye’de hala istihdamın yüzde 33’ünün kayıt dışı olduğu ve bu insanların işlerini kaybetmeleri durumunda hiç bir sosyal güvenceleri ve birikimlerinin olmadığı gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda krizin gerçek mağdurlarının kim olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Tabi ki bu Türkiye’ye has bir durum değil, hemen hemen tüm ülkelerde işçi sınıfı üzerinde, sağlıkları hiçe sayılarak, bir nevi sürü bağışıklığı yöntemi uygulanmakta. Mesela geçen haftalarda Almanya, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkeleri salgına rağmen binlerce Orta ve Doğu Avrupalının mevsimlik tarım işçisi olarak seyahat etmesine ön ayak oldu ve göçmenler virüse karşı hemen hemen hiçbir önlem alınmadan buralarda çalışmak üzere yollara düştüler.

►Süreci daha kamucu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya için fırsat olarak değerlendirenler var. Sizin yaklaşımınız nedir?

Post modernite ile neo liberal ekonomik politikalar arasında doğrudan bir bağ görmüyorum ama koronavirüsten sonra birçok akademik ve ideolojik sorgulama yaşanacağı tespitine katılıyorum. Ne yazık ki bu tartışmaların hükümetleri sol politikalara ya da toplumları daha kamucu ve eşitlikçi bir sisteme doğru evrilteceği konusunda oldukça şüpheliyim. Şu ana kadar kriz yönetimden gördüğüm ülkelerin salgın öncesi benimsedikleri yönetim biçimlerinin katmerlendiği ve Türkiye, Macaristan gibi hâlihazırda daha otoriter ülkelerde virüsün bu yolda araçsallaştığıdır. Yine aynı şekilde ne Trump’un ne Bolsonaro’nun kullandıkları dil ve uyguladıkları şirket yanlısı politikalarda bir değişiklik oldu. Görece daha demokratik ve refah toplumlarında dahi gerekli işlerde çalışan emekçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesine ve ücretlerin piyasa değil sosyal değere göre belirlenmesine dair tartışmalar ve radikal değişiklik önerileri yok. O yüzden krizin daha eşitlikçi bir ekonomik sistem ve daha adil bir gelir dağılımı için ön ayak olacağı fikri bana şu aşamada pek mümkün gelmiyor. Kapitalizmin temeline çok da dokunmadan var olan kurumsal farklılıkları ve siyaset yapma kültürlerini daha da keskinleştireceğini düşünüyorum. Öyle olmasaydı ABD’de Bernie Sanders yarıştan çekilmek zorunda kalmazdı, tam da Cumhuriyetçiler salgın yönetimini ellerine yüzlerine bulaştırmışken ve sağlık hizmetlerine erişimin bir insan hakkı ve kamu sorunu olduğu apaçık ortadayken. Ya da Orban gibi bir ‘lider’ Avrupa’nın göbeğinde süresiz olağanüstü hal ve kararnameyle ülke yönetme yetkisini bu kadar rahat elde edemezdi. Koronavirüsle gelen şok eşitsizlik, küreselleşme, kamu harcamalarının yetersizliği, sağlığın metalaştırılması gibi uzun zamandır dile getirilen sorunları daha görünür kıldı ama bu sorunları aşacak programlar ve izlenecek yollar konusunda fikir birliğine varılacağını düşünmek için çok erken. Liberal demokratlar ve pragmatist otoriterler arasında savrulabiliriz epey bir süre daha.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol