birgün

12° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 18.10.2020 09:59

Hukuku hukuksuzluğa uyarladılar

Erdoğan’ın kullandığı yetkiler hukuka uymayınca iktidarın, hukuku hukuksuzluğa uyarladığını vurgulayan Prof. Dr. Günday, ortaya ucube bir başkanlık sistemi çıktığını belirtti. Günday, “Sistem krizden çıkamayınca kendilerine engel gördükleri AYM’yi de sisteme uyarlamaya çalışıyorlar” dedi.

Hukuku hukuksuzluğa uyarladılar

MEHMET EMİN KURNAZ

AKP-MHP bloku pandemiyle artan sorunlara çözüm üretemezken, rejim krizi her geçen gün derinleşiyor. Anayasa Referandumu’ndan darbe girişimine, OHAL ve KHK’lerden bugüne uzanan süreç hukuk devletinin temel dinamiklerini aşındırıyor. Bugün baro ve meslek odalarını hedef alan iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararını yerel mahkemeye çiğnetmekten bile imtina etmiyor. Türkiye’nin 60 yıllık hukuki serüvenine yakından tanık olan duayen hukukçu Prof. Dr. Metin Günday ile temel kırılma dinamiklerini, yürütmenin yargı üzerindeki tahakkümünü konuştuk.

Türkiye tarihinde pek çok kırılma yaşandı. Siz bir hukukçu olarak darbelere, Anayasa değişikliklerine bizzat tanık oldunuz. Size göre Türkiye neden hukuk devleti olamadı?

Öncelikle şöyle geçmişe doğru gidip kırılma noktalarını hatırlatalım. Darbeler maalesef bu ülkenin siyasi geleneğinde var. İlk darbe Abdülhamit’in Kanun-i Esasi’yi rafa kaldırmasıdır. 1960’ta yaşanan darbe de bir kırılma noktası olabilir. Malum 1950-60 arası Demokrat Parti iktidarı yaşandı. Hukukun üstünlüğünü ve özgürlükler vaat ederek iktidara geldiler. Ancak tam bir çoğunluk diktatoryası kurdular. Ne Anayasayı dinlediler ne hukuku. Bana bugün adeta o günlerin kopyası gibi görünüyor. Her neyse ardından darbe geldi. Baştan söyleyelim, darbeyi meşrulaştıracak bir durum değil bu anlattıklarım, neticede her darbe halkın iradesinin gasp edilmesidir. Darbe olmasaydı muhtemelen 1961’de seçim olacaktı ve bu seçimde gideceklerdi, ama olmadı. Bu darbe 1961 Anayasa'sını getirdi. Bu Anayasa 1924 Anayasa'sına bir tepkiydi. Geniş tabanlı bir danışma meclisi kuruldu, içerik olarak şahane bir Anayasa'ydı. Yürütmenin yargı denetimine tabi tutulması, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gibi pek çok önemli adım vardı içinde. 1965’te Adalet Partisi iktidara geldi. Girdiğinin ertesi günü bu “Anayasa ile devlet yönetilmez” dedi. Ellerini kollarını bağlıyormuş! Hukuk devletinde yargı yürütmenin elini kolunu tabi bağlar. “Hukuk devletinin dışına çıkılmasın” diye bağlar.

Bu Anayasa bir yönüyle de kendi sonunu getirdi. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kuruldu ve sonuçta askerler siyasete ortak edildi. MGK hükümete tavsiye kararı verecekti. Ama aldıkları kararlar ‘emir’ telakki edildi. İşte vesayet buydu. Bu kurul her türlü demokratik hareketin karşısında yer aldı. Bu gelişmeler eşliğinde 1971’de de askeri müdahale geldi. 61 Anayasası'ndaki özgürlükçü ruh büyük ölçüde arındırıldı. Üniversite özgürlüğü darbe yedi, sendikalar darbe yedi. Anayasa bu değiştirilmiş haliyle de bütün demokratik adımlara tepki oldu.

1980’de zaten bu Anayasa tamamen ilga edildi. 61 Anayasası kendisini yok edecek bu çelişkisiyle var olmuştu. Daha sonraki 82 Anayasası ise öncekine tamamen tepki olarak doğdu. 61 Anayasası halka bol geldi diyerek hak ve özgürlükleri budadılar. Tabii buna o dönemde gerçekleşen siyasi cinayetler de bahane edilmiş oldu. Sonuç olarak 61 Anayasası da 82 Anayasası da darbe ürünü olmasına rağmen ikisi birbirinden farklıydı. 82 Anayasasında adeta özgürlükler istisna haline getirilmişti. Bu süreçte yargıya ağır darbeler vuruldu. Üniversitelerin başına YÖK belası getirildi. Üniversiteleri zapt-ı rapt altına alma görevini bugün de yerine getiriyor.

►12 Mart ve 12 Eylül’de bizzat mağdur olmanıza rağmen bugünkü gibi bir hukuksuzlukla hiçbir dönem karşılaşmadığınızı belirtmiştiniz. Bugün Türkiye’de süreklilik arz eden bir istisna hali, OHAL rejimi yaşanıyor. Nasıl bir tablo görüyorsunuz?

12 Mart’ın bizzat mağdurlarından biriydim. Yurtdışına gitmek zorunda kaldım. 12 Eylül’ün de bir başka boyutta mağduruydum, üniversiteden attılar. 2002’de başlayan süreçte neler yaşandığına bir bakalım. Yine hukukun üstünlüğü diye, özgürlükler diye iktidara geldiler. Askeri vesayeti kaldıracağız dediler. İlk geldiklerinde birtakım düzenlemeler de yapılmadı değil. Hatta bugün de söylenir, AKP ilk zamanlarına dönse diye.

KURUCU KODLARI BOZUK

►Kurucu kodlarına dönmeli diyenler var. Katılır mısınız?

Bana göre bunların kurucu kodları da bozuk. Böyle olunca bu söylemler de tutmadı tabii. Bütün o demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü vaatleri, AB’ye girme çabalarının hepsinin bir gösterişten ibaret olduğunu gördük. Özellikle 2008-2009’dan itibaren her şeyleri ayan beyan ortaya çıktı.

“HATA ETMİŞİZ” DEMEDİLER

►2010 Referandumu bugünkü rejimin köşe taşlarını döşedi. Geniş bir koalisyon AKP etrafında birleşti. Bu kesimler demokrasinin geleceğine nasıl ikna edildi?

Bugünkü başkanlık sisteminin aslında 2007’de bir Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabul edilmesiyle önü açılmış oldu. 2010 Referandumu içinse ‘Yetmez Ama Evet’çi arkadaşlar, bu değişiklik ile askeri vesayet kaldırılacak, 12 Eylül ile hesaplaşılacak diye düşündüler. Sonuç bir cemaate yargıyı teslim ettiler. Bu referandumu destekleyen Yetmez Ama Evetçi arkadaşlardan bir özeleştiri beklerdim, “demek ki hata etmişiz” diyemediler.

►Cemaate yargıyı teslim ettiler, 2016’da ağır sonuçlar ortaya çıktı. Sonraki OHAL dönemi bugünkü süreci tamamladı mı?

Erdoğan 2014’te halk oylamasıyla Cumhurbaşkanı seçildi. O zamanki düzenlemeye göre Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı ilkesi gereği partisi ile ilişkisi kesilmesi gerekir. Ama süreç öyle olmadı, Erdoğan aynen parti başkanlığına devam etti. Kendisinin yerine geçecek kişiyi de belirleyip daha sonra AKP’den istifa etti. Ama tüm 2015 seçiminde genel başkan gibi bütün süreci yine o yönetti. 15 Temmuz’un da lanet bir darbe girişimi olduğunu yine baştan belirtelim. Bu girişimden sonra OHAL süreci başladı. Ülke OHAL kararnameleriyle yönetilir hale geldi. Yasama meclisi bir kenara itildi. Bu süreçte biliyorsunuz 150 bin kamu görevlisi bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak üzere ihraç edildi. Bunlar içinde bildiğiniz üzere solcular, Barış Akademisyenleri de yer aldı. Bütün bu süreci de Bakanlar Kurulu’nun yer aldığı kabine yönetiyor denildi. Ama aslında doğrudan Cumhurbaşkanı bu süreci yönetti. Anayasa Mahkemesi bana göre o KHK’leri denetlemekten kaçınmakla bütün bu hukuksuzluklara ortak olmuştur. Bu süreçte çıkarılan kararnamelerin pek çoğunun da üstelik OHAL kararnameleriyle ilgisi yoktu. OHAL ile ilgisi olmayan kanunları da düzenlediler. Bu kararnameler OHAL bittikten sonra uygulanamaz.

ÜLKE GENELGELERLE YÖNETİLİYOR

►Bugün Devlet Bahçeli ile Süleyman Soylu’nun AYM Başkanı’nı hedef alan çıkışlarını nasıl yorumluyorsunuz?

2016 yılının sonuna doğru Devlet Bahçeli sahnede tekrar yerini aldı. “Fiili durum hukuki duruma uymuyor” dedi. Bakın Cumhurbaşkanı tarafsız olması gerekir. Hukuka aykırı bir durum ortaya çıkmışsa hukuk onu önler, yaptırımı varsa uygular. Hukuk, hukuksuzluğa uyarlandı. Yürütme yetkisi tek elde toplandı. TBMM’nin yürütmeyi denetleme görevi kaldırıldı. Bakanlar sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu oldu. Yasa teklifleri yukarıda hazırlanıyor, Meclis’tekiler el kaldırıp indiriyor. Bakanlar soru önergelerine canları isterse cevap veriyor. Bunların üzerine bir de pandemi geldi, yapılmadık hukuksuzluk bu süreçte kalmadı. Pandemi sürecinde ülke genelgelerle yönetilir oldu. Yani kanun devletinden gelinen noktada kararname devletine, kararname devletine dönmüşken pandemiyle birlikte de genelge devletine dönüştürüldü. Genelge bir düzenleyici işlemdir. Kanunların nasıl uygulanmasını göstermek amacıyla ortaya çıkar.

İşte bu süreçte AYM bazı kararlar verdi. Birtakım güvenlik soruşturmalarını iptal eden düzenlemeler yaptı. Karayollarında toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleyen kanunun o hükmünü hatırlattı. Bahçeli ikinci kez sahneye çıktı ama bu defa oynayacağı oyun beğenilecek mi göreceğiz. Cumhurbaşkanı’nın kullandığı yetkiler hukuka uymayınca, hukuku hukuksuzluğa uyarlıyorlar. Ortaya ucube bir başkanlık sistemi çıkınca bu defa AYM’yi bu sisteme uyarlayalım dediler.

AYM İTİBARSIZLAŞTIRILIYOR

►AYM’nin Berberoğlu kararını yerel mahkeme tanımadı. Bunun üzerine aynı gece sosyal medyada yaşanan ışık polemiği ne gösteriyor?

Yerel mahkemenin yapacağı tek şey yargılamanın yenilenmesine karar vermek olmalıydı. Mahkemenin bu tutumu AYM kararını hiçe saymak anlamına gelir. Çünkü AYM kararları bağlayıcıdır. Bunun üzerine kararda imzası bulunan bir AYM üyesinin sosyal medya paylaşımına İçişleri Bakanlığı da resmi sosyal medya hesabından “ışıklar hiç sönmeyecek” tepkisini gösterdi. Sayın üyenin paylaşımı “darbe çağrısı” olarak nitelendirildi. AYM üyesinin altında imzası bulunan karardan sonra, böyle bir paylaşım yapması eleştirilebilir ama kendisi de yanlış anlaşıldığını zaten söyledi. İşin ilginç yanı yargı ile yürütmenin bu şekilde karşı karşıya gelmiş olmasıdır. Bu paylaşım nedeniyle asıl tartışılması gereken konu adeta gündemden kaldırılmıştır. Oysa hukuk devleti ilkesi açısından asıl tartışılması gereken AYM kararının Anayasa’ya aykırı biçimde tanınmamış olmasıdır. Bu tartışma ile iktidar, bir kez daha AYM’yi itibarsızlaştırma çabasını sürdürmüştür. AYM’nin itibarsızlaştırılması da bundan sonra kurumun vereceği kararların da itibarsızlaştırılmasına neden olur.

►Paralel baro fikri nereden çıktı, neyi amaçladılar ve amaçladıklarını elde edebildiler mi?

Barolar ve TTB hedef haline getirildi. Demokratik bir ülkede en azından baroların görüşü alınırdı. Seslerini duyurmak isteyen baro başkanlarının uğradığı muameleyi de dünya alem görmüş oldu. İkincisi çoklu baro Anayasa’ya aykırıdır. AYM de baskı altında kalarak avukatlık düzenlemesini Anayasa’ya uygun buldu. Avukatlık yasasında yaşanan değişiklikle üye sayısı 4 bin 999 olan ile 30 olan baro eşit temsil edilecek. Bu tabi büyük baroların etkisini kaldırmak, Metin Feyizoğlu’nu kurtarmak için yapılmış bir düzenlemedir. Böyle bir eşitleme anlayışı, ilkelce yaklaşımdır. Barolar birliğine gönderilen delege o baronun üyesini temsil ediyor. Temsilde adalet ayaklar altına alındı. Kanun, Genel Kurul’lar “ekim ayının ilk haftası yapılır” diyor. Kurdukları İstanbul’daki yeni baroyu bu süreye yetiştiremediler. Sonra da pandemiyi bahane ettiler. Bu süreçte siyasi partilerin kongreleri ise yapıldı.

GENİŞ BİR MUTABAKAT GEREKLİ

►Meclis’te yetersiz kalan muhalefet doğal olarak AYM’ye başvuruyor. Bunun ötesinde neler yapılabilir?

1961 Anayasası’nın ardında o dönem geniş bir muhalefet vardı. Bu muhalefet ne yapılması gerektiği konusunda müttefikti. Üniversiteleriyle entelektüelleriyle, siyasi partileriyle geniş mutabakat vardı. O Anayasa’nın akasında böyle bir destek vardı. Böyle bir mutabakat şu an yok. Muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistemden bahsediyor. Bana bu söylem açıkçası tek başına bir şey ifade etmiyor. Nasıl bir sistem kurulacak, hukukun üstünlüğü nasıl sağlanır? Hak ve özgürlükler nasıl güvence altına alınmış olacaktır? Ortada somut hiç bir şey yok. Hak ve özgürlükler, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları konusunda bu konudaki bütün evrensel değerler konularında mutabakata varmış bir muhalefet maalesef göremiyorum. Ama yine de umudu kaybetmemek gerekiyor.

YASAKLARIN YASAL DAYANAĞI YOK

Pandemi süreci nasıl yönetildi?

Ortada bir kanun olması gerekiyor ama pandemi döneminde genelge ile getirilen sokağa çıkma yasakları, seyahat yasakları gibi birçok uygulamanın yasal dayanağı yok. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’muz vardı, o dönemin salgın hastalıklarının yayılmasını önlemek için alınacak önlemleri göstermek amacıyla çıkarılmış olan çok önemli bir Cumhuriyet yasamızdı. Oysa pandeminin ilk çıktığı günlerde Meclis toplanıp alınacak önlemler Anayasaya uygun biçimde düzenleyebilirdi. Düşünün, ilk genel sokağa çıkma yasağı 22.30’da ilan edildi Sağlık Bakanı’nın haberi yok.

hukuku-hukuksuzluga-uyarladilar-794037-1.

60 YILLIK HUKUK YOLCULUĞU...

Öğrencileriniz, meslektaşlarınız bir Metin Günday Armağanı çıkardı. Kitap size ne hissettirdi?

Öğrencilerim, meslektaşlarım böyle bir çalışma hazırlamış. İçinde benimle de bir söyleşi de var. Yani kısacası benim gözümden, yaşadıklarımdan bir 60 yıllık Türkiye siyasal, hukuksal, Anayasal -adına her ne dersek- tarih üzerinde yolculuk olarak değerlendirebiliriz. Bir de tabi çok değerli meslektaşlarımızın yazdığı çok değerli bilimsel makaleler de mevcut. Çok mutlu olduğumu söylemek isterim.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız