Google Play Store
App Store

Kırmızı Çarşamba, bu ülke insanlarının da tutsak alınmaya çalışıldığı bir gün ve dönüm noktası oldu. Korku ve baskıyla millet iradesinin zincirlenmek, hürriyet ve adaletin prangaya vurulmak istendiği bir andı. Millet o an anladı neyin gelmekte olduğunu ve ayağa kalktı. Bu kalkış, bir isyan değil, geleceğine ve vatandaşlık haklarına sahip çıkma iradesi olduğu için ilham verici ve tarihiydi.

İçeriden dışarıya mektuplar: Kırmızı Çarşamba

Necati ÖZKAN  - Ekrem İmamoğlu’nun  Kampanya Direktörü ve Danışmanı

Kocaeli 2 No’lu F Tipi Cezaevi B2.1.54

Herkes biliyordu, ama hiç kimse engelleyemedi. 19 Mart 2025 Çarşamba günü olacak olanlar, ülkede yaşayan herkesin olacağını bildiği bir demokrasi ve hukuk cinayetiydi. Bu cinayetin işleneceği defalarca ve açıkça ifade edilmesine rağmen ülkedeki pek çok kişi ya bunu ciddiye almadı ya da müdahale edecek cesareti kendinde görmedi. Bazıları televizyon ekranlarından, gazete sütunlarından veya sosyal medya platformlarından “geliyor gelmekte olan” minvalli sevinç çığlıkları içeren mesajlar bile yaydı. Aylarca, içinde benim adımın da bulunduğu tutuklanacaklar listesini yüzlerce trol sosyal medya hesaplarından yayınladı. Olayların gün be gün ilerleyişi, önce ilçe belediye başkanlarının tutuklanması, sonra diploma iptali ve sonra Kırmızı Çarşamba sabahı işlenen hukuk, adalet ve demokrasi cinayeti… Her şey herkesin gözleri önünde yaşandı.

Gabriel García Márquez’in toplumsal kayıtsızlık temasını işleyen çarpıcı romanı Kırmızı Pazartesi’den ilhamla tarif etmeye çalıştığım 19 Mart operasyonu, bizler için birer kişisel trajedi olduğundan çok demokrasi ve yargı sistemimiz için dramatik bir çöküşü tarif ediyor.

Tıpkı Márquez’in roman boyunca tekrar eden “Herkes biliyordu” ifadesi gibi, Ekim 2024’te yapılan bir atamadan sonra nelerin gelmekte olduğunu herkes biliyordu. “Silkeleyin” talimatıyla başlayan süreç, “Turpun büyüğü heybede” denilerek nihai hedef ortaya konduğunda, ülkede yaşayanların bir kısmı tehdidi ciddiye almadı, bir kısmı umursamadı, bir kısmı geç bile kalındığını düşündü. Oysa bu hukuk ve demokrasi cinayeti, toplumsal refleks sonradan değil de önceden gösterilebilse engellenebilirdi.

19 Mart sonrası tüm Türkiye’de sergilenen reaksiyonun onda biri Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat gözaltına alındığında gösterilebilseydi Kırmızı Çarşamba yaşanmayabilirdi. Gidişatı engelleyebilecek yegâne güç milletti, millet iradesiydi. Bu nedenle CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel defalarca toplumu uyardı, ilçe belediye bakanları gözaltına alındığında o operasyonların hukuksuz olduğunu, millet iradesinin hedeflendiğini belirterek belediye başkanlarına sahip çıkmanın hukuka, demokrasiye ve geleceğe sahip çıkmak olduğunu söyledi. Ekrem İmamoğlu ise on şehri kapsayan Cumhurbaşkanlığı önseçim kampanyası boyunca uğradığı her şehirde milleti iradesine sahip çıkmaya davet etti. Ama maalesef millet yeterince güçlü biçimde tepki göstermedi, gösteremedi. Zira millet, kesin kanıtlarını görmedikçe bu kadarının gerçekten yapılabileceğine inanmak istemedi…

Öte yandan, ne devlet içinden bir mekanizma, ne iktidar bileşenleri içinden bir güç ne de yargı sisteminden bir kurum ya da kural devreye girebildi…

***

Kendi adıma da şunu söyleyebilirim: Hayatımın 10 yılını orduda, askeri okullarda ve muvazzaf subay olarak geçirdiğimden, ardından da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduğumdan dolayı devlete hep inandım ve güvendim.

Hukukun üstünlüğü ve demokrasi konularında eksik ve yanlışları olsa da, devletin en azından kanun devleti olduğunu, olmak zorunda olduğunu düşündüm. Hayat boyu. Oysa 19 Mart için düğmeye basma kararı verenler, devletin ayarlarıyla oynamayı göze almışlardı. Kırmızı Çarşamba, devletin kanun devleti olmaktan çıktığı; devlet adına yetki kullananların kanunlarla kendilerini sınırlı görmedikleri bir dönemin başlangıcı oldu.

19 Mart Çarşamba gününden itibaren başlayan bu dönem, Türkiye tarihi için sadece hukuktan ve demokrasiden bir sapma dönemi olarak hatırlanmayacak; aynen Amerikan siyasi tarihinde McCarthy’nin şahsıyla özdeşleşen, yargısız infazlar, keyfilik ve zulüm dönemine benzer bir dönem olarak hatırlanacak. Bu alacakaranlık dönemi cari hukuk güvencelerinin yerle yeksan edildiği, devletin ve yargının “rutin dışına” çıktığı bir utanç dönemi olarak tarihimizde yerini alacak.

Birkaç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda bu dönemi, tutuklamanın istisna değil, fiili bir norm haline dönüştürüldüğü, ardı arkası bitmez operasyon ve gözaltı uygulamalarıyla sadece hedef kişilerin değil, aile ve şirketlerinin de soruşturmalara konu edilerek orantılılık ilkesinin ihlal edildiği bir zulüm dönemi olarak hatırlayacağız. Vatandaş olmanın getirdiği en temel hak ve özgürlüklerden olan masumiyet karinesinin, adil yargılanma hakkının, ölçülülük ve bireysel sorumluluk prensibinin bizzat yargı tarafından yok sayıldığı hatırlanacak.

Diğer yandan da, sadece 19 Mart günü hedef alınan vatandaşların değil, bu gidişata karşı çıkarak meydanları dolduranların, protestolarla kendi iradesine sahip çıkmaya çalışanların da aylarca tutuklanıp özgürlüklerinden mahrum bırakılması gibi uygulamalar tarihte yer bulacak. Bu alacakaranlık dönemi, delili değil şüpheyi esas kabul etmesi ve hakikati bükmesiyle demokrasi ve hukuk tarihimize geçecek.

Montesquieu, neredeyse üç yüzyıl önce yazdığı “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde “İstibdat yönetiminin prensibi korkudur; daima ve artan korku” der ve sonra ilave eder; “Sınırsız yetkilerle donatılmış yöneticilerin muazzam gücü, bu gücü devrettiği kişilere geçtiğinde çok daha gaddarlaşır, kanun kural tanımaz hale gelir. Yargı gücü yürütmeyle birleşince zorbalığa dönüşür.”

***

Nitekim Kırmızı Çarşamba’dan itibaren bir kez daha gördük ki; iyi yönetilen bir devlette yasalar açık olmalı ve yargıç ile savcılar tarafından eğilip bükülmeden, sarih biçimde uygulanmalıdır. Keza, yasaların uygulayıcılarının olayları ve eylemleri var saymasının önüne geçilmeli ve kesin ispat ve delil yükümlülüğünü esas almaları gerekmektedir. Ancak o zaman soruşturmaların amacı suçsuz vatandaştan intikam alınması değil, eylemin işlenip işlenmediğinin saptanmasından ibaret hale getirilebilir. Yetmez, gizli soruşturma yöntemleri sınırlandırılmalı ki, insanları korkak, iki yüzlü ve sinsi hale getiren etkin pişmanlık yoluyla suçsuz vatandaşa eziyet edilmesinin önüne geçilebilsin.

İyi yönetilen bir devlet, her gün yüzlerce vatandaşını içeri atmayı marifet sayan, bunu bir başarı kriteri gibi istatistik rakamlarına dönüştüren bir devlet değildir. İyi yönetilen bir devlette suçlular azdır. Bunun nedeni sürekli infaz afları uygulayarak sayısal olarak mahkûmların azaltılması değildir. Bizimle aynı nüfusa sahip olan Almanya’da neredeyse hiç af çıkarılmadığı halde cezaevlerinde bizim sekizde birimiz (bizde tutuklu ve hükümlü sayısı bugün itibarıyla toplam 412 bin 157 iken, Almanya’da bu sayı 59 bin 413’tür) kadar tutuklu ve hükümlü olmasının nedeni budur. Çökmekte olan bir devlette, suçların çokluğu ve cezaların ağırlığı, cezaevlerinin kapasitesinin çok üzerinde vatandaşla doluluğu, sonunda zorunlu afları, af gibi görünmeyen infaz indirimlerini doğurur. Böylece yasalar gücünü yitirir. Sonra da o ülkede ve o devlette artık hiçbir şeyin gücü kalmaz.

***

Kırmızı Çarşamba hepimize bir kez daha gösterdi ki, iktidar gücü, hukuk yoluyla ve demokratik denge içinde sınırlandırılmadıkça, kanun sadece kâğıt üzerinde kalan içi boş bir metne dönüşür. Yasaları koyanlar ile uygulayanlar için denetim mekanizması konulmamışsa, uygulayıcılar sonuçlardan kişisel olarak sorumlu tutulmamışsa, ortada ne özgürlük kalır ne de devlet. Bir devletin varlığı, bekası ve milletine hizmet üretebilmesi, o devletin yönetim mekanizmalarını işgal eden kişilerin iradesine değil, hukukun üstünlüğüne ve kanunların gücüne dayalı kurumsal yapılara emanet edilmelidir. Bir ülkede kalkınma ve refah, sadece ve sadece adaletle mümkündür. Adaletin olmadığı yerde çürüme ve çöküş başlar. Adalet ise ancak kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve yargıçlara sağlanacak teminatlarla mümkündür. Yargıç teminatının olmadığı bir hukuk sisteminden adalet beklemek, bir simyacının, çakıl taşını altına dönüştürmesini beklemek gibidir.

Kırmızı Çarşamba, bu ülke insanlarının da tutsak alınmaya çalışıldığı bir gün ve dönüm noktası oldu. Korku ve baskıyla millet iradesinin zincirlenmek, hürriyet ve adaletin prangaya vurulmak istendiği bir andı o an. Millet o an anladı aslında neyin gelmekte olduğunu ve ayağa kalktı. Bu kalkış, bir isyan değil, kendi geleceğine ve vatandaşlık haklarına sahip çıkma iradesi olduğu için ilham verici ve tarihiydi. İşte o an, bu büyük millete, bu satırları okuyan her bir vatandaşıma bir kez daha inandım. Gördüm ki, demokrasimiz bu badireyi atlatacak, devletimiz ve milletimiz ayakta kalacak. Demokrasi ve özgürlüğe inanan herkes, mevcut yasalar içinde direnmeye devam ettikçe; ilerleyeceğiz. Engeller ne denli büyük ve organize olursa olsun kazanacağız! Biliyoruz ki, en sarp dağların ardında güneş her zaman vardır. Ve güneş her gün yeniden doğar. Yeter ki, sol göğsümüzün altındaki o cevher çalışmaya devam etsin.

Kandıra, 19 Şubat 2026