İçimizdeki Mozart’ın ölümü!

15.08.2019 13:38 KÜLTÜR SANAT
Antoine de Saint-Exupéry’ye göre her insanın özünde bir bilim insanı, bir şair, bir ressam yatar. Burjuva toplumu ve kültürü ise o bilim insanının da şairin de ressamın da ortaya çıkmasını engeller. Eğer insanın içindeki o özü ortaya çıkaracak koşullar yaratılırsa işte o zaman insan da dünya da değişir.

İLKE KAMAR

Antoine de Saint-Exupéry, her ne kadar ‘Küçük Prens’ ile okur tarafından bilinse de kısa yaşamına başka kitaplar da sığdırmış bir yazar. İşte onlardan biri, ‘İnsanların Dünyası’ bugünlerde yeniden Ayrıntı Yayınları tarafından okurla buluştu. Daha önce Tahsin Yücel çevirisiyle ‘Yel, Kum ve Yıldızlar’ ismiyle basılan kitap, birbirine bağlı 8 ayrı hikâyeden oluşur. ‘İnsanların Dünyası’ ilk bakışta bir posta pilotunun anıları gibi görünse de ne bir anı kitabı ne de otobiyografik bir roman. Çünkü kitap, bu iki tanımda da tam karşılık bulmayabilir. Kitap kurgusal bir metinden çok yazarın başından geçen olayları ele alır. ‘İnsanların Dünyası’nın günümüzde hâlâ önemini korumasında, yazarın insanı ve eylemlerini aktarmaktan öte anlamlandırmaya çalışması yatar. Yazar bunu yaparken, şiirsel bir anlatımla insanın en özlü yanlarını gösterir. Her hikâye hayata bağlı olma vurgusuyla gelecek nesillere sorumluluk yükler.



İNSANIN ÖZÜNE BİR YOLCULUK

Hikâyelerde yazarın gökyüzünde ve yerdeki deneyimlerine tanıklık ederiz. İlk uçuş deneyimi, arkadaşı Mermoz ile olan ilişkisi, çölde bir kölenin özgür olması için kaçış planları hazırlaması, Arjantin’de misafir olduğu evde yaşadıkları sıra dışı deneyim hem arkadaşı hem de ustası olan Guillaumet’in uçağı Andlar’a çakıldığında verdiği hayatta kalma mücadelesi ve yardımcısı Prevot ile birlikte uçakları Sahra’ya düştüğünde yaşamla ölüm arasındaki günleri…

Tüm bu hikâyelerde insanın özüne bir yolculuk yapar Antoine de Saint-Exupéry. Olaylar değil, olaylar karşısındaki insanı anlamaya çalışır. Bu yüzden uçmak için uçak onun için bir amaç değil araç olmuştur her zaman. İnsanın uçmakla kurduğu ilişkiye odaklanır. Uçak sadece insanlar arasındaki mesafeleri aşmanın aracıdır. Ama asıl mesafeleri uçakla değil birbirimizin gerçeğini anlayınca aşarız düşüncesinden hareket eder:

“Bana öyle geliyor ki, bizim aşırı teknik ilerlememizden korkanlar, amaçla aracı birbirine karıştırıyorlar. Yalnız dünya malına konmak hırsıyla didinenler, yaşama değer hiçbir şey elde edemezler. Ama makine bir amaç değildir. Uçak bir amaç değil, bir araçtır sadece. Tıpkı bir sapan gibi araç.”

KARDEŞLİK, DOSTLUK VE PAYLAŞIM

Antoine de Saint-Exupéry kendi deneyimlerinden ulaştığı gerçeğini evrensel plana taşırken sınırlı olanakların kesişme noktasında olan insanın bölünmelerini, ayrışmalarını da dışlamaz. Kitabın tüm atmosferi insan doğasının sıkıntısına, insan varlığını kısıtlayan koşullandırmalara tepkidir. Burjuva hayatın yarattığı tekdüzeliğe karşı çıkarken insan varlığı kendisinin yaratıcısıdır ona göre. Hareket halindeyken ya da bazen hareketsiz bir şekilde, çölde yıldızları izlerken kardeşliğin, dostluğun, paylaşımın ve sorumluluk bilincinin önemini aktarır. Exupéry, hayal gücünün alanına, katı gerçekliği öyle ustalıkla yerleştirir ki savaşın acımasızlığı, yıkıcılığı, dünyadaki tüm hırslar ve insanlar arasındaki eşitsizlik tanıklığın ve tanımlamaların ötesine geçer. İnsanı yaşadığı çevreyle birlikte ele alması, yaşam koşullarından ayrıştırmaması kitabın ‘hümanizme’ indirgenen bakışı açısını da yetersiz kılar. Yazar savaşla, ölümle karşı karşıya gelen insanın bunalımını sorgularlarken; ileriye bakar ve günümüze uzanan bir duyarlılıkla anlamaya, cevap bulmaya çalışır. İnsan olmanın vazgeçilmez onurunun korunmasını savunur. Havacılık yaşamı, pilotluktaki serüvenler ve en çok üzerinde durduğu yaşamdaki tehlikeler, romanın konusunu oluştursa da açık seçik bunları anlatmanın ötesinde dogmaların, doktrinlerin, yasakların karşısında ‘bir reddi’ karşımıza çıkarır. Ona göre insanı yine de insan kurtarabilir. Bunu yaparken de anlatacağı şeyi en yalın bir biçimde ifade eder: “Çölleşen bir dünyada, arkadaşa kavuşmaya susamıştık: Bir arada paylaşılan ekmeğin tadı, bizlere savaşın değerlerini kabul ettirmişti ama aynı amaca doğru omuz omuza koşmanın coşkusunu bulmak için savaşın hiçbir gereği yoktu. Savaş bizi aldatmaktadır. Kin ve nefret koşunun coşkusuna bir şey eklemez.”

Exupéry’ye göre en temel sorun burjuva kültürünün ve dayatmalarının yarattığı ‘yaşamlarının hiçbir amacı’ olmayan insanlar. En çok onu derinden yaralayan da bu gerçektir. Bu durum ona göre koca dünyayı bir zindana çevirir. İnsan bu zindanda, anlamsızlaşır, ihtiyacı olan ‘evrensel duyguyu’ kaybeder: “Hepimizin istediği kurtulmaktır. Toprağa kazma sallayan kimse, bunun bir anlamı olmasını ister. Kürek hükümlüsünün kazma sallayışıyla maden arayıcısının kazma sallayışı birbirinin aynısı değildir. Birincisi aşağılatıcı, ikincisi yükselticidir. Zindan kazmaların çınladığı yerde değildir. Zindan sadece bedenle ilgili korku, işkence yeri değildir. Zindan anlamı olmayan kazma seslerinin geldiği yerdir; kazma sallayanı insanı toplumuna bağlamayan yerdir. Ve biz hepimiz zindandan kaçıp kurtulmak istiyoruz.”

HER ÇOCUK BİR MOZART

Peki zindandan kurtulmak nasıl olacak? Yazara göre her insanın özünde bir bilim insanı, bir şair, bir ressam yatar. Burjuva toplumu ve kültürü ise o bilim insanınında şairin de ressamın da ortaya çıkmasını engeller. Eğer insanın içindeki o özü ortaya çıkaracak koşullar yaratılırsa işte o zaman insan da dünya da değişir. Yazarın bir tren yolculuğunda yaşadığı tanıklık en temel meselesini bir hikâyeye dönüştürür.

Polonyalı yoksul maden işçilerini de taşıyan bir trendedir. Kompartımanından çıkıp, işçilerin olduğu vagona geçer. Yoksul bir çiftin karşısına geçip oturur. Sonra kadınla erkeğin aralarına sıkışmış bir çocuk fark eder. Uyuyordur:

“Uykusunun arasında döndü, gece lambasının ışığında yüzünü gördüm. O ne güzel yüzdü Tanrım. Bu karı-kocadan nur topu gibi doğmuştu. Bu posası çıkmış insanlardan bu güzellik, bu şirinlik örneği gelmişti dünyaya. Bu pürüzsüz alna, bu hafif büzülmüş dudaklara eğiliyorum: İşte size bir müzisyen. Bir minnacık Mozart, işte güzel umutlarla dolu bir yaşam. Masalların küçük şehzadeleri ondan farklı değildi: Korunur, beslenir, okutulursa neler olmazdı. Bahçelerde aşılarla yeni bir gül elde edildi mi bütün bahçivanlar coşar, gülü ötekinden ayırır, gözetir, haykırırlar. Ama insanlar için bahçivanlar yok ki! Bu minnacık Mozart da tıpkı ötekiler gibi ezme makinesinden geçecektir. Şarkılı kahvelerin o pis kokulu havasında, o berbat müzikten hoşlanacaktır.”

Tekrar vagonuna döndüğünde Exupéry en temel üzüntüsünü ve meselesini ortaya koyar “Beni üzen ne bu çökük avurtlar ne de bu kamburlar ne bu çirkinliktir. Bu, biraz da bu insanların her birinde, öldürülen Mozart’lardır.”

icimizdeki-mozart-in-olumu-613016-1.