İhlaller direnişi büyütüyor
‘Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ 15. yılında bakım emeği ve ekoloji kavramlarını merkeze alan seçkisiyle seyircileri ağırlıyor. 17 Aralık’a kadar 6 mekanda sürecek olan ücretsiz festival hak ihlallerini ve unutulmaya yüz tutan depremzedeleri beyazperdeye taşıyor.

Tuğçe ÇELİK
İnsan hakları mücadelesini sinemanın tanıklığıyla buluşturan ‘Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’, 15’inci yılında bakım emeği ve ekoloji temalarını odağına alıyor.
Emek sömürüsünden çevre suçlarına uzanan hak ihlallerini görünür kılmayı hedefleyen festival, İstanbul’un iki yakasında altı farklı mekânda Türkiye’den ve dünyadan 50 filmi seyirciyle buluşturuyor.
Festival seçkisi, geçtiğimiz aylarda karanlık bir cinayete kurban giden çevreci belgeselci Hakan Tosun için hazırlanan özel bölümle de hafıza ve adalet çağrısını büyütüyor. 17 Aralık’a kadar sürecek olan festival, unutulmaya karşı mücadele eden deprem mağdurlarını beyazperdeye taşırken; söyleşi, panel, atölye ve forumlarda hak ihlallerine ilişkin konuları derinlemesine irdeliyor.
Festival ekibinden Necati Sönmez ve Nazlı Evrim Şerifoğlu ile hem seçkiyi hem de ücretsiz erişim politikalarını konuştuk.

Festivalin bakım emeğine insan hakları açısından yaklaşımı nedir? Seçkiye etkisi ne oldu?
Nazlı Evrim Şerifoğlu: Çocuk, yaşlı, hasta, engelli bireylerin bakımının kamunun sorumluluğunda olması bunun için de resmi ve sivil kurumların bunun organizasyonunda, denetiminde, sürdürülmesinde etkin rol alması gerektiği yönünde politik bir tutumdan yanayız.
Sağcı politikaların egemen, sosyal devletin zayıf olduğu her yer gibi Türkiye’de de bu tür bir mekanizma işlemiyor. Türkiye’de 2025 yılının ‘Aile Yılı’ ilan edilmesi ve 2035'e kadar uzatılması ile beraber, bu sorumluluğun zaten ağırlıklı olarak hanedeki kadınların sırtında olmasının normal karşılandığı; değiştirilmesi şöyle dursun bu de fakto durumun güçlendirilmesi yönünde çalışılacağını anlıyoruz.
Sağlık sistemi, kurumları tarafından bakınca sağlık çalışanları için de koşullar giderek ağırlaşıyor ve tıbbi bakım, alan açısından da veren açısından da bu nispette zorlaşıyor.
Sosyal hizmetler keza öyle. Bunun da bakım evlerinden hapishanelere tırmandırdığı çokça sorun var. Bu sorunların tamamı bakıma muhtaç olanların hayatını etkilediği kadar bakım verenlerinkini de etkiliyor, her iki kesimin de haklarının gaspına yol açıyor.
Bunları politik, uzmanlık gibi pozisyonlardan ele alan, gündemlerinde tutan örgütlerin, kurumların sesini ancak oraya kulak verenler duyuyor.
Festival programındaki filmler ve etkinliklerle hem bu emeğin 'görünmez' kalmasının yarattığı sorunların, hak gasplarının ve çözüm yönündeki mücadelelerin görünürlüğüne katkıda bulunmak istiyoruz.

Programda ekolojik yıkımdan deprem hafızasına, kadın ve LGBTİ+ haklarından ata tohumlarına kadar birçok konu var. Bu çeşitliliği yorumlar mısınız?
Necati Sönmez: Festivalin içeriğini ülkenin ve dünyanın gündemi belirliyor. Ekolojiden depreme bu temaların hepsi içinden geçtiğimiz dönemin sıcak sorunlarına işaret ediyor. Programdaki çeşitlilik de festivali renkli kılma çabasından ziyade aynı anda mücadele etmek zorunda kaldığımız sorunların ve ısrarla talep etmeye devam ettiğimiz hakların çokluğunu gösteriyor. Keşke deprem üzerine artık film göstermek, konuşmalar yapmak zorunda kalmasak, ama daha uzun bir süre bu konuları gündemde tutmamız gerekiyor. Özellikle deprem diyorum, çünkü bu konu daha on yıllar boyunca hayatımızı belirleyecek; üstelik adalet arayışından deprem sonrasındaki inşaat furyasının yol açtığı kültürel kırıma, yoksullaşmadan mülksüzleştirmeye, yakında tırmanışa geçeceği neredeyse kesin olan kanser vakalarından bölgedeki gençlerin eğitim hakkının gaspına kadar sayısız alana yayılan bir başlık.
N. E. Ş.: Hak ihlallerinin, gasplarının her alanda o oranda üretme, konuşma eğilimi de doğal olarak oluyor. Bu filmlere, tartışmalara alan gerekliliği; ‘Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’nin 2009 yılında, Documentarist'in İnsan Hakları Haftası’nda düzenlediği bir etkinliğin festivale dönüşmesinin ve bugüne kadar sürmesinin sebebi. Documentarist geleneğinin de bir etkisi olarak; kadın, ekoloji, LGBTİ+, kent meseleleri her zaman ağırlıklı oluyor.
Festivalin ücretsiz erişim politikasını nasıl değerlendirirsiniz? Hazırlık sürecinde ekonomik sorunlarla karşılaştınız mı?
N. E. Ş.: Bağımsız bir festival düzenlerken ekonomik sorunlarla her zaman karşılaşıyoruz; ancak bu sorunlarla başa çıkmak için bildiğimiz yollar giderek ortadan kalkıyor. Uluslararası ve yerel kurumların politika değişiklikleri ile finansal daralmaları sonucunda, gerekli asgari bütçeyi oluşturmak dahi oldukça zorlaştı. Bu durum; telifler, altyazı, tasarım ve tanıtım, yemek gibi gider kalemlerindeki olağanüstü artışlarla birleşince, festivalin sürdürülebilirliği daha da kırılgan hâle geliyor. Bu nedenle, elimizdeki sınırlı kaynakları güçlendirmek için bu yıl kitle fonlaması kampanyasına başvurma yoluna gittik.
N. S.: Bu seneki kitle fonlaması sayesinde festival seyirciyle daha yakın bir ilişki kurdu. Zaten her zaman kendi yağıyla kavrulan, Türkiye’deki kamu fonlarından hiçbir zaman destek alamayan bir festival. Bütçesini bazı ülke konsolosluklarının kendi ülkelerinden gelen filmlerin tanıtımına ayırdıkları küçük bütçelerden aldığımız destekleri bir araya getirerek bütçesini denkleştirmeye çalışan, emek verenlerin yarı gönüllü olarak çalıştığı bir organizasyon. Ancak dünya genelinde aşırı sağ partilerin güçlenerek iktidara gelmesi veya iktidar ortağı olması, Batılı ülkelerin kültüre ayırdıkları bütçeleri de tırpanladı. Dolayısıyla oradan gelen destek de çok azaldı. Bu seneyi bu şekilde atlattık, umarız seneye başka çözümler bulabiliriz.

Türkiye’de insan hakları alanında festivalin konumu nedir?
N. S.: Ülkemizin son 10-15 yılı, aynı zamanda insan hakları alanında sürekli mevzi kaybettiğimiz, en temel haklarımız için kıyasıya mücadele etmek zorunda bırakıldığımız, hapishanelerin düşünce suçluları ile doldurulduğu, yargının hepten güdümlü hale geldiği, bağımsız medyanın susturulduğu karanlık bir döneme tekabül ediyor. Dünyada da ırkçılığın, göçmen karşıtlığının, aşırı sağ politikaların, katliam ve soykırımın normalleştirilmeye çalışıldığı bir dönem. Bu demektir ki hem içeride hem de dışarıda itirazların ve direnişlerin de arttığı bir dönem. Sözgelimi bu 15 yıl Türkiye’de doğaya ve yaşam alanlarına dönük talan politikasının vahşileştiği, ama buna karşılık ekolojik mücadelelerin de yükselişe geçtiği bir dönem. Şiddet dozunun giderek artırılması, çevre aktivistlerini katlederek susturmaya çalışmak raddesine varması da bunun göstergesi. ‘Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ bu ölüm kalım savaşı içinde sözümüzü söyleme biçimimiz. Bu yıl biraz daha öfkeli, bilenmiş olabiliriz.
***
FESTİVALDE BUGÜN
Festival kapsamındaki gösterim ve etkinlikler İstanbul'daki Fransız Kültür Merkezi, Pera Müzesi, Aynalı Geçit Etkinlik Mekânı, Postane, Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi ve Tasarım Atölyesi Kadıköy’de ücretsiz ve herkese açık olarak gerçekleştiriliyor. Fransız Kültür Merkezi’nde 17 Aralık akşamı ‘Hatay: 12-24 Eylül 2025’ belgeselinin gösterimi ile festival sona erecek.
Bugünün programından öne çıkanlar şöyle:
• Postane’de bu akşam İmece Ev İşçileri Sendikası ile birlikte ‘Külkedisi Değiliz!’ filminin gösterimi yapılacak. Ardından ‘Ev İşçileri ve Güvencesiz Emek’ başlıklı bir panel gerçekleştirilecek.
• Lübnan'daki bir çevreci örgütün ata tohumu koruma çalışmalarını anlatan ‘Haysiyet Tohumları’ ve ‘Tohumdan Tohuma’ adlı videolarından örnekler izlenecek. ‘Tekelleşmeye ve Tektipleşmeye Karşı Tohum Çeşitliliğini Korumak’ başlıklı bir forum düzenlenecek.
• Hakan Tosun'a ayrılan bölümde ise filmlerinden dördünün gösterimine ek olarak iki anma etkinliğinde katılımcılar bir araya gelecek.


