birgün

17° PARÇALI AZ BULUTLU

ARŞİV 25.10.2010 14:35

İkinci el-Cumhuriyet [I]

Ve karşımızda: “2. Cumhuriyet!” Namı diğer “İkinci el” Cumhuriyet ya da İkinci “el-Cumhuriyet”.

Ve karşımızda: “2. Cumhuriyet!”

Namı diğer “İkinci el” Cumhuriyet ya da İkinci “el-Cumhuriyet”.

Söyleyin şimdi, bu kavram, geldiğimiz noktaya cuk oturmuyor mu? Hem birinci cumhuriyetin satın alındığını, cumhuriyetin “ikinci el” hale geldiğini anlatıyor, hem de Arapça “el” önekiyle kazandığı yeni çehreyi… (Lakin işin içine Pennsylvania karıştığı ölçüde bu önekin İngilizcedeki “the” ile değiştirilmesi de mümkün: The Cumhuriyet!)

Demek ki meraktan ölmeyeceğiz: İşte yıllardır söyledikleri “2. Cumhuriyet” de meğer buymuş, diyeceğiz…

2. Cumhuriyet güzergahında son YAŞ toplantısıyla girilen dönemeç ardından yapılan referandumla düzlüğe çıkıldı. HSYK seçimleriyle vites değiştirildi ve şimdi türban ile gaza basmış gidiyorlar. En azından Kürtler tekerlerine çomak sokmazsa ya da füze kalkanlarının altında kalmazlarsa, 2011 seçimlerine kadar epey yol alacaklar.

Öte yandan, özellikle referandum vesilesiyle söylediklerimizde haklı çıkmanın dehşetini de yaşıyoruz… Şu ülkenin sosyalistlerinin öngörüleri birer birer gerçekleşiyor.  Değişim dedikleri, el değiştirmeymiş; yani sıfır kilometre yeni cumhuriyet değil, ikinci el cumhuriyet… Aslında her somut gelişme vesilesiyle, 2. Cumhuriyet için atılan adımları “İtilafçı neo-Osmanlıcılık, mutasyon vb.” kavramlarla ben de dile getirmiştim.

Kavramsal olarak zaten bilinen “2. Cumhuriyet” ötesinde, olgusal olarak ve olgunlaşarak şekillenen 2. Cumhuriyet’in eşiğine geldik.  Bir sürpriz olmazsa, yani AKP 2011 seçimlerini de kazanırsa, bu eşiği de atlamış olacak. Haldeki durumda 2. Cumhuriyet’e yönelim karşısında “1. Cumhuriyet” savunucusu sayılan en önemli mevziler ya bertaraf edildi ya ele geçirildi: Ordu, yargı, üniversite, medya… Ve en önemlisi kendiliğinden muhafazakâr olan toplumun ciddi bir kesimi de bu doğrultuda örgütlendi. Sermaye düzleminde “Anadolu Kaplanları”, “İstanbul Aslanları”na karşı kükredi. Cemaat örgütünün ideolojik ve siyasi ve hatta iktisadi olarak öncülük ettiği muhafazakâr bir cemiyet örgütlenmesi büyük ölçüde gerçekleşti. Bunu da sivil toplum ve demokratikleşme diye yutturuyorlar. (İroni şurada ki mevcut yasalar indinde hâlâ yasak olan tarikatçılık, cemaatçilik, şimdi fiilen en özgür ve yaptırımı olan bir güç, yani fiili bir hukuk, “kendi hukukları” zaten hüküm sürüyor.)

En önemlisi, Referandum’daki yüzde 58 oy oranı, 2. Cumhuriyet’in kapısını açacak bir anahtar sayıldı. Zaman gazetesinden Hüseyin Gülerce’nin aktardığına göre Fethullah Gülen de bu fikirde: “Bana deseler ki, son iki yüzyılda milletimizin geleceği adına yaptığı iyi bir şey söyleyin; ben bu referandumdaki ‘evet’i söylerim. Demokratikleşme adına bu referandum yirmi seçime bedeldir.”

Aynen böyle! Tam “iki yüz yıldır” bekledikleri ana yaklaşıyorlarmış. Aşılacak eşik kenarında son derece heyecan içindelermiş… Nitekim aynı zafer sarhoşluğuyla Adalet Bakanı, Metin Çulhaoğlu’nun da söylediği üzere, YARSAV örneğinde Atatürkçülüğü (1. Cumhuriyetçiliği!) de marjinal ilan etti.

Elbette süreç referandumdan çok önce başlamıştı. Ve hakikaten “değişinim” (mutasyon) niteliğinde bir “değişim” yaşanmaktaydı. Nicel birikimler, nitelik değişikliği yaratacak bir düzeye erişmekteydi.

Ancak bu değişim / değişinim mesela katı halden, sıvı ya da gaz haline geçiş gibi radikal biçimde olmadı. Her ne kadar Ahmet Hakan gelinen noktayı “Katı İslamcı bir hareketin muhafazakâr sağ bir harekete dönüşmesi” olarak algılasa da, aslında ve sadece katı haldeki bir ılımlılaşmadan, yumuşamadan söz edilebilirdi. Çekirdekteki katılığın sürdüğü bu süreçte, içine yerleşilen kabın, küreselleşmenin ve neo-liberalizmin şeklini alabilmek için gerekli olan bir yumuşamadan, ılımlılaşmadan… “Katı” hareket kabına sığabilmek uğruna yumuşatılmış ve bu yüzden “ılımlı” İslam adını benimsemişti.

Yaşanan ideolojik hegemonya kavgasında çatışmanın dışa vurumu laiklik ile din çatışması tarzındaydı, ama bu da asimetrik mücadeledeydi.  Böylece bin yıllık toplumsal desteğe ve güce dayanmanın avantajını kullanan din ideolojisi (tekrar) galebe çalabildi. Topluma ise, laik ya da dindar mühendislerin elinde bir “makine” muamelesi uygulandı. 28 Nisan balans ayarıydı, 27 Nisan rot ayarı olmaya yeltendi, ama sonunda bu makineye rektifiyeyi yapan AKP oldu. Neo-liberal düzen ancak bu rektifiye sayesinde tıkır tıkır çalışabilirdi.

Şimdi, 2. Cumhuriyet’in eşiğinde Türkiye’nin “yeni toplum mühendisleri” başrollerde sahnedeler. Çünkü, toplumda din kurallarını esas almak da bir toplum mühendisliğidir, tepeden emirlere göre toplumu dizayn etmektir. Bilindiği üzere 1. Cumhuriyet’e yönelik en önemli eleştirilerden birisi devleti tahkime öncelik verilerek, cumhuriyet devrimleriyle topluma şekil verilmeye çalışılmasıydı. Ama "şekil verme" deyince akla hemen şu geliyor: Din de tepeden (hem de epey tepeden!) yapılan, en eski türden bir toplum mühendisliğidir. Topluma "şekil verme" konusunda (ayetleri, hadisleri, sünnetleriyle tam bir şablon olan) İslamiyet‘le yarışmak mümkün elbette mümkün değil. Devlet (ve müesses nizam) şimdi de böyle tahkim ediliyor.

Türban tam da bugünlerde 2. Cumhuriyet’in siyasi simgesi, adeta tevhit bayrağı olarak yeniden göndere çekiliyor. Üniversitelerde zaten fiilen serbest olan türban için “özgürlük” diye çığırtmalar da vodvilden başka anlam taşımıyor. İstediklerini zaten elde ettiler ama hâlâ bizi salak yerine koyuyorlar. Üniversiteler YÖK eliyle medreseleştirilirken sanki yasakmış ya da “yasak takan” varmış gibi hâlâ “türbana özgürlük” diyorlar! (Söylemeye gerek yok, YÖK’ün filan olmadığı özgür bir üniversitede elbette öğrenciler de özgür olacak, canı isteyen öğrenci türban takacak…)

Şimdilik türban örneğindeki gibi fiili uygulamalar gerekli ve yeterli oluyor. 2. Cumhuriyet’in resmileşmesi, hukuki olarak yeni anayasa ile gerçekleşecek… Bunu da seçimlerden sonra becerecekler. Bu “yeni” anayasanın ne tıynette olacağının provası, zaten değişiklik paketiyle yapılmış ve referandumla tescillenmişti. Örnek: “Yargı bağımsız olacak, yargı vesayeti sona erecek” derken, nur topu gibi bir AKP’nin (Cemaatin ABİ’lerinin) yargısı doğmadı mı?

Kim bilir, yeni anayasa sayesinde artık hakim yerine “kadı” da denilebilecek! Ve böylece içinde “kadı” lafı geçen atasözü boşa gitmeyecek!

AKP’nin İkinci el-Cumhuriyet stratejisini incelemeye yarın devam edeceğim.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız