birgün

3° PARÇALI BULUTLU

GÜNCEL 02.12.2020 08:50

İnanç mekânlarının gelenek dışına taşmış öyküleri

Geçtiğimiz günlerde, basında, Mardin’de sahibinden satılık Kilise ilanı yer aldı. Söz konusu ilan bilgilerinden anlaşıldığına göre Kilise sahibi bir Müslüman’dı ve mülkiyetine dair bir de tapusu vardı. Dolayısıyla bu mülk satışında normal olmayan bir durum yoktu. Üstelik bu, ilk kez görülen bir vaka da değildi. Daha önce Van’da bir Ermeni Kilisesi ve Mudanya’da bir Rum Kilisesinin de Müslüman sahipleri tarafından satılacağı yönünde haberler basına konu olmuştu.

İlk anda istisnai haller gibi gelse de bu durum, aslında, özellikle geçtiğimiz yüzyılın deneyimleri içinde yaygın bir vakadır. Anadolu’nun pek çok köy-kasabasında yıkılmış veya kısmen ayakta ve fakat Müslüman ailelerin mülkiyetinde, yüzlerce inanç mekanı ve özellikle Kiliseler var. Bunların büyük kısmı artık ayakta olamadıkları için kamuoyunun gündeminde de değildirler. Gündeme gelenlerin ortak özelliği ise hala ayakta, görünür ve/veya işlevsel olmalarıdır.

İnanç mekânlarının gelenekdışı amaçlarla kullanılmaları modern zamanların bir mirasıdır ve Müslüman olsun ya da olmasın pek çoğunun ortak kaderi gibidir.

Kiliseler, Havralar, Camiler, Tekkeler ve Cem evlerinin bu tuhaflıklara maruz kalmış birçok örneği literatürde de yer almıştır. Fakat işlevleri ve doğası gereği kamusal olması gereken inanç mekanlarının, kişilerin mülkiyeti ve tasarrufunda olması, bu gelenekdışı uygulamaların herhalde en uç örneği olsa gerek.

Bu durum, bütünüyle modern dönem nüfus, etnisite ve iskan politikalarının bir neticesidir. Modernleşmenin hükmettiği coğrafyanın her yerinde 19. ve 20. yüzyıllar boyunca milyonlarca insan devletler eliyle topraklarını terketmek zorunda kaldığında, hem kişisel mülkleri hem de inanç mekanları ve diğer kamusal yapıları geride kalmıştır. Bazı durumlarda iskana bile gerek olmadan siyasi kararlarla inanç mekanları kapatılabilmiştir. Ulus devletler, kendi sınırlarında kalan fiziki-kültürel bütün bu varlıkların mülkiyet problemini ‘çözmek’ için yasal düzenlemeler yapmış; sözkonusu varlıklar devletlerin uhdesine geçmiştir. Osmanlının son dönemi ve erken Cumhuriyet Türkiye’si de, diğer örneklerde olduğu gibi, bu süreci deneyimlemişlerdir.

Görece homojen bir toplum inşasını hedefleyen son Osmanlı ve Cumhuriyetin modernleştirici aklı, özellikle gayrimüslim nüfustan kalan mülklere karşı ikili bir politika geliştirmiştir. Bir yandan Emval-i Metruke örneğinde olduğu gibi yasal düzenlemelerle, gidenlerden kalan mülkiyetin devlete geçmesi öngörülmüş, öte yandan özellikle bürokrasi içinde yer alanların ve bürokrasi ile yakın ilişkileri olan eşrafın da müdahil olduğu bir ‘paylaşım’ süreci yaşanmıştır. İlkay Öz’ün Edirne’den giden Yahudilerin mülkleri (İletişim, 2020) Hatice Kurtuluş’un da Muğla’dan Giden Rumların mülkleri (Bağlam,2016) üzerine yaptıkları çalışmalar bu detayları anlamak açısından oldukça önemli kaynaklardır.

Gidenlerin bireysel-toplumsal olarak bıraktıkları mülklerin paylaşımı sürecinde, bazen inanç mekanlarının da bulunduğu arsa, arazi ve bazı durumlarda köyler de yer almıştır. Dolayısıyla bu mülkler sözkonusu araçlarla Müslüman ailelerin-kişilerin mülkiyetine geçmiş ve bu ailelerin veya kişilerin birer Kilise sahibi olmaları da böylece mümkün olabilmiştir.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda, sadece mülkiyet meselesinde karşımıza çıkan bu tuhaflık nedeniyle değil, bir bütün olarak geçmişle kapsamlı bir yüzleşme ciddi bir siyasal, toplumsal ihtiyaçtır. Çünkü bu geçmişin içinde, tahrip edilmiş büyük bir insani coğrafya var. İnanç mekânlarının gelenekdışı öyküleri ise onun en dikkat çekici parçalarından biri.

İnanç mekânlarının, üstelik o inancın dışındaki kişilerin mülkiyetine konu olması, herhalde en başta inanç kültürlerine saygı yönünden bir toplumsal-ahlaki sorundur. Sadece özel mülkiyete konu olmuş Kiliseler değil, geçmişte siyasi kararlarla devlet veya kişi mülkiyetine geçirilmiş bütün inanç mekanları, aslında ilgili inanç topluluklarının tasarrufuna bırakılmalı; onların ve kamunun ortak desteğiyle işlevsel kılınmalıdırlar. Bu sadece siyasi değil, aynı zamanda ve belki daha çok insani bir ödevdir. Böylece modern ayıpla açılan bu sayfa bir ölçüde kapatılabilir.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız