birgün

15° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 24.10.2021 09:07

İslamcı vakıfların işlevi

2010’lu yıllarda şahit olunan en popüler örnekler Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ye ait. Hoca yeri geliyor Noel Tehlikesi adlı kitabını, yeri geliyor yanmaz kefeni, yeri geliyor Peygamber terliğini tanıtabiliyor.

İslamcı vakıfların işlevi

OZAN GÜNDOĞDU

1950’li yıllardan itibaren büyüyüp gelişen mukaddesatçı sağ gelenek, 1980’den itibaren yeni bir örgütlenme aparatı geliştirdi; vakıflar…

Genel olarak Nakşibendi Tarikatı’nın Halidiye Kolu’na bağlı cemaatler 1980’li yıllardan itibaren birbiri ardına vakıflar kurmaya başladı. Birkaç örnek; Ensar Vakfı 1979’da, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı 1985’te, Birlik Vakfı 1985’te, Bereket Vakfı 1986’da adı daha sonra TÜRGEV’e dönüşecek olan İstanbul Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (İSEGEV) 1996’da kuruldu. Bunlar büyüklükleri itibariyle İslamcı camia içinde önemli yeri olan para kaynaklarına dönüştü.

Peki neden 1980’den sonra İslamcı vakıfların sayısında hızlı bir artış gözlüyoruz? Neden 1950’li, 60’lı yıllarda böyle bir vakıflar ağıyla karşılaşmadık? Elbette bu gelişme, İslami sermayedeki büyümeyle paralel ilerliyor. İslamcı vakıflar, 1980’lerden itibaren hem 12 Eylül döneminde hem de ardından Özal döneminde büyüyüp serpilen İslami sermayenin parayı siyasete aktarmak için kullandıkları bir aparat olarak işlev kazanıyor. O halde bu vakıfların doğasını anlamak için İslami sermayenin birikim mekanizmasını anlamak gerekiyor.

İslamcı sermayeyi bir sorun alanı olarak ele alan araştırmacı Özgür Öztürk, dört tip İslamcı sermaye tanımlıyor. Kısaca bunlara bakalım;

İlk olarak tarikat ve cemaatlerin küçük veya orta ölçekli sermaye toplulukları karşımıza çıkıyor. Burada sermaye birikiminin en önemli avantajı mürşit, mürit ilişkisidir. Cemaatin üyeleri hem birer gönüllü müşteri hem gönüllü emekçi hem de gönüllü ortaklara dönüşebildiği için, böyle bir ağ içinde büyüyüp serpilmek kolaydır. Örneğin Uğur Mumcu’nun Rabıta yazı dizisi için söyleşi yaptığı Avrupa Milli Görüş Teşkilatları Genel Sekreteri Ali Yüksel, henüz 1980’li yıllarda Süleymancıların nasıl büyüdüğüne ilişkin şu ifadeleri kullanıyor;

“Bildiğim kadarıyla birbirine bağlı olan ve bir talimat ile hareket eden insanlar. Bir tanesi, mesela belli bir konuda bir ticarethane açtığı vakit, hepsi gider ondan alır. Mutlaka, onda yoksa da onun tavsiye edeceği başka birisinden… Yani yine kendilerinden alırlar.”

Dışarıdan bakarak anlaşılması güç bir ilişki ağı olan cemaatler, ticarete atıldıktan sonra kendi üye sayılarını müşteriye dönüştürmekte zorlanmıyorlar. Bu konuda 2010’lu yıllarda şahit olunan en popüler örnekler Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ye ait. Hoca yeri geliyor Noel Tehlikesi adlı kitabını, yeri geliyor yanmaz kefeni, yeri geliyor Peygamber terliğini tanıtabiliyor. Bu sayede maliyeti düşük kalitesiz ürünleri, piyasa fiyatının üzerinde kendi üyelerine veya müritlerine satabiliyorlar. Bu üyeler, çıkarlarına aykırı gibi görünen bu alışverişi neden yapıyor? Çünkü aynı dayanışma ağından günü geldiğinde onlar da faydalanabiliyorlar. Türkiye’nin siyasi yapısındaki değişmeyle beraber üye sayısı arttıkça, tarikat sermayesi de büyüyor.

İkinci olarak, bir tarikata ait olmamakla birlikte, aynı ilişki ağından beslenen İslamcı veya muhafazakâr firmalardan bahsedilebilir. 1980’li yıllardan itibaren başlayan ihracata dayalı büyüme modeliyle birlikte serpilen, özellikle tekstil ve inşaat sektöründeki KOBİ’lerden oluşan bu grup emek yoğun ve baskıcı bir çalışma düzeni içinde büyürler. Kayseri, Konya, Gaziantep, Denizli gibi Anadolu’nun görece sanayileşmiş kentlerinde kümelenen KOBİ ölçeğindeki bu işletmeler işçi-patron ilişkisinin kurumsal olmadığı aile şirketlerinden oluşuyor. Bu alanda önemli bir araştırma, sosyolog Yasin Durak’ın ‘Emeğin Tevekkülü’ başlığını taşıyan saha çalışması. Durak, Konya Organize Sanayi Bölgesi’nde İslamcı ilişki ağları içindeki işçi ve işverenlerle görüşerek çarpıcı sonuçlar elde ediyor. Sendika, sigorta, insanca çalışma koşulları işçi ve işverenin arasındaki gayri resmi ilişki tarafından belirleniyor.

İşçiler büyük ölçüde dini cemaatlerin ve Diyanet’in dayattığı şükürcülüğün esiri konumunda. Bir işçinin Yasin Durak’a anlattıkları şu şekilde;

“Sabredeceksin arkadaşım, ayağını yorganına göre uzatacaksın. Buraya bir sürü adam (başka işçilerden bahsediyor) geldi gitti, şimdi söyle, en ufak bir şey olduğunda hemen dönüp vay patron şöyle yaptı, vay patron böyle yaptı, vay böyle olur mu? Arkadaşım patron kötü niyetliyse onun cezasını Allah verir zaten. İşinize bakın. Yahu her işin bir zorluğu vardır değil mi ama… Hazreti Eyüb Allah onu çile çeksin diye mağaraya koyduğunda dönmüş Allah’ım ben bu mağarayı beğenmedim mi demiş? Olur mu öyle şey? Sabredeceksin arkadaşım… Orası da (çalıştığı yerden bahsediyor) bizim çilemiz”

Üçüncü olarak artık örnekleriyle daha az karşılaştığımız YİMPAŞ, KOMBASSAN gibi kolektif sermaye ağlarıyla oluşturulan şirketler karşımıza çıkıyor. Geride on binlerce mağdur bırakan bu şirketlerin dolandırıcılık dosyaları AKP döneminde bir bir kapandı.

Son olarak da Ülker, Boydak, Çalık, İhlas gibi büyük sermaye çevreleriyle de iş tutan ama İslami sermaye networkü içinde konumlanan grup karşımıza çıkıyor.

Bu saydığımız 4 grup, birikim rejimini hem birbirleriyle kurduğu ortaklıklara hem de onları siyasette temsil eden partilere borçlular. Aynı çemberin içinde cemaatler ve tarikatlar, ticaret dünyası ve siyasi partiler yer alıyor. Ticaret dünyası ile siyaset arasındaki finansal ilişkiyi de bugün TÜGVA’yla popülerleşen İslamcı vakıflar geliştiriyor. Dolayısıyla ortada eğitim faaliyeti gibi gösterilen ancak arka planında İslamcı sermayenin siyaseti finanse etmek için kullandığı çok geniş bir ağ karşımıza çıkıyor; Tarikat, ticaret ve siyaset ağı…

Bu sermaye grubu, 1960’lı ve 70’li yıllarda Anadolu’da il ölçeğini geçemeyen yerel şirketlerden oluşurken, 12 Eylül’den sonra ulusal ölçeğe genişledi. Ancak AKP dönemiyle birlikte küreselleşti. Erdoğan’ın her yurtdışı seyahatinde yanında götürdüğü iş insanları özenle bu çevrelerden seçildi ve devlet mekanizmasının imkanlarıyla kıtalara yayıldı. Fakat elde ettikleri birikimleri siyasete aktarmak arzuları hiçbir zaman sönümlenmedi. İktidar desteğini almalarıyla birlikte bağışlar da ulus ötesine taşındı. Örneğin dönemin CHP Sözcüsü Haluk Koç, Suudi Hanedanı’nın sahip olduğu ‘Royal Protocol’ adlı hesaptan 26 Nisan 2012 tarihinde TÜRGEV’in Vakıfbank’taki hesabına 99 milyon 999 bin 990 dolar aktarıldığını belgeleriyle kanıtladı. 10 doları eksik 100 milyon dolarla bir eğitim kurumu neler yaptı? Bilmiyoruz… Başkentgaz’dan Kızılay’a oradan da Ensar Vakfı’na aktarılan 8 milyon doların ne yapıldığından da haberimiz yok. Bu paralar, burs ve yurt hizmeti veren kurumlar için oldukça büyük.

Ancak artık gözümüzün önünde bir örgütlenme şeması belirdi. İslami vakıflar hem siyasetin finansmanı olarak kullanılan para hem de siyasetin ihtiyaç duyduğu personel temini için işlerlik kazanıyor. Aynı zamanda düzenledikleri kampanyalarla siyasetin kitle tabanını oluşturan kesimlerin rızasını kazanıyor. Kamu ihaleleriyle palazlanan sermayedarlar, bu vakıflara milyonluk bağışlar yaptıkça, ihalelerdeki iltimasları devam ediyor. Yolsuzluk ve kayırmacılık bu şemada böylece bir davaya dönüşüyor.