İstanbul’dan Bozcaada’ya yerleşen Haluk Yavuzer: Kaçış değil vazgeçiş
Son zamanlarda hızla artan İstanbul’dan sahil bölgelerine yerleşme durumunu, eşiyle beraber Bozcaada’ya yerleşen Haluk Yavuzer’le konuştuk. Yeni hayatları belgesel olan Yavuzer, ‘Avuçiçi kadar kalmış ormanlar bizi inadına doğaya itiyordu’ diyor

DEMET SARGIN sargindemet@gmail.com @demetsrgn
Hızla artan betonlaşma, kalabalık, trafik, gürültü, pahalılık… İstanbul dendiğinde artık çoğu kimse bunlardan bahseder oldu. Şehri anlamlı kılan ne varsa bir bir eski halini yitirerek, birilerinin para kazanmasına aracılık eden formlara dönüşüyor. Artan ev kiraları insanları ya şehir merkezinden uzaklaştırıyor ya da kişilerin gelirinin büyük kısmını kiraya yatırmasına ve böylece hayatını farklı yönlerden kısıtlamasına sebep oluyor.
Toprağa dokunmanın, yeşil görmenin bile artık lüks inşaat firmaları tarafından pazarlanır hale gelmesi, İstanbul’u şairlerin şiirlerindeki halinden aniden koparıyor. Ortasından kornasını çala çala geçen tramvay olmadıkça, sürekli inşaat halinde olan İstiklal Caddesi’nin de bir anlamı olmuyor. Büyük plazalara doluşan ve genelde 18.00 olan mesai bitimini bekleyen binlerce insan, patronlarının ceplerini doldurduktan sonra bir de trafikle mücadele etmek zorunda kalıyor. Kimse nefes alamıyor ve bazıları ‘biz gidiyoruz’ diyor.
Haluk ve eşi Merve de ‘biz gidiyoruz’ diyenlerden. Tüm bu kaosu ve kariyerlerini geride bırakarak kendilerine Bozcaada’da yeni bir hayat kurdular. Biz de yeni hayatlarını ve onları bu kararı vermeye iten nedenleri sorduk…
>> Klasik bir giriş yapalım. Haluk Yavuzer kimdir? İstanbul’dayken ne işle uğraşırdı, kaç yaşındadır ve İstanbul’da hangi semtte yaşardı?
34 yaşında, doğma büyüme İstanbullu; çocukluğu ve gençliği Gaziosmanpaşa/ Sarıgöl’de geçmiş, evlendikten sonra Kadıköy’e taşınmış; 32 yaşına geldiğinde de eşiyle beraber Bozcaada’ya yerleşmiş sade bir vatandaşım. Üniversitede reklamcılık okudum ve mezun olduktan sonra Bozcaada’ya gelene kadar olan süreçte reklam sektörünün farklı alanlarında ve pozisyonlarında çalıştım.
>> Neredeyse herkesin İstanbul’dan kaçmak için nedenleri vardır. Sizin nedenleriniz ne oldu?
İstanbul’da sosyal yaşam da, iş yaşamı da problemlerle dolu. Her sabah, tıpkı bir robot gibi, erken saatte uyanmak, iş yerimize ulaşmak için saatlerce trafik çilesi çekmek, verdiğimiz emeğin karşılığını alamadığımız, hava bile almayan plazalarda çalışmak sabrımızı taşırmaya başlamıştı.
Kentsel dönüşüm projelerinin koca şehri dev bir şantiyeye çevirmesi, avuçiçi kadar kalmış orman alanlarının yok edilmesi, park ve bahçe adı altında beton zeminli, süs çiçekli yaşam alanlarının oluşturulması bizi inadına doğaya itiyordu.
İnsanların gittikçe birbirinden uzaklaşması; yolda giderken gördüğümüz mutsuz suratlar, kaygılı bakışlar bizi şehirden uzaklaştırdı.
Ve günün sonunda İstanbul’da yaşamaktan vazgeçtik!
>> Bozcaada fikri nasıl oluştu. Başka bir yer de düşündünüz mü? Eşiniz İstanbul’da neler yapıyordu?
Merve de üniversite eğitimini reklamcılık üzerine aldı ve reklam sektöründe hem ajans tarafında hem de reklamveren tarafında çalıştı.
Tüm hafta boyu iple çektiğimiz bir hafta sonunda Merve durup dururken ‘Bozcaada’da yaşamaya ne dersin?’ dedi. Ben de ’5-10 sene içinde gitsek ne güzel olur’ diye cevapladım. Meğerse Merve ‘6 ay içinde gidelim’ demek istiyormuş. Derken bir hafta içinde karar aldık ve ay sonu istifamızı verdik. Merve’nin bir şekilde Bozcaada ile bağı zaten vardı. Rahmetli kayınpederim 1970’li yıllarda Bozcaada’ya eczacı olarak atanmış ve hatta Merve’nin ablası da Bozcaada’da dünyaya gelmiş. Velhasıl kelam, Merve’nin Bozcaada’yla geçmişe giden bir bağı zaten vardı, sadece benim için bu yaşam biraz sürpriz oldu.
>> Orada nelerle uğraşıyorsunuz? Adadaki bir gününüzle İstanbul’daki bir gününüzü kıyasladığınızda söyleyebilecek elbette çok şey vardır…
Geldiğimizin ilk senesinde zaten her şeye alışmamız gerekiyordu. Soba yakmaya, odun kırmaya, sert esen poyraz rüzgârına... Sonrasında toprağı öğrenmek istiyorduk. Her gün para vererek aldığımız sebzeler meğerse bir anda olmuyormuş. Bize gelene kadar arkasında türlü emek, nasır tutan eller, ağrıyan beller varmış; bunu toprağa dokundukça, onu tanıdıkça öğrendik. Domatese ‘koltuk alma’ uygulaması yapmayı, sebzelere koyun gübresi değil de keçi gübresi atarsak toprakta daha az ot biteceğini öğrendik.
Ayrıca Halk Eğitim Merkezi’nin ücretsiz kursları var; Merve dikiş dikmeyi öğrendi, ben de az buçuk bağlama çalmayı. Yani öğrendim demeyeyim de, öğrenmeye çalışıyorum diyeyim. Bu sene de seramik kursuna gideceğiz. Velhasıl kendimizi geliştirmeye, yeni şeyler öğrenmeye başladık.
Günün sonunda İstanbul’da patronları zengin etmeye çalışırken şimdi Bozcaada’da kendimizi demeyeyim ama ruhumuzu zenginleştirmeye çalışıyoruz.
>> İleriye dönük planlarınız içerisinde geri dönmek var mı? Ya da başka bir yere taşınmak?
İleriye dönük plan yapmıyoruz. Sanıyorum bu ülkede ileriye dönük plan yapmak bizi mutsuzluğa götürüyor. Ülkenin yarını belli değil. Hala içimizde bir yerlerde ne olursa olsun sönmeyen bir umut var ama ne demişler: Umut fakirin ekmeği! Şimdilik Bozcaada’da yaşıyoruz ama yarın ne getirir bilinmez. Büyük şehirde yaşamak istemediğimizi biliyoruz sadece. Yani yarın öbür gün Bozcaada olmazsa, yine şehirden uzak bir köy veya kasaba olur.
>> Yaşamınızı idare ettirebilmek için adada ne yapıyorsunuz?
Yaz sezonunda ev pansiyonculuğu hizmeti veriyoruz. Bu sayede hem yaşamımızı idare ettirecek bir miktar para kazanıyoruz, hem de yeni insanlarla tanışıyoruz. Bunun yanında çoğunlukla Bozcaada’da olan küçük işletmelere dijital pazarlama hizmeti veriyoruz. Kimi zaman dijital pazarlama nedir onu anlatıyoruz, kimi zaman web sitelerine içerik hazırlıyoruz.

>> Yerleşik halk yani ‘adalılar’ sizi nasıl karşıladı. Herhangi bir sosyal çatışma söz konusu oldu mu?
İlk geldiğimiz sene bahçemizden ve evimizden neredeyse çıkmadık diyebilirim. Sadece ihtiyaçlarımızı karşılamak için Ada merkezine iniyorduk. Şimdi biraz daha sık iniyoruz ama yine çok fazla vakit geçirmeden evimize dönüyoruz. Türkiye’deki genel kutuplaşma nasılsa, Bozcaada’daki kutuplaşma da biraz öyle. Burada yaşayan insanlar arasında da o partili-bu partili ayrımı veya ‘Adalı’ ve ‘sonradan Ada’lı’ ayrımı maalesef mevcut. ‘Entel köy, Efe Köy’e karşı’ isimli bir film vardı bir zamanlar, o misal. Fakat bu ayrışmalara eşimin ve benim çok fazla girdiğimiz söylenemez. En azından girmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Ada’da yaşayan herkesle, bir şekilde iletişim kurmaya çalışıyoruz. Ama tabii kişiler ve durumlar elverdikçe. Şunu biliyoruz: Kimse kimseyi sevmek zorunda değil ama herkes birbirini bir şekilde anlamaya çalışmak zorunda. Yoksa bu topraklarda mutlu bir hayat sürmemiz imkânsız.
>> Asıl merak edilen sorulara gelelim; kaçış çözüm mü? İstanbul gibi büyükşehirlerden çoğu kimse Bozcaada’ya kaçmak istiyor ama bu da adayı İstanbul’a çevirmez mi ilerde?
Önce şunu belirtmek isterim: Önceleri biz de buna bir ‘kaçış’ diyorduk ama aslında bu bir vazgeçiş! Bir şeyden kaçtığımız yok. Şirketlerin verdiği pozisyon isimlerinden vazgeçtik! Açlık ve yoksulluk sınırına baktığımızda, dolgun diyebileceğimiz maaşlardan vazgeçtik! Kaotik şehir yaşamından vazgeçtik! Modern dünyanın getirdiği pek çok araçtan, elimizden geldiğince vazgeçtik! Sorunuzu ‘vazgeçiş çözüm mü?’ diye değiştirirsem, ‘evet, bir çözüm’ diye cevaplayabilirim. Bahsettiğim konuların hiçbirisi vazgeçilmez değil! Bu hayata bir kere geliyoruz. En azından Merve ve ben öyle olduğumuzu düşünüyoruz. Bu hayatta kazanılan parayla her şeyi satın alabilirsiniz. Ama her şeyi! Sadece zamanı satın alamazsınız. Şu an sahip olduğumuz hayatta şehir yaşamımıza göre çok daha az bir gelirimiz var ama karı-koca birbirimize ayıracak, toprağı tanıyacak ve elle tutulur bir şeyler üretecek, kalan zamanda da kendimizi geliştirecek pek çok vaktimiz var. Tabii ki büyük şehirlerden kurtulma hayali kuran herkes Bozcaada’ya gelmesin, o kadar insanı zaten Bozcaada taşıyamaz ama bir planı, projesi ya da en azından bir miktar parası olan hiç kimse kendini büyük şehirde hapis zannetmesin. Bu hayat yaşamaya değer, köle olmaya değil.
***

>> Adadaki yaşamınızın bir belgesel filme dönüştüğünü biliyoruz. Bu fikir nasıl oluştu?
Üniversite yıllarımdan beri tanıdığım ve çok da iyi bir arkadaşım, aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde de öğretim görevlisi olan Cem Hakverdi sinema üzerine doktora yapıyordu. Biz de tam o sıralar İstanbul’dan Bozcaada’ya taşınmanın planlarını yapıyorduk. Derken bir gün Bozcaada’da yaşamaya dair konuştuğumuz sırada Cem geldi ve konuştuklarımıza şahit oldu. Birden bu sürecin belgeselini hazırlamak aklına geldi ve konuyu kentten köye göç çatısı kapsamında hazırlamak istediğini, bizim hikâyemizin de buna ‘cuk’ oturduğunu belirtti. Eğer kabul edersek herhangi bir senaryo olmadan, tamamen doğal akışında bir belgesel filmi hazırlamak ve bu filmi gerek ulusal gerekse de uluslararası belgesel film festivallerine göndermek istediğini de ekledi. Biz de hiç düşünmeden ‘tamam’ dedik. 2 yıllık bir sürecin sonunda ‘Hayat Bazen’ isimli belgesel film ortaya çıktı. Senaryo zaten yoktu ama tüm görüntüleri Cem kendi başına aldı, kurgusunu yaptı. Projede bize düşen görev herhangi bir rol yapmadan, hayatımızı olağan akışında sürdürmekti. O an neyi yaşıyorsak da kameraya o yansıdı. İlk gösterimi, 11-15 Ekim tarihleri arasında Bozcaada’da gerçekleştirilecek BIFED, Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde olacak. Sonra da gösterilmesine değer veren diğer belgesel film festivallerinde.


