“İstanbul, iktidar için bir rövanş silahıydı; yitirilen bu işte…”

07.07.2019 09:47 BİRGÜN PAZAR
YASİN DURAK Yinelenen İstanbul seçimlerinin ardından akademisyen Nagehan Tokdoğan ile Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm başlıklı kitabında da ele aldığı, İstanbul’un AKP için önemi ve son yerel seçim hakkında konuştuk… • Kitabınızda Cumhuriyet modernizmi temsillerine karşı, AKP tarafından İstanbul’a yapılan duygusal ve reel yatırımlarla yeni-Osmanlıcı milli kimlik anlatısının nostaljik mahiyetini gözler önüne seren çok sayıda […]

YASİN DURAK

Yinelenen İstanbul seçimlerinin ardından akademisyen Nagehan Tokdoğan ile Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm başlıklı kitabında da ele aldığı, İstanbul’un AKP için önemi ve son yerel seçim hakkında konuştuk…

• Kitabınızda Cumhuriyet modernizmi temsillerine karşı, AKP tarafından İstanbul’a yapılan duygusal ve reel yatırımlarla yeni-Osmanlıcı milli kimlik anlatısının nostaljik mahiyetini gözler önüne seren çok sayıda örnek bulunuyor. Topçu kışlasından Ayasofya’ya, fetih şenliklerinden narsistik fantezilere kadar mekânda ve söylemde ahenkli olarak bütünleştirildiğini ispat ettiğiniz bu sembolik çabanın AKP iktidarı için öneminden, son İstanbul seçimiyle de ilgisinden biraz bahsedebilir misiniz?

Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine bütün o “para-pul” mevzularından farklı bir noktadan baktığımı söyleyerek başlayayım. Meselenin hem AKP kurmayları hem de AKP destekçileri açısından sembolik-siyasal boyutu çok kritik bir yerde duruyor bence. İstanbul AKP kurmaylarının içinde yetiştiği siyasal gelenek için her daim bir “fetih” nesnesiydi. Fetih derken öyle alelade bir istila hikâyesinden bahsetmiyorum. İslami-muhafazakârlar için bir tür “namus meselesidir” bu. Haliyle İstanbul’u fethetme fantezisi hep diri tutulmuştur gelenek içinde. İstanbul Osmanlı’yı, İslam nizamını, yitip gitmiş bir asrı-saadeti ve kaybedilmiş bir itibarı simgeler zira.

AKP iktidarının özellikle son on yılına bahsettiğim fetih fantezisinin gerçekleştirilmesi çabalarının damga vurduğunu gördük. İstanbul iktidar için adeta bir rövanş silahı haline geldi. Osmanlı nostaljisiyle makyajlanan ve özünde düpedüz İslamcı ve piyasacı olan pek çok sembolik icraat gerçekleştirildi. AKP ve çevresinde kümelenen halkanın mensupları İstanbul’a doyumsuz bir fetih iştahıyla yaklaştılar. İstanbul AKP’nin hem siyasal kimliğinin, hem de güç istenci ve güç gösterisinin vitrini olageldi.

Ben bu hikâyeyi Yeşilçam filmlerinde karşılaştığımız o taşralı, kendini kenara itilmiş, eksik hisseden erkeğin İstanbul’a ilk ayak basışında büründüğü halet-i ruhiyeye benzetiyorum: “Seni yeneceğim İstanbul!” Taşradan gelen erkek kentle daha ilk karşılaşmasında boğaza bakar, erkekliği depreşir. Yıllarca içinde biriktirdiği hınç açığa çıkıverir. Taksim’e gider, büyülenir. Kendine orada yer açmak değil, orayı kendinin kılmak ister.

KÜLTÜREL CİHAT MEKANI İSTANBUL

AKP İstanbul’u elinde tuttuğu onca yıl boyunca kenti kendinin kılmak için yoğun çaba sarf etti. Uzun ve yorucu bir harekâttı bu. Mesela Taksim-Beyoğlu’ndaki alkol-eğlence odaklı yaşam tarzını baskı altına almayı başardı. Taksim’e cami yapmak bir asırlık hayaldi, yapıldı. AKM’yi yıkmak Cumhuriyet rejiminin kültür anlayışına karşı çıkmak ve ona açıkça savaş ilan etmekti, yıkıldı. Kısacası AKP’nin İstanbul ile kurduğu ilişki, çok katmanlı bir duygusal arka planla birlikte değerlendirilmeli. Bir asırdan fazla sürmüş bir yenilmişlik ve kenara itilmişlik duygusunun telafisini mümkün kılan bir “kültürel cihat” mekânı İstanbul. Güç gösterisinin de vitrini tabii. Son seçimle birlikte asıl yitirilen bu işte.

• Kitabınızın en önemli yönlerinden birisi, bence hınç üzerinde cisimleşen bir pratiği göndere çeken Erdoğan tarafından cılız bir aidiyet anlatısı olmaktan çıkarılıp adeta bir milli kimlik unsuruna dönüştürülen o duygusal ortaklaşmanın analizini önümüze koyması. Bu minvalde son seçimde bugüne kadar AKP tabanında olup da bu sefer İmamoğlu’na oy verenleri bu “duygu bloğunda” kırılmalar olduğunun göstergesi olarak değerlendirmek mümkün müdür?

AKP genel olarak tüm Türkiye’de özel olarak da İstanbul’da giderek genişlettiği tabanına bir tür “hicret” vaat etmişti aslında. Büyükşehrin kıyısında kenarında kalmış, görünmezleşmiş, şehrin sunduğu imkânlardan pay alamamış insanlar için bir “kurtuluş” vaadi. Bu vaadin somut bir tezahürü olarak, mesela kentsel dönüşüm meselesi, birçok kişiyi zengin ederken başkaca birçoklarını daha da yoksullaştırdı. Hicret, iktidarın çevresindeki halkaya yakın olanlar açısından gerçek bir vaade dönüştü anlayacağınız. O halkanın uzağındakiler içinse tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu.

Bir de meselenin “güç zehirlenmesi” olarak tabir edilen boyutu var tabii. Herkes gibi kentin yoksulları da iktidarın güç zehirlenmesinin farkındalar. Ve kimse de aptal değil. Ekonomik krizin giderek alenileşmesinin ardından bunu yüksek sesle dillendirmeye de başladılar. Artık AKP’nin ve Erdoğan’ın onları görmediğini, duymadığını hissediyorlar, biliyorlar.

Öte yandan özellikle son bir kaç yılda tüm toplumun sinirleri iyiden iyiye gerilmiş, huzursuzluk had safhaya ulaşmışken Ekrem İmamoğlu çıkıp insanlara yepyeni bir dille adalet, huzur ve umut vadediyor. Öfke ve nefretten başka bir şey üretemez hale gelmiş siyasal söylemin yörüngesini değiştiriyor. İnsanlara “eski” günlerini hatırlatıyor. Tam seçimi kazandı derken haksızlığa uğruyor ve seçim yenileniyor.

31 Mart ile 23 Haziran sonuçları arasındaki o büyük farkın nedeni, bir kısmını sayabildiğim bu dinamiklerin yol açtığı ve senin de bahsettiğin o “duygu bloğundaki” kırılma bence. Türkiye’de seçmen mağduriyet hikâyelerini sever, haksızlığa uğramış olanla kendini çabuk özdeşleştirir. İmamoğlu’na yapılan şey kamu vicdanını gıdıkladı, yalnızca İstanbul’da değil Türkiye genelinde bir etki yarattı. AKP’nin “iktidar zehirlenmesinin” en güçlü göstergesi belki de buydu: AKP, kendisini iktidara taşıyan mağduriyet silahını kendi elleriyle İmamoğlu’na sundu. Yani her şeyden önce kendi hikâyesini unuttu.

• Peki, sizce seçim neden tekrarlandı?

Seçim tam da bu iktidar zehirlenmesinin yol açtığı öngörüsüzlükten tekrarlandı. Bunca yıldır tek başına iktidar olan ve iktidarda olmanın sunduğu tüm maddi/sembolik olanakları elinde bulunduran AKP için yenilgi, yeni bir deneyim. Yenilince ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar sahiden. Telaşa kapıldılar. Öyle ki AKP seçimin yenilenmesi kararından sonra kazanmak için yeni bir strateji bile belirleyememiş gibi görünüyor. Beka söyleminin tutmadığı, insanların sürekli bir tehdit algısıyla ikna edilemeyeceği anlaşılmış. Ama daha pozitif ve kapsayıcı bir söylem geliştirmek için de geç kalınmış. İki seçim arasındaki üç ay boyunca bu yüzden bu kadar bocaladılar. Haliyle de ortaya sahiden trajikomik bir tablo çıktı.

Bence AKP artık hem kendi seçmenini hem de muhalif seçmeni tanımıyor. İktidarın etrafındaki halkanın iyiden iyiye tek sesli ve homojen bir hale büründürülmesinin sonucu bu. İktidar bırakın kendi seçmenini görmeyi, kibirden ve kaybetme korkusundan dolayı burnunun ucunu bile göremez durumda artık. Hatalar kaçınılmaz.

Erdoğan’ın yaptığı şeyin adı bir süredir ‘siyaset’ değil galiba. Siyaset kavramı ‘seyislik’le ortak kökten türemiş. Yönetme, idare etme, teskin etme, müzakere etme, uzlaştırma, düzenleme, işleri yoluna koyma gibi anlamları var… Tüm bu karşılıklar Erdoğan’ın bugün yaptığı şeyle pek örtüşmüyor sanki. Ortada bitiş çizgisine dörtnala koşan bir at var, fakat atın üstünde seyis yok.

POLİTİK ÖNGÖRÜ DENEYİMLE GELİR

• Seçim kampanyaları devam ederken ortaya çıkarılan İmralı mektubu ve sonrasında Cumhur ittifakı üyeleri tarafından yapılan açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Trajikomik bir tablo derken aklıma bu gelmişti aslında. AKP kendi seçmenini tanımaktan çok uzaklaştı dedim ya, Kürt seçmeni ise hiç tanıyamamış belli ki! Seçime birkaç gün kala böyle bir hamle sahiden de bir tür “son çırpınış” algısına yol açtı. Hele hele Cumhur ittifakı bağlamında düşünürsek durum daha da fena. Çok büyük bir alay konusu oldu sosyal medyada. Kendi tabanları dâhil herkesten tepki de çekti.

31 Mart seçimlerinde ben dâhil pek çok kişiyi oy kullanmaya ikna eden kimdi biliyor musun? Kürtler! Bizler, yani Batılı muhalifler, seçimlerin bir şeyleri değiştireceğine dair umudumuzu iyice yitirmişken Kürt seçmenler bu seçimde oy kullanmanın ne kadar önemli olduğunu söyleyip durdular bize, üstelik Demirtaş’ın açıklamasından çok önce. Politik öngörü dediğimiz şey deneyimden devşirilen, öğrenilen bir şey demek ki. Yenile yenile kazanmayı da öğreniyorsunuz… Günümüz AKP’si içinse yenilgi çok yeni bir deneyim.

• Öyleyse HDP’nin bu seçimdeki tutumunu nasıl değerlendirdiğinizi de duymak isteriz.

İyi bir politik öngörü örneği olduğunu düşünüyorum. HDP kendi tabanını da, AKP tabanını da, milliyetçi tabanı da iyi tanıyor. Son yıllarda AKP’nin milliyetçi söyleme yaslandıkça en çok zarar verdiği, en çok mağdur ettiği kesim HDP seçmeni ve Kürtler oldu. Diğer yandan son yıllarda Türkiye siyasetinin gidişatını belirleyen önemli bir parametre yine Kürtlerin oyları. Ve tüm siyasal aktörler bunun gayet farkındalar.

SEÇMEN KİBRİ BİR YERE KADAR TOLORE EDER

• Bir de; yinelenen seçimlerin ardından yandaş medya tarafından “demokrasi” ya da daha doğrusu “Erdoğan’ın İstanbul’u teslim ederek demokratlığını ispatladığı” kurgusu yapıldı. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yandaş medyada yapılan yorumlar artık eskisinden çok daha az kişiyi ikna ediyor bence. Siyasal gerçeklikle bu gerçekliğin medyadaki temsili arasındaki açı giderek arttı çünkü. AKP seçmeninin de artık gerçek-dışı, fantezi ürünü yorumlara karnı tok gibi geliyor bana. Kendisini iyi hissetmiyor çünkü. Başka pek çok sıkıntısı ve hayal kırıklığı var. Dolayısıyla Erdoğan’ın demokratlığıyla da pek ilgilendiklerini sanmıyorum. Türkiye’de seçmen mağdurla çabuk özdeşleşir demiştim ya, aynı seçmen siyasette kibri de bir yere kadar tolere eder. Ben yakın bir zamanda yandaş medyanın izlenirliğinin, okunurluğunun dramatik biçimde azaldığına tanık olacağımızı düşünüyorum.

• Son olarak; Erdoğan siyasetinin gelecekteki yörüngelerine ilişkin tahminleriniz nelerdir?

İstanbul seçiminden yola çıkalım. Bence 23 Haziran 2019 tarihine hak ettiği önemi teslim etmeliyiz. AKP’nin ilk büyük yenilgisi bu. Üstelik son derece olaylı, maceralı, tüm Türkiye’nin gündemini aylarca meşgul eden bir sürecin sonunda geldi bu yenilgi. Sonuçlarını kısa ve uzun vadede daha net göreceğimiz bir milat. En başta bahsettiğim o sembolik zaferlerin, fethin sona erişi, bir sahnenin perdesinin pek de yavaş olmayan biçimde kapanışı.

İçinden geçtiğimiz siyasal, ekonomik ve toplumsal bağlamı bir arada düşünmeye çalışalım: İstanbul’un kaybı, ekonomik krizin iyiden iyiye kendisini gösterdiği bir dönemde gerçekleşti. Aynı anda toplumda da yine büyük bir gerilim ve kutuplaşma söz konusu. İnsanlar, yani bence herkes artık çok yorgun. Herhangi bir toplumsal bünyenin kaldırmakta zorlanacağı deneyimler yaşandı, yaşanıyor. İktidar, seçmenine yeni ve gerçekçi umutlar vadedemiyor. Medyada çatlak sesler baş göstermeye başladı bile. Eski teşkilat mensupları artık daha çok konuşuyorlar. Önümüzdeki süreçte onlarla ve eleştirileriyle daha çok karşılaşacağımız şimdiden aşikâr.

Her yenilgi beraberinde çözülmeleri getirir. Bence Erdoğan’ın bu çözülmeyi en az hasarla atlatmasının tek yolu, iktidarı ve dolayısıyla sorumluluğu dağıtmak gibi duruyor. Aksi halde Erdoğan kültü iyice zayıflayacak. Üstüne üstlük hiç de azımsanmayacak bir grup seçmendeki “alternatifsizlik” algısı, İmamoğlu’yla birlikte kırıldı. CHP’ye asla oy çıkmaz dediğimiz yerlerden bile yüksek oy oranları çıktı. Seçmenin ezberleri de değişiyor anlayacağın.

Böyle bir tabloyla karşı karşıyayken “Erdoğan siyaseti” diye bir şeyden bahsedebilir miyiz, pek emin değilim. Bir yandan dış politik gelişmelerin belirleyiciliği ve yarattığı savrulmalar, diğer yandan içerisi açısından geçmişini unutmuş, seçmenine körleşmiş, muhalifleri canından bezdirmiş, toplumu sahiden de fazlasıyla germiş bir siyasetçinin ikna ediciliği yahut tutarlı bir siyasal yörünge belirleyip ilerlemesi ne derece mümkün, bilmiyorum. Erdoğan’ın yaptığı şeyin adı bir süredir “siyaset” değil galiba. Siyaset kavramı “seyislik”le ortak kökten türemiş. Yönetme, idare etme, teskin etme, müzakere etme, uzlaştırma, düzenleme, işleri yoluna koyma gibi anlamları var… Tüm bu karşılıklar Erdoğan’ın bugün yaptığı şeyle pek örtüşmüyor sanki. Ortada bitiş çizgisine dörtnala koşan bir at var, fakat atın üstünde seyis yok.