İstanbul, koridor kent
Birgün Birgün Birgün Birgün
Her kentin huyu-suyu başkadır. Kendine özgüdür. Huylar da, beden yapısı gibi hayatın ilk günlerinden başlayarak ana çizgileriyle ortadadır. Üstelik, İstanbul’un mizacı, huyu-suyu diye adlandırdığım özellikler İstanbul’u İstanbul yapan, İstanbul’un bizi kendisine bağlayan (ya da düşman eden) yanlarını da içerir. İstanbul’u ruhsal açıdan değerlendirmek, bir anlamda ‘muayene’ etmek için istanbul’un kendisine bakmak yerine, İstanbul’da yaşayanlarda yarattığı […]

Her kentin huyu-suyu başkadır. Kendine özgüdür. Huylar da, beden yapısı gibi hayatın ilk günlerinden başlayarak ana çizgileriyle ortadadır. Üstelik, İstanbul’un mizacı, huyu-suyu diye adlandırdığım özellikler İstanbul’u İstanbul yapan, İstanbul’un bizi kendisine bağlayan (ya da düşman eden) yanlarını da içerir.

İstanbul’u ruhsal açıdan değerlendirmek, bir anlamda ‘muayene’ etmek için istanbul’un kendisine bakmak yerine, İstanbul’da yaşayanlarda yarattığı duygulara bakmak denenebilir.

Bu ‘muayene’ bulgularını özetlemeyi deneyeceğim:

• İstanbul birçok özelliği ile bir geçiş noktasıdır. Bu anlamda bir koridor sayılabilir. Her koridor gibi, ‘geçerken’ hissi verir. Değişik ikilemler, seçim anları üretir. Her geçiş gibi ‘bilinmezlik’ ve ‘belirsizlik’ içerir.

• İkilemlerin oluşturduğu belirsizlik kafa karıştırır, kaygı doğurur. İkilemler, bizi huy özelliklerimizi en uç biçimiyle ortaya koymaya zorlar.

• İkilemlerin duygusal ifadeyi uç noktaya taşımasına aracı olan beyin bölgesi ‘cingulate’ korteksin önbölgesi (ACC)dir. Bu bölge kararsızlık yaratan tercih/ikilem durumlarında dikkatimizi ikileme odaklar.

• ACC’nin aktifleşmesi ile oluşan odaklanma aşırılaştığında (örneğin her türlü zarardan kaçınmaya çalışarak doğru karar vermeye çalışan kaygılı yapıdaki bir kişide) davranış kontrolunu ya kilitler (durdurur) ya da zincirinden boşaltır.

• Sürekli bir alarm haline benzeyen sonuçlara yol açacak tipteki ikilemler ya da kararsızlıklar, zihnimiz açısından zorlayıcı yaşam olayı sayılabilir. Balık ile rakı ya da gazoz içmeyi zorlayıcı yaşam olayı olarak tanımlamama şaşırmayın. Sorun tam da orada zaten. Pireyi deve yaptıran ikilemler uzayıp gittikçe, zihnimiz yorulur. Gündelik gerçekler, gerçek boyutlarının üzerine çıkabilir.

• İstanbul’un huyu, aynı zorlayıcı olayları sürekli yaşatmasıdır. Tekrarlanan, sürekli stres ya da zorlu yaşam olayları İstanbul’un (ve içinde yaşayanların) huylarının bazı yanlarını sivrileştirir. Ortaya çıkan, ‘’… son yüzyılda İstanbul’un ve içinde yaşayanların birbirlerine karşılıklı bulaştırdıkları en kuvvetli ve kalıcı duygu” hüzündür (O. Pamuk).

• Yine Pamuk’un tanımıyla, İstanbul, hüznü ‘geçici bir hastalık’ ya da ‘başımıza gelmiş kurtulunması gereken bir acı’ gibi değil, kendi seçtiği bir durum gibi taşır. Bütün bu özellikleri aynı anda taşıdığı için de ‘hüzün şehrin gururla benimsediği ya da benimser gibi yaptığı‘ bir ruh hali, ‘olumsuz olduğu kadar, olumlu bulunan bir duygudur.’ Hüzünle mücadele etmek yerine onu ‘kuşanmak’ İstanbul’un (ve içinde yaşayanların) zorluklarla mücadele biçimidir.

Bu telaşlı, ama aynı zamanda gerçekçi bir kentin bize öğrettiği nedir? Hayatın zorlayıcı anlarının yıpratıcılığına dayanmanın yollarından birisi, içinde olduğunuz durumu kabul edip ona göre bir duruş almaktan geçer. Uyanık olmayı, esnek olmayı, ilkeli olmayı İstanbul’dan, daha doğrusu İstanbul’da yaşamak sayesinde öğrenebiliriz.

Eğer İstanbul bir koridor gibi geçiş anını simgeliyorsa, bu değişken ve belirsiz ortamın yarattığı telaş duygusuna karşı koyup, bekleyebilmeliyiz. İstanbul’un öğrettiklerine ‘bekleme’yi de eklemek lazım. Üstelik bu modernleşme öncesinden kalma bir beceridir. Tanpınar’ın deyişiyle, “Şark beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza geliverir”. Beynimiz sağdan soldan zuhur eden ikilemlere yetişmeye çalışırken, ruhumuzu yıpratıcı alarmlarından korunabilmemizin anahtarı, içimizden telaş etsek de, durabilmemizde, ağır ağır ilerlememizdedir. Çoğunluk bunu bilir, bekler. Hayatın belirsizliğine dayanmayı öğrenerek yaşar.

Dolandırıcılık hakkında

Sülün Osman, 1950’lerde meşhur olmuş, en son Galata Köprüsü’nü kiraya verirken yakayı ele vermiş bir dolandırıcıdır. Bir gün dükkanın kapanış saatinden 5 dakika sonra elinde sahte altın bileziklerle sarrafın kapısına gelir. Ah-vah edinir, dövünür. Yandaki dükkanlardan bir iki esnaf yanına gelir. Sülün’ün karısı hastanede doğum yapmak üzeredir ve beklenmedik masraflar çıkmıştır, bilezikleri bozdurması gerekmektedir. Bilezikler en az 500 lira edecektir ama sarraf yoktur. Yandaki esnaf ‘sırf iyilik olsun’ diye bileziklere talip olur, ama 200 lira verecektir.

Sülün, sahte altınları boynu bükük teslim edip kaybolur. Ertesi gün ‘duyarlı’ esnaf (mahalleyi tahmin edin, yazmayacağım) bilezikleri bozdurmaya gidince dolandırıldığını anlar. Sülün Osman yıllar sonra bu olayı anlatırken, kendi suçunu kabul eder: Ama ben sadece beni dolandırmaya yeltenenleri, karşısındakinin zaafını görüp uyanıklık edenleri dolandırdım.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız