İstanbul’da bir ‘büyülü bahçe’
Abdülmecid Efendi Köşkü’nde açılan Folia, karma sergi anlayışını baştan yazıyor. Yaprakla delilik arasındaki sergi, dünyadan sanatçıları bir araya getirirken ziyaretçisini “Ben neredeyim?” sorusuyla karşılaştırıyor.

Deniz Burak BAYRAK
İstanbul’da ücretsiz gezilebilecek çok sayıda nitelikli sergi var; bunu artık biliyoruz. Ama bazıları var ki yalnızca iyi işlerin bir araya gelmesiyle yetinmiyor, işler kendi arasında canlı bir bağ kuruyor. Karma sergilerde sıkça rastladığımız o dağınıklık hâli ‘Folia’ya gelene kadar bu ölçüde aşılmamıştı. Burada eserler yan yana durmuyor; birbirine bakıyor, sızıyor, konuşuyor. Köşkün odaları arasında dolaşırken akla gelen tek bir soru var: “Ben neredeyim?”
Bağlarbaşı Abdülmecid Efendi Köşkü, Folia ile birlikte bir sergi mekânından çok, yaşayan bir organizmaya dönüştürülmüş. Sergi, iki yıl önce Ömer Koç’un ‘büyülü bahçe’ fikrinden yola çıkılarak küratörler Eda Berkmen ve Selen Ansen tarafından kurgulanmış. Folia, Latince’de hem ‘yaprak’ hem de ‘delilik’ anlamına geliyor. Bu bir tesadüf değil çünkü bu iki anlam serginin damarlarında birlikte dolaşıyor.
Bahçesine girip köşkün ön cephesine bakınca yukarıdan aşağıya dev, metal bir eğrelti otunun yerleştirildiğini görüyorsunuz. Camila Rocha’nın bu eseri içeride neler olduğuna ilişkin br ipucu aslında. Giriş katında yaprakların hâkimiyeti hissediliyor. Tavana başınızı kaldırdığınızda Rebecca Louise Law’un, kendi arşivinden on binlerce çiçekle kurduğu ‘Ağ’ karşılıyor sizi. Bu ağ, ortadaki mermer fıskiyenin üstüne gökten sarkıyor. Burada salonların dışında gece ve gündüz odaları olmak üzere iki oda da var ve onlarca eser bir arada sergileniyor.
Tamar Kasparian’ın seramikten yaptığı ‘Toprak’; ilk bakışta mantar, bakteri ya da denizaltı canlılarını andırıyor. Ama bu yanılsama kısa sürüyor; iş, kuraklığa ve toprağın tükenişine dair sessiz ama sert bir uyarıya dönüşüyor. Fatoş İrwen’in ‘Roza’sı, serginin en çarpıcı duraklarından biri. Üzerine batırılmış toplu iğnelerle pembe bir çocuk elbisesi. Güzellik, masumiyet ve şiddet tek bir yüzeyde. Yaklaşmak istiyorsunuz ama duruyorsunuz. İrwen’in cezaevinde kadın mahkûmlardan topladığı saçlarla oluşturduğu saç topları ise birçok yerde karşımıza çıkıyor.

İNSAN VE DOĞANIN DİKENLİ İLİŞKİSİ
Gece odası, Folia’nın bilinçaltı gibi. Burada işler tek tek açıklama beklemiyor. Sena Başöz’ün ‘Oklu Kirpi’ye Mektuplar’ serisinde gerçek dikenlerle yazılmış cümleler var; insanla doğa arasındaki o dikenli ilişkiyi hatırlatıyor. Necla Rüzgar’ın ‘Bir Kalpten Düşmek’ adlı suluboya serisinde bir karga, bir kadını korurken onunla birleşiyor. Kim kime saldırıyor? Kim kimi kurtarıyor?
Henrique Oliveira’nın köşkün içine yayılan devasa ‘Miasmas’ enstalasyonu ise neredeyse nefes alıyor. Kontrplaktan yapılmış bu iş, mekânı istila ediyor, köşkün dört yerinde karşımıza çıkıyor. Yaşam Şaşmazer’in gerçek yosunla ürettiği işi de istilacı ama daha uzlaşmacı. İki farklı yayılma biçimi yan yana.
Anne Wenzel’in seramik geyik heykeli, köşkün av köşkü tarihini hatırlatıyor. Eva Jospin’in mukavvadan inşa ettiği, var olmayan bir harabenin silueti ise Folia’nın tarihsel bir başka anlamına göz kırpıyor: 18’inci yüzyılda hayalî harabeler üreten folia geleneğine. Üst katta bulunan, Canan’ın ışıklı ‘Şehretün’nar’ enstalasyonu, Doğu mitolojilerinden bir figürü neşe ve yalnızlık arasında askıya alıyor. Tam bir büyülü gerçekçilik örneği. Sena Başöz’ün ‘Füruğ’u ise ölü kuş portreleriyle yeniden bir uçuş ânını canlandırıyor. En etkileyici eser ise sona bırakılmış: Ateşle Gelen Zaferler. Polly Morgan’a ait bir yerleştirme bu. Yanmış bir çocuk tabutu var, kenarından ölü yavru kuşlar çıkıyor. Sanatçı yuvalarından düşüp ölen bebek kuşları doldurup bu tabuta yerleştirmiş ve her iki türün ölmüş yavruları için hazin bir ağıt yakıyor. Mekânı gezerken sanki dev bir kuş az önce bu köşkün üstünden uçmuş, uçarken ardında izler bırakmış. Çünkü ‘İbibiğin Tüyleri’ sergi boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor; Folia’nın leitmotifi gibi.
Ve evet, sergi ücretsiz. Bu ölçekte, bu nitelikte, dünyanın dört bir yanından sanatçıların işlerini bir araya getiren bir serginin ücretsiz olması yalnızca cömertlik değil; kültürel bir tavır. Abdülmecid Efendi Köşkü’nün bu eserlere ev sahipliği yapması, İstanbul’un sanat haritasında sessiz ama güçlü bir cümle kuruyor.
Folia’dan çıktığınızda “Güzel bir sergi gezdim” demiyorsunuz. Daha çok; biraz yabani, biraz tekinsiz ve çokça canlı bir bahçeden geçtinizi anlıyorsunuz. Ama bu hâller yapraktan mı geliyor yoksa delilikten mi, orası net değil. Belki ikisi birden. Zaten Folia tam olarak burada başlıyor.


