birgün

1° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 28.11.2021 10:08

İstibdat rejimi ve kur şoku: İlişkiler-çelişkiler

O da bütün tek adamlar gibi en iyi ekonomistin, en iyi diplomatın ve en iyi başkomutanın kendisi olduğuna inanıyordu. Marx’ın sık kullandığı Horatius’un şu sözünü nakletmenin tam sırası: Quid rides de te fabula narratur. Yani, Ne gülüyorsun; anlatılan senin hikâyendir!

İstibdat rejimi ve kur şoku: İlişkiler-çelişkiler

Cüneyt Akman

“O sırada ekonomik meselenin çeşitli hususları üzerine bir yazı kaleme aldık. Ülkedeki değişik üniversitelerdeki iktisatçıların tamamı ayağa kalktı ve bizim iktisadi önerilerimizi eleştirdiler.

Ben iktidarı ele geçirdikten sonra bu teorilerimi uygulamaya koydum; hiçbir iktisatçı en küçük bir itiraz dile getirmedi. Tersine sükûnetle benim teorilerimin sağlam bir ekonomi olduğunu bilimsel argümanlarla ispatlamaya giriştiler”


Adolf Hitler, 1944

Yukarıdaki konuşma parçasını Hitler’in Sofra Konuşmaları - Hususi Sohbetleri 1941-44 adlı kitaptan naklettim. Hitler’in yaptığı bu konuşmalar kayda alınmış zamanında. Beyefendinin ağzından çıkan kerametli fikirler kaybolup gitmesin diye. Şimdilerde okuyanlarda gülme ile acıma duygusu arasında bir şey uyandırıyor. Şimdi artık rahat rahat o Hitler denen şarlatan katilin cahillik ve dar kafalılığına gülebilirken, bütün bir Alman halkına hatta elinizde olmadan o sofradaki süslü apoletli kuklalara bile acıyorsunuz. Zira bu eski onbaşı sofradaki bilim insanlarına, Prusyalı asil generallere iktisat öğretiyor, felsefe öğretiyor. Mesela aynı konuşmada Hegel’i çürütüyor filan ve etrafındaki zevat onaylayarak dinlemek zorunda… Adam iktisatçıları nasıl madara ettiğini anlatıyor. Onlar bu işten ne anlar, asıl iktisatçı benim, zamanında bu konuyla ilgili risale yazmıştım, diyor. Nasılsa itiraz edecek kimse yok. İtiraz edecek iktisatçılar veya felsefeciler ya toplama kampında yahut da Atatürk sayesinde Türkiye’de…


***

Bu konuşmalardan yaklaşık 100 yıl önce bu kez bir başka şarlatan, bildiğimiz türden bir dolandırıcı Avrupa’nın en kültürlü ulusu sayılan Fransızların başına geçti. Napoleon Bonaparte’ın yeğeni Louis, Avrupa’da gezmedik ülke bırakmayıp en olmadık siyasi ve mali dolandırıcılıklara batıp çıktıktan sonra, yasalara göre seçilme hakkı olmadığı halde (ona da kimse diplomasını soramadı, Fransa vatandaşı bile değildi) alavere dalavere yaparak Fransa cumhurbaşkanı olarak seçildi. Bu cumhurbaşkanlığı makamını darbe yaparak kendini imparator ilan etmek için kullandı.

Bu çakma Bonaparte yeni türettiği lümpen burjuva ve muhalif dövdürtmekte kullanıp sonra Saray’da önemli görevlere atadığı lümpen proleterlerden oluşan çetesiyle ülkeye çöreklendi. Bu çete ve kendini Napoleon sanan şefi, her tür saçma ekonomi politikasını daha imparator olmadan önce uygulamaya başlamıştı bile. Bunların maliye ve para politikalarını Marx şöyle anlatır:

“Bağışlar ve borçlar - ister yüksek derecede, ister düşük olsun, lümpen proletaryanın bütün maliye bilimi bundan ibarettir. Bonaparte’ın harekete geçirmesini bildiği kaynaklar işte bunlardı. Bir hükümdarlık talibi, hiçbir zaman yığınların bayağılığı üzerinde bundan daha bayağıca spekülasyon yapmamıştır.” (L. Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Sol Yay. S.69)

Fransa’nın bu istibdat rejiminin bitişi ile Almanya’nın faşist rejiminin başlayışı arasında yaklaşık 60 sene var. Hiç kimse Fransa’da yaşanan felaketli deney sonrasında bu kez Avrupa’nın en bilimsel ve felsefi temele sahip bir diğer ülkesinde bir eski onbaşının tek adamlığı kapıp saçma sapan ekonomi ve dış politika deneylerine girişebileceğini düşünmemişti ama oldu.

Çakma Napolyon dünyanın en şanslı ekonomik genişleme devrine denk geldiği için yaklaşık 20 yıl iktidarda kaldı. Olanca hırsızlık, yolsuzluk, spekülasyon ve abuk sabuk mali politikalarına rağmen…

Sonunda gidip Prusya’ya savaş açtı ve ordusuyla birlikte Almanya’da esir düşünce kurduğu rejim de sona erdi.

Hitler önce altyapı ve otoyollar yaparak ekonomiyi hormonladı, sonra inşaat projeleriyle dopingi daha da artırdı. İşsizliği de çözmüş görünüyordu, zira inşaat sayesinde artan büyüme tıkanma noktasına gelmişken, dopingleme işlevini “savunma sanayi” denilen savaş harcamaları devralmıştı. Ne var ki bu yolla yapılan büyüme eninde sonunda ya tıkanır ya da savaş maceralarına ihtiyaç duyar. Irkçı önyargılarıyla Slavların aşağı ırk olduğuna inandığı için Napolyon Bonaparte’ın felaketli Rusya seferinin akıbeti hakkında uyaran hiçbir askeri uzmanı dinlemedi ve sonunu getiren Sovyetler Birliği’ni istila harekâtına girişti.
Ne de olsa o da bütün tek adamlar gibi en iyi ekonomistin, en iyi diplomatın ve en iyi başkomutanın kendisi olduğuna inanıyordu.

Marx’ın sık kullandığı Horatius’un şu sözünü nakletmenin tam sırası: Quid rides de te fabula narratur.

Türkçesi: Ne gülüyorsun; anlatılan senin hikâyendir!

İşte bu bizim hikâyemiz: Öyle pis ama öyle semiz

Her ülkenin hikâyesi farklıdır; hiçbir ülke diğerine mükemmel örnek olamaz. Gelin şimdi kendi hikâyemize odaklanalım.

Erdoğan büyük ekonomik krizin ertesi 2002’de, rüyasında göremeyeceği bir parlamento çoğunluğunu piyangodan kazanmıştı.

İçeriye, dışarıya (AB’ye ve ABD’ye) tutamayacağı vaatler pompalayarak bir cins saadet zinciri (Ponzi Planı) ekonomisi ve siyaseti kurdu.

Her seçim öncesinde muhalefeti kriminalize edecek polis operasyonları yaptı. Ulusalcılar tehditse Ergenekon, Kürt hareketi tehditse Kobani operasyonları...

Uluslararası likiditenin bol olduğu zamanlarda; Çiftlikbank usulü, anormal dolar bazlı getirilerle Türkiye, Çin’den sonra en hızlı borçlanan ülke oldu.

2013’ün sonunda bu zinciri aynen sürdürmek imkânsız hale gelmişti. 2015’te “Bir Ponzi Planı olarak AKP” yazımı şöyle bitirmiştim: Ponzi Planı Bitti, Lucky Luciano Planı Başlıyor.

Havucun ve aldatmanın tükendiği, vaatlerin ödenemediği yerde artık sopa devri başlıyordu. Dokuz ay sonra: “15 Temmuz Darbe Girişimi” ve uzun OHAL rejimi...

Ben neymişim be abi!

Bir kez tüm iktidar ele geçti mi, derinlik sarhoşluğu denli kesin iktidar sarhoşluğunun o “tek adam”ın ruhunu ele geçirmesi kaçınılmazdır. O zamana kadar inandığı fantezileri içinde saklayan kişi, artık her şeyi ben biliyorum havasındadır. İktisatçılara iktisat, generallere askerlik, diplomatlara dış politika öğretir.
Böylece mesela ilk kez 12-16 Mayıs 2018 tarihleri arasında Londra’daki fon yöneticilerine gidip “Faiz Sebep Enflasyon Netice” teorisini anlatmaya cüret etti. Uluslararası basın da o konuşmayı şöyle verdi: Erdoğan’la görüşen uluslararası yatırımcılarda ‘şok ve dehşet.’

Böylece ilk kur krizine giden yol açıldı.

Fitili Rahip Brunson krizindeki “Ver papazı al papazı” sözü ateşlemişti zaten.

2018 kur şokunun dillendirilemeyen öteki sebebi ise sınır ötesi operasyonların getirdiği aşırı maliyetti.

2018 Haziran’ında yazmıştım:

“Savaş masrafları (…) 35-40 milyar dolara varacaksa (…) Türkiye ekonomisi bu fonlamayı kaldırır mı? (Bunlar) ülkeyi kesin bir ekonomik çöküşe götürebilir.” (Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet, s. 156)

Öyle de oldu.

Bir zombi olarak istibdat rejimi

Sonraki yaşananlar daha doğarken ölmüş yeni rejimin hortlak misali dehşet saçmaya devamından ibaret.

Erdoğan’ın, 22 Kasım Pazartesi günü kabine sonrası yaptığı dövizde ipleri koparan konuşması çöküş sürecinin son perdesiydi.

O konuşmadan piyasa tek şey anladı: Dövizi durdurmak için hiçbir şey yapılmayacak.

Peki, bu politikasızlığın bir rasyoneli yok mu?

Bir bakıma var. Genel seçimi şöyle veya böyle kazanmak. Evvelki politikalar artık çalışmadığı için çaresizce yeni kumarı oynuyorlar.