Google Play Store
App Store

Silahların Dehşet veren Öfkesi kitabına ilişkin İngiltere İşçi Partisi’nin eski lideri Corbyn, “Silahlara harcanan para, sağlığa, eğitime, konuta, çevreye harcanmayan paradır” diyor. Küresel silah ticaretinin hükümetlerin politikalarında büyük bir etkiye sahip olduğunu belirten Corbyn’e göre silah şirketleri ve siyasetçiler, son yıllarda büyüyen mücadeleden tedirgin.

Jeremy Corbyn ile küresel silah ticareti, savaş ve umut üzerine

Semiha DURAK

Jeremy Corbyn ile, bir yıl önce, umut, direniş ve hayalgücünü odağına alan şiir antolojisi Poetry for the Many (Herkes için Şiir) üzerine konuşmuştuk. Bu seferki söyleşimiz, dünyanın içine sürüklendiği karanlık tabloyu yansıtan kasvetli bir atmosferde ilerliyor. Corbyn’in Barış ve Adalet Projesi kapsamında hayata geçirilen girişimlerden biri olan ve ismini Wilfred Owen’in bir şiirinden alan, Monstrous Anger of the Guns (Silahların Dehşet Veren Öfkesi) kitabının yayımlanmasının ardından yeniden bir araya geldik ve küresel silah ticaretinin dünya genelinde yol açtığı yıkımı konuştuk.

Monstrous Anger of the Guns, dünyanın dört bir yanından aktivistleri, araştırmacıları ve siyasetçileri bir araya getiren kolektif bir çalışma. Militarizm, yoksulluk ve otoriter rejimler arasındaki bağlantıları açığa çıkarıyor. Gazze’den Kongo’ya, Türkiye’den Birleşik Krallık’a uzanan bir hatta, silah ticaretinin çatışmaları nasıl körüklediğini, otoriter rejimleri nasıl ayakta tuttuğunu ve sağlık, eğitim ile barınma gibi temel hizmetlere ayrılması gereken kaynakları nasıl tükettiğini gözler önüne seriyor. Bu kapsamlı söyleşide Corbyn, bu projenin arkasındaki düşünceyi, küresel dayanışmanın neden acil bir ihtiyaç olduğunu ve tüm olumsuzluklara rağmen neden hâlâ umudu diri tuttuğunu bizlerle paylaşıyor.

Monstrous Anger of the Guns, yalnızca Britanya militarizmine yönelik bir eleştiri değil; silah ticaretinin küresel boyutlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor; savaş, yoksulluk, baskı ve şiddet arasındaki bağlantıların izini sürüyor. Bu kitabın fikri nasıl ortaya çıktı, anlatabilir misiniz?

İlk olarak birkaç kişi arasında yürüttüğümüz tartışmalarla şekillendi, özellikle de silah ticareti ağlarını izleyen “Shadow World” adlı organizasyonun kurucusu Andrew Feinstein ile. Andrew, onunla birlikte çalışan Rhona Michie be Uluslararası koordinatörümüz Laura Alvarez, silah ticaretine nasıl karşı durabileceğimizi konuşuyorduk. Ben bu konuyu Barış ve Adalet Projesi aracılığıyla gündeme getirmek istiyordum ve sonunda kolektif bir kitap üzerinde anlaştık. Gördüğünüz gibi, kitapta yer alan bölümler dünyanın farklı köşelerinden farklı bakış açılarıyla yazıldı. Bu da esere büyük bir güç katıyor, bence.

Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, militarizmin uluslararası iktidar ağlarıyla olan ilişkisini gözler önüne sermesi— Özellikle Vijay Prashad’ın bölümünde, lobicilerin, düşünce kuruluşlarının ve silah şirketlerinin dış politika üzerindeki etkisi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Sizce bu yapılara karşı nasıl bir mücadele yürütülebilir? Böylesine güçlü ağlar karşısında barış ve adalet temelli bir siyaset nasıl inşa edilebilir?

Her şeyden önce insanlar şunu anlamalı: silahlara harcanan bütün bu paralar halka aittir. Küresel çapta yılda 2,4 trilyon dolar silahlara harcanıyor ve neredeyse tamamı hükümetler tarafından yapılıyor. Özellikle büyük uçaklar gibi çok pahalı silahlar için yapılan bu harcamalar, hükümetlerin başka alanlarda yapabilecekleri şeyleri doğrudan etkiliyor. Silahlara harcanan para, sağlığa harcanmayan paradır; eğitime, konuta, çevreye harcanmayan paradır. İnsanlar aynı zamanda silah ticaretinin hükümetler üzerindeki olağanüstü etkisini de kavramalı. Örneğin Suudi Arabistan’la yapılan Al-Yamamah silah anlaşması—Tony Blair’in BAE Systems dâhil olmak üzere birçok şirketle imzaladığı çok büyük bir kontrattı—Suudi Arabistan’ın büyük miktarda, son derece gelişmiş silah ithal etmesini ve devam etmesini sağladı. Bu silahların tamamı örneğin Yemen halkına karşı kullanılıyor. Bunun gibi birçok örnek var. İsrail, büyük bir silah ithalatçısı ve şu anda Britanya yapımı silahlar Gazze’de kullanılıyor. Kongo’daki savaş ise korkunç—ölçek olarak daha düşük olabilir ama bu silahlar da bir yerden geliyor: Ruanda genellikle Avrupa ya da ABD’den satın alıyor ya da madencilik çıkarlarıyla finanse edilen milisler dünyanın dört bir yanındaki silah üreticilerinden temin ediyor. Her savaş büyük miktarda silah ve kaynak tüketir.  Oysa bu para başka şeyler için kullanılabilir.

Savaş tekniklerinin nasıl evrildiğine de dikkat çekiyorsunuz—gözetleme sistemleri, dronlar, yapay zekâ ve siber savaş… Bu yeni savaş biçimleri çoğu zaman Filistin gibi işgal altındaki bölgelerde test ediliyor. Sizce savaş karşıtı örgütler ve insan hakları hareketleri bu dönüşüm karşısında nasıl bir tutum almalı?

Savaşın doğasının nasıl değiştiğini anlamamız gerekiyor. Şu anda süren savaşlara bakın: Ukrayna, Filistin, Sudan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Yemen… Hepsi farklı türlerde savaşlar. Ukrayna’da her iki taraf da yoğun şekilde dron kullanıyor; karşılıklı olarak birbirlerinin dronlarını düşürmek için gelişmiş sistemler kullanılıyor. Ama aynı zamanda çok küçük toprak parçaları için savaşılan alanlarda neredeyse Birinci Dünya Savaşı’nı andıran bir zihniyet de var:  Mesela Rusya 10 kilometre ilerliyor, Ukrayna 5 kilometre geri alıyor. Buna Ukrayna’nın sınırlı Rusya işgali de dâhil. Gazze ve Filistin örneğinde ise İsrail Hava Kuvvetleri ve pilotları için neredeyse sıfır riskle kullanılan son derece gelişmiş silahlar söz konusu.

Uçaklar havalanıp Gazze’deki belirli hedeflere doğrudan güdümlü mühimmat gönderiyor. Al Jazeera’da bu konuda çok ilginç bir belgesel yayımlandı. İsrail güçlerinin yüz tanıma teknolojisini kullanarak çok sayıda insanı tanımlayabildiği, kim olduklarına dair devasa bir veri tabanı oluşturduğu, ardından bu kişilerin hareketlerini izleyerek, çevredeki çok sayıda Filistinli sivilin ve çocuğun ölümünü göze alarak, hedef aldıkları yerde vurdukları anlatılıyordu. Elimizde şimdiye dek belgelenmiş 60.000 ölüm var. Savaş bittiğinde, enkaz altından çıkarılacak cesetlerle bu sayı daha da artacak.

Bu yüzden protesto etmeli, mücadele etmeli, bunu da hukuki yollarla—Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı kararlarıyla—yapmalıyız. Siyasi olarak da direnmeye devam etmeliyiz. Londra’da ve dünyanın birçok yerinde büyük gösteriler düzenledik. Bazı politikacılar üzerindeki baskı da bu yüzden artıyor. Filistin’deki savaşa karşı yürüyen herkes için bu süreç çok stresli olabilir ama ben tüm bu süre boyunca Parlamento’daydım ve İşçi Partisi milletvekillerinin tavırlarının savaş karşıtı hareketin baskısıyla nasıl ciddi biçimde değiştiğini gördüm. Yani yarattığımız bu politik baskının gerçekten bir etkisi oluyor.

Ayrıca silah şirketleri de kendilerine yönelik protestolardan dolayı oldukça tedirgin. İsrail merkezli uluslararası bir savunma sanayi şirketi olan Elbit Systems, sık sık protesto ve fabrika işgallerine maruz kalıyor. Bunlar gerçekten etkili oluyor. Silah sanayisini tamamen bitireceğini söylemiyorum ama umuyorum ki bu kitap ve onu takip edecek kitaplar sayesinde, mevcut savaşlardan elde edilen kârları ve bu silah fabrikalarında üretilebilecek alternatif ürünleri daha iyi analiz edebiliriz. Çünkü bence silah fabrikalarında çalışan insanlara öfke beslememeliyiz—onlar sadece işlerini yapıyor. Asıl ihtiyacımız olan şey, üretilecek farklı ürünlerdir.

Son dönemde “lawfare” olarak adlandırılan; mahkemelerin ve hukuk sistemlerinin muhalefeti bastırmak, protestoları cezalandırmak ve muhalifleri hedef almak amacıyla kullanıldığı davalarda dünya genelinde ciddi bir artış yaşanıyor. Sizce bu eğilim militarizmle nasıl iç içe geçiyor ve demokratik alanı savunmak için ne yapılabilir?

Lawfare, küresel iktidar yapılarının radikal figürlere saldırmak için kullandığı yeni bir yöntem. Örneğin Brezilya Devlet Başkanı Lula, yardımcısı ve sonrasında başkan olan Dilma Rousseff ile birlikte inanılması güç düzeyde hukuki saldırıya maruz kaldı. Her ikisi de uydurma gerekçelerle hedef alındı. Lula, 500 günden fazla bir süre hapiste kaldı. Halktan aldığı destek ve nihayetinde gelen zafer, Britanyalı avukat Geoffrey Robertson’ın Brezilya tarafından imzalanmış bir uluslararası anlaşmanın geçerliliğini temel alarak uluslararası hukukun Brezilya hukukunun üzerinde olduğu yönündeki argümanı sayesinde mümkün oldu. Bu savunmayla Lula’nın serbest bırakılması sağlandı ve ardından Lula yeniden başkan seçildi. Seçim sonuçları açıklandığında São Paulo’daydım. Geoffrey’e bir mesaj göndererek, “bravo, bunda büyük payın var,” dedim. Lawfare başka birçok insanı da etkiledi. Benim hakkımda da birçok dava açıldı. Hepsi şu anda kapandı. Ama yıllar süren hukuki mücadeleye ve büyük bir maddi yüke mal oldu. Yaklaşık bir milyon sterlin savunma masrafı yaptım. Hakkımda herhangi bir suçlama ya da mahkûmiyet olmadı. Karşı taraf tüm iddialarını geri çekti. Konu yasal olarak kapanmış durumda. Ben şanslıydım; bana destek olacak insanlar vardı. Hukuki giderleri karşılamak için bağış toplayan harika bir ekibim vardı. Ama herkes bu durumda değil. Bu saldırıların amacı ya beni mahkûm etmekti—ki bu gerçekleşmedi—ya da hukuki masraflarla iflas ettirip parlamentodan düşürmekti. Her iki sonuç da onlar için zafer olacaktı. Ancak gösterilen dayanışma sayesinde hâlâ buradayım.

Kitabınızda da belirtildiği gibi, Türkiye özellikle “Teröre Karşı Savaş” olarak adlandırılan dönemin ardından, küresel silah ticaretinde giderek daha önemli bir aktör haline geldi. Suriye ve çevre bölgelerdeki askeri varlığını artırırken, ülke içinde de politik baskıyı derinleştiriyor; siyasetçileri, akademisyenleri, gazetecileri ve öğrencileri hedef alıyor. Türkiye’nin savunma sanayisindeki bu yükselişini, militarizm ve otoriterliğin iç içe geçtiği bu daha geniş çerçeve içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Militarizmin birçok etkisi vardır. Bunlardan biri, aşırı milliyetçilik ve ulusal kimlik duygusunu şişirerek, en yoksul toplumlarda bile insanlara, daha da yoksullaşsalar bile “daha büyük silahlara sahip oldukları” sürece daha güçlü olacaklarına inandırma çabasıdır. Bunu, derin yoksulluk içindeki ama çok gelişmiş ve güçlü bir askeri yapıya sahip birçok ülkede görebilirsiniz.

Türkiye’nin tarihi ve anayasası açısından benzersiz bazı özellikleri var. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra kurulan bu ülke, aynı zamanda eski Sovyetler Birliği ile Batı ülkeleri arasında bir tampon bölge olarak önemli bir rol üstlendi. Ordu, hükümetten yarı-bağımsız—belki de kimi zaman tam anlamıyla bağımsız—bir yapı olarak oldukça güçlü bir konuma sahip. Özellikle Kürt halkına karşı ama aynı zamanda başka azınlıklara karşı yürüttükleri faaliyetler ve Türkiye’deki yargı sisteminin belirli kimliklerin haklarını bastırmak için nasıl kullanıldığı dikkat çekici.

Türkiye’ye ilk ziyaretim 1983 yılındaydı. Dev Sol ve Dev Yol davalarını, DİSK’e ve Türkiye Barış Derneği’ne karşı açılan davaları gözlemlemeye gitmiştim. Kürt halkına ve muhalif kesimlere yönelik ciddi bir baskı vardı. Bu davalarda tamamen duyumlara dayalı ifadelerle karar verildiğine tanık oldum. Bu durum, Türkiye’deki anti-terör yasalarının gücü sayesinde mümkündü. Türkiye’de başka davaları da izledim, örneğin Diyarbakır Belediye Başkanı’nın yargılandığı dava. Suçu: Diyarbakır’da Kürtçe yangın güvenliği broşürleri bastırmaktı. Halkın büyük çoğunluğunun Kürtçe konuştuğu bir yerde, güvenlik broşürlerinin anadilde hazırlanması bana son derece mantıklı gelmişti.

Ancak bu başlı başına “devleti zayıflatmak” suçlamasıyla yargıya taşınmıştı. Yani, bu tür bir milliyetçilik ve ulusal kimlik vurgusu, büyük çapta silah harcamalarıyla birleşiyor. Ayrıca, birbiri ardına gelen cumhurbaşkanları, Türkiye’nin NATO üyeliğini zaman zaman Sovyetler’e karşı, zaman zaman da Rusya ile anlaşmalar yapmak için kullandılar. Örneğin Erdoğan, Türkiye bir NATO üyesi olmasına rağmen Rusya’dan silah satın aldı.

Aynı zamanda Türkiye, Gazze açıklarındaki ve Doğu Akdeniz’deki uluslararası sularda bulunan petrol ve diğer hidrokarbon kaynaklarına erişim sağlamak için anlaşmalar yapmaya çalışıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti ve kuzey bölgeler de dâhil olmak üzere bu mesele, Türkiye’nin dış politikası açısından da büyük önem taşıyor.

Türkiye’deki son gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmeleri hayretle karşıladım. Cumhurbaşkanlığı adaylığında açık ara önde olan ve Erdoğan’a ciddi anlamda meydan okuyabilecek bir ismin yolsuzlukla suçlanarak siyaset sahnesinden uzaklaştırılması, demokratik sürecin bastırılmasına yönelik bir girişim olduğu açıkça görünüyor. Bu da yine bir lawfare (hukukun siyasi silah olarak kullanılması) örneği.

Suriye’deki savaş milyonlarca insanı yerinden etti ve bu insanların pek çoğu, çatışmayı silah satışlarıyla körükleyen ülkelerde şimdi suçlu muamelesi görüyor. Bu ikiyüzlülük karşısında ne yapabiliriz ve Batılı hükümetlerin çıkar sağladığı bu savaşların mağdurlarına nasıl destek olmalıyız?

Suriye’deki savaş korkunç ve utanç verici. Suriye’nin yeniden nefes alabilmesi için tüm yabancı askerlerin ülkeden çekilmesi gerekiyor. Ancak bugün bile—Esad rejiminin sahneden çekilmesinden aylar geçmiş olmasına rağmen—Rusya, ABD, İsrail, Suriye ve Türkiye’ye ait askeri güçler hâlâ Suriye’nin uluslararası sınırları içinde aktif durumda. Esad rejimiyle geçmişte ittifak kurmuş gruplar (belki hâlâ destekliyorlar ama Esad artık sahnede değil), Kürtler, Türkiye ve IŞİD arasında vekâlet savaşları sürüyor. Yani bölgede karmaşık bir silahlı çatışma ağı söz konusu. Ayrıca İsrail, güney Suriye’yi bombalıyor. David Lammy’ye Golan Tepeleri ve İsrail’in yasa dışı işgali hakkında bir soru yönelttim. ABD bu işgali tanıyor olabilir ama bu, onu yasal kılmaz. Lammy bana, İsrail ordusunun yalnızca silahsızlandırılmış bölgede bulunduğunu ve endişelenecek bir durum olmadığını söyledi. Bunu bana ifadesiz bir suratla söylemiş olmasına inanamadım. Yani bir ordu silahsızlandırılmış bölgeyi işgal ediyor. İsmi bile bunun başka bir şey olması gerektiğini gösteriyor.

Birleşik Krallık’a baktığımızda, askeri harcamaların arttığını, buna karşılık kamu hizmetlerinde ciddi kesintilere gidildiğini görüyoruz. İşçi Partisi, sosyal yardımları kısıtlıyor ve kemer sıkma politikalarını derinleştiriyor. Buna karşılık siz de “Onur Bildirgesi” (Dignity Declaration) adlı yeni bir inisiyatif başlattınız. Bu bildirgenin ardındaki fikir nedir ve mevcut gidişata nasıl bir alternatif sunuyor?

Hükümet, engelli bireylerin aldığı yardımları keserek, bu ödemelere erişimi zorlaştırarak sosyal yardımlarda beş milyar sterlinlik kesinti yaptığını açıkladı. Bu acımasız uygulama, yoksul insanlar arasında çaresizlik yaratıyor.

Tüm bu kesintilerle aynı anda Ukrayna’daki savaş gerekçe gösterilerek savunma harcamalarının GSYİH’nın %3’üne çıkarılacağı açıklandı. Önce %2,5’a, ardından %3’e çıkacak. Bu %0,5’lik fark, yılda yaklaşık 13 milyar sterline denk geliyor. Bazı tahminlere göre bu daha da fazla. Boris Johnson döneminde başlatılan Britanya’nın yeniden küresel askeri bir güç olma planı, Harold Wilson’ın 1960’larda sona erdirdiği “Süveyş’in Doğusu” politikalarının tersine çevrilmesi anlamına geliyor. Muhafazakâr hükümetin ve Starmer’ın desteklediği bu küresel rol, dünyanın dört bir yanında askeri üsler anlamına geliyor. AUKUS (Avustralya–İngiltere–ABD Paktı) ise İngiltere ve ABD’nin nükleer silahlarını Güney Çin Denizi’ne taşıma riskini doğuruyor ve bu durum Çin’i ciddi biçimde öfkelendirebilir. Bu, yeni bir Soğuk Savaş’ı tetikleme potansiyeli taşıyor ve bana göre tam anlamıyla küresel bir deliliğe sürükleniyoruz. Sonra silah şirketlerinin ve düşünce kuruluşlarının “barış = silah = güvenlik” fikrini nasıl yaydığını düşünüyorum. Dün Parlamento’da Trump’ın vergi artışlarının etkileri konuşulurken bir milletvekili şöyle dedi: “Barışı sağlamanın en önemli yolu, savunma harcamalarını artırmaktır.” Oysa barış ve güvenlik, gerçek güvenlikten gelir: yani gıda, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçların sağlanmasından. Birçok insan için temiz içme suyu bile iyi bir başlangıç.

Ortadoğu’daki savaşa dair Chilcot tarzı bir kamu soruşturması çağrısı yaptım. Bu çağrı büyük ilgi gördü ve giderek daha fazla imza toplanıyor. Bu girişimi The Guardian’a yazdığım bir mektupla başlattım; şimdi oldukça büyüdü. Bugün Starmer’a tekrar yazıyorum: Britanya, şimdi soykırımla suçlanan bir ülkeye nasıl silah tedarik edebilir?

Onur Bildirgesi’ne dönersek, yalnızca bu ülkenin iç siyasetine değil, küresel politikaya da dair bir bildirgedir. Barış ve silahsızlanmayı, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması gibi anlaşmalara katılımı savunur. Aynı zamanda Britanya içinde sosyal adalet talep eder: servet vergisi, yardımların artırılması (kesilmemesi), mültecilere yönelik saldırıların sona erdirilmesi ve onların Avrupa ülkelerine—bu ülke dahil—güvenli geçiş yollarıyla gelip topluma katkı sunmalarının desteklenmesi. Bildirge şu ana kadar 12.000 kadar imza topladı.

Sizce Onur Bildirgesi, Sanders ve AOC’nin ABD’de inşa etmeye çalıştığı türde kitlesel, tabandan gelen bir hareketin başlangıcı olabilir mi?

Bu bir başlangıç değil—bir devamlılık. İşçi Partisi, benim liderliğimden sonra sağa kaymaya başladı ve bu süreçte birçok kişi partiden ihraç edildi. Ancak bu insanlar siyaseten aktif kalmak istiyordu ve bağımsız olarak mücadele etmeyi sürdürdüler.

Bağımsız belediye meclis üyeleri ve bağımsız milletvekili adaylarında artış yaşandı. Son seçimde beşimiz bağımsız milletvekili olarak seçildik ve parlamentoda birlikte çalışıyoruz. Pari değiliz, bir parlamento grubuyuz. Bu yapıyı insanları bir araya getirme biçimi olarak görüyorum. Geçtiğimiz cumartesi günü Doğu Londra’da, Canning Town’da düzenlenen “Değişim İstiyoruz” mitinginde bu konuda konuştum. Şimdi bildirgeyi dolaşıma soktuk ve 7 Haziran’daki Halk Meclisi toplantısında aktif biçimde anlatmaya devam edeceğiz. Aynı zamanda yerel bağımsız grupları bir araya getirmenin bir aracı olarak da kullanacağız.

Ben geleceğin siyasetini şöyle görüyorum: Ulusal düzeyde, servet ve gücün yeniden dağılımı, ırkçılık karşıtı politikalar, uluslararası barış, adalet ve silahsızlanma gibi konularda koordineli bir politika perspektifi; ama aynı zamanda bu politikaların yerel düzeyde özerk ve tabana dayalı olarak örgütlenmesi. Son birkaç yılda bana en büyük dersi veren şey, kitlelerin, toplulukların gücünü görmek oldu. İşçi Partisi lideri olduğum dönemde bana en sert saldırılar, parti içinde kitlesel örgütlenme birimleri kurmaya çalıştığımda geldi. İşçi Partisi’ni bir seçim makinesi olmaktan çıkarıp toplum içinde aktif olan bir yapıya dönüştürmek istiyordum. Partinin içindeki çıkarcı bürokrasi, kreşleri savunmak, parklar talep etmek, temiz hava istemek gibi konularda halkla yan yana olmaktan nefret etti. Bu işlerin hiçbirine karışmak istemediler. Onlar kendilerini yalnızca bir seçim makinesi olarak görüyorlardı—televizyon stüdyolarında oynanan, yüksek maaşlı danışmanların ne söyleyeceklerini ve ne yapacaklarını belirlediği bir düzen. Oysa ben son genel seçim kampanyası sırasında, sokakta ve meydanlarda 100 etkinlik düzenledim. Starmer’ın liderliğinde yürütülen son kampanya ise tamamen önceden planlanmış, yapay ziyaretlerle ve televizyon stüdyolarında yapılan etkinliklerle yürütüldü.

Yeni mitingler düzenlemeyi planlıyor musunuz?

Evet, merak etmeyin, bol bol miting olacak. Aynı zamanda Monstrous Anger of the Guns ve şiir kitabı Poetry for the Many için kitap etkinlikleri de yapıyorum. Bu hafta sonu Liverpool’da iki etkinlik yapacağım ve oldukça kalabalık geçeceğe benziyor. İnsanlar sadece kitapları değil, daha geniş meseleleri de konuşmak istiyor.

Yani heyecan veren bir dönem ve bu da insanlara cesaret ve umut vermekle ilgili.

Bütün bu savaşlara, çatışmalara, baskılara ve siyasi gerilimlere rağmen Monstrous Anger of the Guns umut dolu bir notla sona eriyor. Sizi şu anda umutlandıran şey nedir? Daha iyi bir dünya için mücadele edenlere ne mesaj vermek istersiniz?

Umutsuzluk, umudun en büyük düşmanıdır. Bize sürekli umutsuzluk aşılanıyor—düzgün bir iş bulamayacağımız, başımızı sokacak bir yerimiz olmayacağı, ayakta kalamayacağımız söyleniyor.

Oysa umut, daha iyisini istemektir. Daha adil bir toplum talep etmektir. Temiz hava, sürdürülebilir bir yaşam, kâr için değil ihtiyaç için üretim istemektir. Savaşların teşvik edilmediği bir dünya arzusudur. Filistin halkını desteklemek için bir milyondan fazla insanın sokağa çıkması, bana büyük bir umut veriyor.

Yardımlardaki kesintilere karşı mücadele eden engelli bireylerle tanıştığımda, onların “engellerine rağmen” değil, “engelleriyle birlikte” yaşayabilmek için toplumsal dayanışma talep ettiğini görmek de beni umutlandırıyor.

Ayrıca Avrupa genelinde birçok genç insanın Almanya’daki AfD’ye, Fransa’daki Marine Le Pen’e, İtalya’daki Meloni’ye karşı durması da beni umutlandırıyor. Bu gençler, mültecilerle ve toplumun çeşitliliğiyle birlikte uyum içinde yaşanabilecek bir dünya istiyor. Ben çok umutluyum ve bu umudu büyütmekte kararlıyım.