birgün

17° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 05.01.2020 09:56
author

Jurnalci ‘Şair!’

Hafiyelerin görevi istihbarat toplamak, ‘sayın muhbir vatandaş’ların işi de aslı var ya da yok demeden ihbar etmek, iyi de ‘entel’lere, yazarlara, şairlere, Jön Türk’lere, gazetecilere ne oluyor?

Jurnalci ‘Şair!’

“Simit sat, onurunla yaşa!” sıkı bir öneri. Zamanında, yani reklam yazarlığı yaparken, bana da çok diyen oldu ama hem simit şimdiki kadar moda değildi hem de o zamanlar şereftir, onurdur, böyle meseleler olur olmaz yerde konuşulacak, ayaküstü harcanacak şeylerden değildi. Hem de sanırım şimdiki kadar gereksinimimiz yoktu. Yanlış anlaşılmasın, bu kadar ayağa düşmemişti demek istiyorum. Şimdi bayramlık ağzını açan, en hafifinden şerefle başlayıp namusla sürdürüp onurla ağzını yıkıyor. Üstüne neyle kuruluyor bilmiyorum o kadarını artık. Bildiğim onurdur, şereftir, namustur yerlerde sürünüyor!

Yazının girişinden de anlayacağınız gibi, yani kendimi durduramayışımdan da anlaşıldığı üzere, belli ki çok kızmışım! Bilin bakalım kime? Biraz mani gibi olacak ama olsun, hem konuyla da ilgili sayılır mani, yani içinde kafiye var, dörtlük var vb. ‘Çok tatlı birisine’ değil elbette, ne tatlısı, ‘tatsız biri’lerine! Niye tatsız, jurnalcilik, ihbarcılık dünyanın en pis işlerinden biri de ondan!

Osmanlı’da Ermeni’leri, Almanya’da Yahudi’leri, Cumhuriyet'te Kürt’leri, Alevi’leri, ABD’de McCarthy döneminde yazarları, yönetmenleri, oyuncuları, 6-7 Eylül’de dini, mezhebi, milliyeti başka diye kendi komşularını, askeri darbe ve sivil darbe dönemlerinde solcu, bölücü, anarşist diye kendisinden farklı düşünenleri ihbar edenlerde onur ne gezer, şiir ne arar, insanlık nereye düşer?

İnsanlık kadar eski diyelim ve tarihine fazla girmeyelim ama bizde de en çok II. Abdülhamid dönemi jurnalle anılır, tabii padişahın kurduğu hafiye teşkilatı da bu ağın genişlemesine yardımcı olur. Aslında ‘entel’ diye dalga geçilen okuryazar tayfasının, birbirlerini ihbar etmesi, yani ‘jurnal entel’ olması da o günlerden kalmadır. Yani yeni değildir. Ama bugünlerde önüne gelenin sahipsiz daldığı gelenek bahçesinin tarumar oluşu da o zamanlarda başlamıştır. ‘Devlet ebed müddet’, yani devlet sonsuza kadar sürecekse yurttaş dediğin teferruattan ibaret olmalıdır! Hâl böyle olunca da, bu uğurda kardeşlerin dahi harcanması da güzel geleneklerimiz arasında sayılır. Kimse de ağzını açmaz. Yahu bu devletlüler kaç kardeşlerini ‘hal etmiş’lerdir tahta geçmek, saltanatı sürdürmek için şu kadar önemi yoktur. Asl’olan devletin bekasıdır.

II. Abdülhamid döneminde demiryolu ve karayolunun bulunmadığı yerlere bile telgraf ağları kurulur ve böylece saraya mektup ve telgraf yoluyla on binlerce jurnal ulaşır. Bir yandan polis teşkilatında görevli hafiyeler öte yandan halktan ulaşan jurnaller yoluyla, Abdülhamid iktidarına gelecek olası tehditleri de önlüyordu. Big Brother dünyayı gözetlemeye henüz başlamamıştı ama Osmanlı’da istibdat yönetimini sürdürmek isteyen bir padişah, tahakkümünü güçlendirmek ve muhalefeti nefes alamaz hale getirmek için, adeta herkesi gözetliyordu. Hafiyelerin görevi istihbarat toplamak, ‘sayın muhbir vatandaş’ların işi de aslı var ya da yok demeden ihbar etmek, iyi de ‘entel’lere, yazarlara, şairlere, Jön Türk’lere, gazetecilere ne oluyor?

Abdülhamid’e karşı çıkan Jön Türk’lerin birbirlerini yine Abdülhamid’e mektup yazarak şikâyet etmesi mi dersiniz, yakın arkadaşların birbirlerini ihbar etmesi mi? Ebuzziya Tevfik, hem Jön Türk’lerin önde gelenlerinden hem de yazar, edebiyatçı, gazeteci, yayıncı gibi pek çok sıfatı da haiz bir kişiydi. Namık Kemal’in yakın arkadaşı olduğunu da eklersek ortaya az çok bir portre çıkar. Kısacası bir Abdülhamid muhalifidir. Gelgelelim önemli bir görevi daha vardır, o da edebiyat, sanat, basın camiasındaki rejim karşıtlarını padişaha jurnallemek gibi kutsal bir görevdir bu. Öyle ki muhalif yayınları basan matbaaları bile jurnallemiş!

Abdülhamid’in baskı rejimine karşı çıkanları bekleyen ikinci dert de jurnal, özellikle de “ille dostun bir tek gülü”- nün açtığı yaralarmış meğer! İstiklal Marşı’nın da şairi Mehmet Akif Ersoy bile içki içen bir ahbabını ziyarete gittiği için hafiyeler tarafından ‘şarapçı’ olarak jurnallenmiş!

Koskoca ‘milli şair’ler jurnallenir de, ‘yerli ve milli’ olarak görülmeyen şairler jurnallenmez mi? Jurnallenmez olur mu? Üstelik tıpkı Jön Türk geçinen ya da olanların birbirlerini saraya jurnallediği gibi, günümüzde de sözüm ona kendine laik, solcu, demokrat, Kemalist, Atatürkçü, sosyal demokrat filan diyenler tarafından jurnallenir, hedef gösterilir, vb. ‘At izinin it izine karıştığı günümüzde’, atasözünün küçümsediği hayvanlardan özür dileyerek, bu arada şu atasözlerini filan toptan kaldırsak mı, yarısından çoğu cinsiyetçi, türcü, ırkçı çünkü süzme faşist oldukları halde kendilerini ulusalcı filan sananlardan da geçilmiyor. Şili’deki direnişte başlayan “Las Tesis” dansını, Türkiye’de üniversitelerde yaptırmayan ‘solcu’ların var olduğu bir ortamda… Kabul kötü bir cümle oldu, ama sonu şöyle “şairlerin itirazdan vazgeçmeyeceğini düşünürsünüz değil mi doğal olarak?”

Ne yazık ki değil, keşke öyle olsaydı. Bu memleket ne şairler gördü zaten yoktular! 1980 sonrası Aziz Nesin’in öncülük ettiği Aydınlar Dilekçesi’ni imzalayıp sonra da kıvıran İbrahim Tatlıses’i anlarım. Ama Hrant Dink katledildikten sonra, Orhan Alkaya ve Fergun Özelli ile birlikte hazırladığımız, şairlerin birer-ikişer dize yazdıkları ortak şiir “Yetimler Ağıdı”na katılıp, bir hafta sonra da ‘ben başka bir şey sanmıştım’ tarzında pişmanlık bildiren pek solcu, pek bereli, pek şairleri de doğrusu anlamam, anlayamam!

Şair, şairin kurdu mudur? Hayır, kendilerini şair sananların kurtluğudur bu olsa olsa! Şairler, poetik ya da politik sorunları, itirazları varsa bunu aralarında tartışırlar, çözerler, çözemezler. Pek ‘yüksek makam’lara şikâyette bulunmak, ihbar etmek ne şiire sığar ne solculuğa ne insanlığa! 12 Mart darbesinde radyolardan ‘sayın muhbir vatandaş’ duyurularını hatırlayan biri olarak, sayın muhbir vatandaşlardan da, özellikle de şiir yazan ve şair geçinen jurnalcilerden de iğreniyorum. Tek kelimeyle iğrenç, ciğersiz, zavallı ve faşistsiniz! Ne demişler ‘ya kanal ya İstanbul!’, ‘ya muhbir ya şair!’

2020’yi laik, demokratik, sosyal hukuk devleti Türkiye yolunda yeni umutların yeşerdiği, solun yeniden güçlendiği, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, hayvanlara yapılan eziyetlerin son bulduğu, kimsenin kimseye zulmetmediği, insan hak ve özgürlüklerinin doyasıya yaşandığı yepyeni bir yıl olması dileğimle kutluyorum. Ve şiirimizin önde gelen adlarından, 80 Kuşağının ‘abisi’, sevgili şair arkadaşım Tuğrul Tanyol’un “Işığın Halleri” şiirinden dizelerle , Cumhuriyet’in 100. yılına 3 kala, ışıklı, şiirli yıllar diliyorum. Şair kılıklılar tarafından yapılan her türlü haksızlığa karşı, Tuğrul Tanyol’un yanında olduğumu belirtiyorum : “iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle/çünkü kırmızı/yanınca ve susunca bütün düşler/ağacın kayığına bin ve açıl bütün denizlere/…/ duyup da baharın gürültüsünü/işte o gün ve ondan sonra/çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla/oturup bir şiir yazarsın ve ışık/ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda”. Şair sözü dinleyin, ışığın sözünü dinleyin, jurnalci, muhbir olmayın, insan olun!

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız