Google Play Store
App Store

Her toplum üzerinde olumlu ya da olumsuz etkide bulunmuş belirli özgül düşünce biçimleri olduğu söylenebilir. Bunların bir kısmı geçirdiği evrimle kendini yüzyıllar boyunca etkili ve çok farklı formlar altında sürdürebilmiştir.

Kadercilikten ne kadar uzağız?
Fotoğraf: Yapay Zeka

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ

Flaubert, insanlık için çabalamak ile hiçbir şey yapmamak arasında bir fark olmadığını, neticede toplumların daima kaçınılmaz sonuçlara doğru yol aldığını düşünür.1 Bu düşüncesini “bir Türk kadar kaderci olmak” şeklinde niteler. Flaubert gibi pek çok düşünürün kullandığı “Türk tipi kadercilik” ifadesi, Leibniz tarafından da konu edilir. Leibniz’in fikirleri dikkat çekicidir.

TANRICI FORM

Leibniz “Theodicee” başlıklı çalışmasında, zorunluluk ilişkisiyle bağlantılı farklı kader anlayışlarını ele alır. Bunlardan “tembel akıl” olarak nitelediği birini, aleni bir yanılgı içinde olduğu gerekçesiyle özellikle anar. Böylesi bir düşünme etkinliği, zorunluluğa karşı adeta “hiçbir şey yapmama” eğilimindedir. Çünkü “gelecek zoruluysa, ben neyaparsam yapayım, olacak olan olur” düşüncesini temel alır. Burada zorunluluğun ilahi, doğal veya toplumsal, birbirinden farklı içeriklere bürünse de kaçınılmaz olduğu düşünülür. Bu durum Leibniz’e göre en aşırı örneğini “Fatum Mahometanum” ya da “Türk tipi kadercilik” denilen kavrayışta bulur.

Leibniz anlatımları sırasında “... Türklerin tehlikeden kaçmadıkları, salgın hastalık bulaşmış yerlerden bile ayrılmadıkları gibi olgusal örneklerden bahseder. Aslında Leibniz’in atladığı çarpıcı bir bağlam daha vardır burada. Bu “hiçbir şey yapmama” eğilimine, zorunluluğun kaynağından dilekte bulunma edimi de eşlik eder. Örneğin “salgın hastalık bulaşmış yerlerden ayrılmayan kimseler”, kendilerine musallat olan felaketin yine aynı zorunluluk ilişkileri gereği, kaçsalar bile başka bir biçim
altında onları tekrar bulacağını düşünürler. Bu noktada Türk tipi kadercilik, doğal ve toplumsal tüm zorunluluğu ilahi olanın belirlediğini savunur. Zira doğal ve toplumsal zorunluluğun kendine özgü bir içeriği yoktur ve bütünüyle ilahi olana bağımlıdır. Dolayısıyla felaketten kurtulmanın yolu, zorunluluğun kaynağına dilekte bulunmaktır. Başka bir deyişle, zorunluluğu yine 
zorunluluğu yaratanın kaldırabileceğine inanılır.

SEKÜLER FORM

Türk tipi kadercilik özellikle Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasın da her zaman önemli bir etkiye sahip olmuştur. Hem bu etki sadece dindar insanların bir kesimini de kapsamaz. Zaman içerisinde bu kadercilik biçimi seküler bir form da kazanmıştır. Değişen, zorunluluk zincirinin kaynağı olarak ilah yerine başka bir öğe ya da kişi koyulmasıdır. Bu farklılığa karşın düşünme biçimi ilk forma oldukça yakındır. Örneğin seküler formda da toplum salt bir zorunluluklar alanı olarak tanınır ve belirlenimlerin dışına çıkılabileceği fikri reddedilir. Birey kendisini ve diğer insanları belirli bir kaynağı olan zorunluluğa mahkum görür. Bireyleri saran toplumsal ilişkiler üzerinde kendisinin ve kalabalıkların etki sahibi olduğunu, toplumdaki zorunlulukların yaratılmasında bir yer tuttuğunu, bir ilişkiler ağı olan toplumda farklı zorunluluk ağlarının çarpıştığını ve böylece bir sonuç ortaya çıktığını düşünmez. Bunun yerine inandığı ya da inandırıldığı, her şeye kadir bir zorunluluk kaynağına odaklanır. Hatta ona bu kaynağa bir ilah gibi tapması salık verilir.

Bugün Türk tipi kadercilik düşünüldüğünde, zorunluluk kaynağının tanrıcı ya da seküler farklı hakim ideolojiler tarafından farklı içerimlerle doldurulduğu görülebilir. Birbirlerinden çok farklı gözükseler de bu ideolojilerin ortak noktası, bireyleri kendileri dışında bir zorunluluklar zincirine mahkum olduklarına ikna etmek ve halkın bağımsız bir güç olarak kendisini tanımasını engellemektir. Başlangıçta salt ilahi bir buyruk olarak sunulan ancak zamanla seküler bir form da kazanan “tembel akıl”, sınıf bilincine karşı kullanılan silahlardan biri olmayı sürdürüyor bugün de. Her toplum üzerinde olumlu ya da olumsuz etkide bulunmuş belirli özgül düşünce biçimleri olduğu söylenebilir. Bunların bir kısmı geçirdiği evrimle kendini yüzyıllar boyunca etkili bir şekilde, çok farklı formlar altında sürdürebilmiştir. Dolayısıyla Türk tipi kadercilikten “ne kadar uzak olduğumuz” ya da en azından “bir oranda etkilenip etkilenmediğimiz” de düşünmeye değer bir konudur. Örneğin sürekli toplumsal değişmeden bahseden birinin sadece kendisi dışındaki etkenlerden medet umarak, adeta gökten bir değişim beklentisi içinde olması ya da bir yandan toplumsal değişmeden bahsederken, diğer yandan “hiçbir şeyin değişmeyeceği” şeklinde içi boş bir melankoliye kapılması da bir tür “kadercilik” olarak düşünülemez mi?

Türk tipi kaderciliğin bütüncül anlamda panzehri kuşkusuz pratiktir. Zira toplumdaki zorunlulukların içeriklenmesi ve belirlenmesi, hakim ve karşı sınıfların/grupların kuruculukları arasındaki çatışmaya bağlıdır. Kadercilik gibi düşünce biçimleri ise, bireyleri yanılsama örüntülerine iterek, fiilin şekillendirdiği bu çatışmada halkın zayıflamasını sağlarlar. Çünkü pratik, halkın karşısında konumlanan zorunluluklar zincirini parçalayabilecek yegane etkendir.