İş cinayetleri kader değil. Böyle bir kader planı yok. Cinayetleri önlemek için bilimsel planlar yapmak, bilime kulak vermek, emeği güçlendirmek lazım. Sermayeyi değil emeği korumayı esas alırsanız iş cinayetlerini önlersiniz. Türkiye’de yaşanan iş cinayetlerinde ölüm oranlarının yüksek olmasının sebebi sosyal devletin gereğinin yerine getirilmemesi, bilimden uzaklaşılması ve sendikaların zayıflığıdır. Kaderin değil bilimin ve emeğin planına kulak vermeli.

Kaderin değil bilimin ve emeğin planı!
Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan kamuya ait madende meydana gelen patlamada 41 maden emekçisi yaşamını yitirdi. (Fotoğraf :AA)

Amasra’nın güzelliğinden büyülenen Fatih Sultan Mehmed’in şehre “Çeşm-i Cihan” (Dünyanın gözü, göz bebeği) benzetmesi yaptığı rivayet edilir. Sultan Mehmed bu benzetmeyle Amasra’nın eşsiz güzelliğini anlatmak istemiş. 14 Ekim’de 41 maden işçisine mezar olan Amasra dünyanın ve Türkiye’nin en büyük madenci katliamlarından biriyle de anılacak artık.

Amasra’da 1 Kasım 2014’te meydana gelen göçükte de iki Çinli işçi hayatını kaybetmişti. Ancak 14 Ekim 2022, Amasra’yı Türkiye’nin büyük madenci kırımları arasında ilk sıralara yerleştirdi. 41 işçinin öldüğü Amasra Maden Katliamı Türkiye’deki büyük madenci katliamları arasında beşinci sırada. Daha önce 1983’te Armutçuk’ta 103, 1990’da Yeni Çeltek’te 68, 1992’de Kozlu 263, 2014’te Soma’da 301 maden işçisi yaşamını yitirmişti.

KADER DEĞİL BİLİM VE FEN!

41 maden işçisinin iş cinayeti sonucu ölümünün ardından bir kez daha devletin en üst kademelerinden kader söylemi seslendirildi. Türkiye’deki tüm büyük iş cinayetlerinin ardından olduğu gibi yine “fıtrat, “alın yazısı”, “kader” ve “kader planı” denmeye başlandı. Bunları vatandaş teselli için, acısını dindirmek için dillendirse bir nebze anlaşılır ama işçilerin yaşamından sorumlu olanların, yaşam hakkını korumakla yükümlü olanların -kişisel itikatları ne olursa olsun- kabul edilemez. Kendilerine Anayasanın ve yasaların vermiş olduğu yaşam hakkını koruma yükümlülüğü var ve bu yükümlülükten kaçamazlar. Kişisel ontolojileri, hayat zihniyetleri ile ölümlerin üstünü örtemezler.

Sosyal bir hukuk devletinde -ki Anayasa’da bu hüküm hâlâ yerinde duruyor- devletin asli görevi iş cinayetlerinde ölenlere rahmet yakınlarına başsağlığı dilemek ve işçilerin cenazelerine katılmak değildir. Sosyal hukuk devleti çalışırken yurttaşların yaşam hakkını güvence altına almak zorundadır. Hele devlete ait bir işletme söz konusuysa burada her türlü önlemin alınması işçilerin yaşamının her şeyin üstünde olması gerekir.

Çalışma hayatında, çalışma sırasında meydana gelen hiçbir ölüm “kaza” değildir, “kader” değildir. Çalışanı korumayı esas alırsanız, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini titizlikle uygularsanız, piyasa mekanizmasının gereğini değil bilimin gereğini yerine getirirseniz “iş kazası” olmaz olsa da ölüm olmaz. Olsa bile çok ender olur. Bilime ve tekniğe uygun davranıldığında, işçiler örgütlü olduğunda, sendikalar güçlü ve etkin olduğunda “kader” aynı kader değildir. Demek ki neymiş insan bilimle teknikle, fenle, örgütlü mücadeleyle kaderine hükmedebiliyormuş!

Nasıl verem, kolera, sıtma gibi pek çok hastalığın kökü kurutulduysa adına “iş kazası ve meslek hastalığı” denilen çalışma sırasındaki ölümlerin, iş cinayetlerinin önüne geçilebilir. Eğer bilim ve teknikteki bunca gelişmeye rağmen hala iş kazasına “kader ve fıtrat” deniyorsa Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle yanıt verelim: "Efendiler, dünyada her şey için; medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir"

Kader söylemi sermayenin kâr hırsının, kamu işletmelerine yeterli kaynak ayrılmamasının, özelleştirmenin, taşeronlaştırmanın üstünü ören bir örtüden başka bir işlev görmüyor. Bilim ve teknikte bunca ilerlemeye rağmen işçiler hâlâ çalışırken ölüyorsa bunun şirketlerin kâr hırsından, vahşi kapitalizmden, neoliberalizmden başka sebebi olabilir mi?

kaderin-degil-bilimin-ve-emegin-plani-1076203-1.

YÜZDE 98 DEĞİL YÜZDE 100 ÖNLENEBİLİR!

Büyük iş cinayetleri gündeme geldiğinde sık tekrarlanan iddialardan biri iş kazalarının yüzde 98’inin önlenebilir olduğudur. 1930’larda ABD’de yapılan bir araştırmaya dayanan bu iddia doğrudur. Ama eksiktir. İş kazalarının yüzde 100’ü önlenebilir. Evet yüzde 100’ü! 1930’ların bilimsel ve teknik olanaklarına dayalı olarak geliştirilen bu iddia aradan 90 yıl geçtikten sonra bilimde, teknolojide, iş deneyiminde yaşanan büyük birikimden sonra geride kalan yüzde 2’yi de neden önleyemesin? 1930’lardaki pek çok hastalığın kökü kurudu veya tedavisi bulundu. Dolayısıyla günümüzün bilimsel ve teknik olanakları ile “iş kazalarının” tamamını önlemek mümkündür. Önlenemiyorsa şirketlerin kâr hırsı, neo-liberal politikalar ve ruhunu sermayeye satmış bürokratlar ve siyasiler yüzündendir.

Nitekim pek çok ülkede bir yandan bilimsel teknik gelişmeler, bir yandan yasal düzenlemeler, bir yandan emek hareketinin mücadelesi sonucunda işçi ölümleri ciddi oranda azaldı. Örneğin ABD Çalışma Bakanlığı verilerine göre 1930’da 644 bin maden işçisinin 2.063’ü ölümlü iş kazalarında yaşamını yitirmiştir. 1930’da ABD madenlerinde ölümcül iş kazası sıklığı 100 binde 320’dir. 2020 yılında ABD’de yaklaşık 64 bin kömür madeni işçisi içinde ölümlü iş kazası sadece 5’tir. Ölümcül iş kazası sıklık oranı 100 binde 7,8 olmuştur. Ölümlü iş kazası sıklığı 90 yılda 100 binde 320’den 7,8’e düşmüştür. Demek ki mümkünmüş, kader değilmiş!

NEDEN TÜRKİYE’DEKİ İŞÇİLERİN BAHTI KARA!

Türkiye’de madencilik sektöründe işçi ölümleri hala çok yüksektir. Dünya ortalamalarının çok üstündedir. SGK verilerine göre Türkiye’de 2020 yılında kömür ve linyit madenlerinde 21 tüm madencilik sektöründe ise 66 işçi “iş kazası” sonucu yaşamını yitirmiştir. 2020 yılında kömür ve linyit çıkarımında çalışan işçi sayısı 35 bindir. Ölümcül kaza sıklık oranı kömür ve linyit çıkarımında 100 binde 60’tır. ABD’de 100 binde 8 olan oran Türkiye’de 100 binde 60 ise bu kader olmasa gerek! Tüm madencilik sektöründeki işçi sayısı 138 bindir. Madencilik sektörünün tamamında ölümcül “iş kazası oranı yüzde 48’dir. ILO verilerine göre de madencilik sektöründe bazı ülkelerde 100 binde ölüm oranlarına baktığımızda Türkiye’nin en yüksek oranlara sahip olduğunu görüyoruz.

DEVLET VE SENDİKALARIN PERİŞANLIĞI

Kamu işletmelerinde ve sendikalı işletmelerde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin daha yüksek olması ve işçi ölümlerinin daha az olması beklenir. Nitekim genel uygulama da bu yöndedir. Kamu işyerlerine ve sendikalı işyerlerine ölüm daha az girer. Ancak son yıllarda bunun tersi örneklere de rastlanmaktadır. Amasra’da 41 işçinin öldüğü ocağın kamu ve sendikalı bir işyeri olması Soma’da 301 işçinin öldüğü katliamın olduğu işyerinin özel sektörde ama sendikalı işyeri olması kamunun ve sendikaların rolünü sorgulatmaya başlamıştır.

Kuşkusuz bir işyerinin kamu işyeri olması tek başına yeterli değildir. Kamucu bir yaklaşımla yönetilmesi önemlidir. Türkiye’de son yıllarda devletin bile şirket gibi yönetildiği düşünüldüğünde, bunun bir maharet gibi savunulduğu hesaba katıldığında kamu işletmelerini de özel sektör gibi işleten, kâr maksimizasyonunu hedefleyen bir yönetim anlayışının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Kamu işletmelerinde kamuculuktan uzak bir işletme anlayışının gelişmesi kaçınılmazdır. Neoliberalizm özelleştirme yanı sıra kamunun da özel sektör gibi işletilmesini savunur. Gördüğümüz budur. Kaynakları kısılmış kamu işletmeleri, özel sektöre devredilmeye çalışılan kamu işletmeleri, yatırımdan kaçınılan kamu işletmeleri, denetim raporlarının gereğini yapmayan kamu işletmeleri. Sonuç budur!

Sendikaların rolüne gelince gerek Soma’da gerek Amasra’da örgütlü sendikaların ve bağlı oldukları Türk-İş’in son derece pasif kaldığı, hatta Soma örneğinde işveren işbirlikçisi bir tutum izlediği görülmektedir. Amasra’da sendikanın tepkisinin neredeyse duyulmadığı Türk-İş’in gür sesle ölen işçilerin hesabını sormadığı bir tablo ile yüz yüzeyiz. Bunun temel nedenlerinden biri Türkiye’de kamu kesimindeki işçi sendikacılığının yapısal özelliklerini görüyoruz. Varlığı sürdürebilmek için işçinin değil hükümetin ve devlet kurumlarının desteğine güvenen, kamudaki işçisini korumak isteyen ve rica minnetle sorun çözmeye çalışan bir sendikacılık zihniyetinden gümbür gümbür hak aramak, hesap sormasını beklemek abesle iştigal olur.

Ölü madencilerin cansız bedenlerini yeraltından hızla çıkarabilen ve başsağlığı dileyen değil, işçilerin kömür çıkarırken, çalışırken ölmesini engelleyebilen devlet sosyal devlettir! Ölen madencilerin cenazelerini defnetmeyi iş edinen değil hesabını soran, hakkını arayan bir sendikacılık anlayışıdır ihtiyaç duyulan. Madenciler 21 yüzyıl Türkiyesinde hâlâ yeraltında ölmeye devam ediyorsa sosyal hukuk devleti olamadığımızdan ve sendikal hareketin perişanlığındandır. Kaderin değil bilimin ve emeğin planına kulak vermeli!