Kadın genç derken sıra çocuklarda
“Çocuklar yetişkin gibi yargılansın” tartışması iktidar cenahını harekete geçirdi. İnfaz yasasının değişmesinin birçok tehlikeyi beraberinde getireceğini vurgulayan Atılgan, “Ehliyet yaşını aşağı çekmek çocukluğun yitimi demektir” diye konuştu.

Sarya Toprak
saryatoprak@birgun.netOcak ayında pazarda alışveriş yaparken 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin katledilmesi infaz yasasına dair tartışmaları da beraberinde getirdi. Uluslararası sözleşmelere aykırı olarak suça sürüklenen çocuk kavramının tartışmaya açılırken hukukçular infaz yasasının değişmesinin birçok tehlikeyi beraberinde getireceğini ifade ediyor.
Senelerdir Lanzarote Sözleşmesi’ni hedef alan, çocuk evliliklerini masum göstererek çocuk istismarının önünü açan, MESEM’lerde çocukların katledilmesine sebep olan iktidar ise bu tartışmalardan güç aldı. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, "Önümüzdeki günlerde milletvekillerimizin takdirlerine çocuk yargılamalarıyla ilgili yeni bir yargı paketini arz edeceğiz” diyerek infaz yasasında değişiklik olabileceğinin sinyalini verdi. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ise yeni düzenleme talimatı verdiği öğrenildi.
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Kardelen Ateşçi ise “Suça sürüklenmiş çocuklar mağdurdur” sözlerinin ardından sosyal medyada hedef haline getirildi ve tehdit edildi.
Bu linç kampanyasına karşı Kardelen Ateşçi’nin yanında olduklarını belirten İstanbul Barosu, “Bilimsel ve insan haklarına dayalı çocuk adalet sistemi savunulmaya devam edilecek. Tehditlere karşı hukuki süreç başlatıldı. Bilimsel verilere ve insan haklarına dayalı çocuk adalet sisteminden asla taviz verilmemelidir. Başkanımızın yanındayız” açıklamasını yaptı.
DEĞİŞİKLİK NET DEĞİL
Girne Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Doç.Dr Dr. Eylem Ümit Atılgan konuya ilişkin BirGün’e konuştu. Atılgan, “Ahmet Minguzzi için adalet başlığıyla başlatılan imza kampanyasındaki taleplerin sabıkası olanların sokaklarda gezmelerini belli denetimlere bağlamak, katillerin en üst hadden yargılanması, 18 yaş altı suçluların anne-babalarının da yargılanabileceği bir düzenleme gibi birbirinden bağımsız ve infaz yasasıyla ilgisi olmayan, hukuk teorisi açısından çok sorunlu talepler barındırıyor dedi.
“Bu imza metniyle dolaşıma sokulan talepler, davanın seyriyle farklı bir hal ya da adlandırmaya kavuştu diyen Atılgan, “SSÇ kavramını, çocuk adalet sisteminin temel ilkelerini tartışmaya açan bir kitleyle karşı karşıyayız. Çocuk değil onlar, katiller yetişkin gibi yargılansın talebi de bu propagandanın son dalgasıyla dillendirilir oldu” diye konuştu.
Bir önceki dalgada yasadaki ceza ehliyeti yaşının aşağıya çekilmesinden bahsedenler olduğunu vurgulayan Atılgan, “Ceza ehliyeti yaşının aşağıya çekilmesi talebiyle infaz yasasına “torba yasayla” eklenecek bir hüküm talebini ayırarak bakmak gerekir” diyerek şunlara dikkat çekti:
“Ceza ehliyetini aşağıya çekersek suç oranları azalmayacak, çocuk suçluluğu önlenmeyecek. Örnek model olarak aldığımız sistemlerde cezanın artırılması değil sosyal politikalar, çocuğu güvende tutma sistemi, çocuğu koruma sisteminin oluşturulmasının iyi sonuç verdiği çok açıkça ortaya kondu.
Çocuk hakları savunucularının çocukların tehlike olmadığını aksine tehlikede olduğunu vurgulamamız gerektiğini belirten Atılgan, “Çetelerin kucağına bırakılmış çocuklar uzun namlulu silahlarla, uyuşturucuyla pozlar veriyorsa çocukları koruyamadığımız için çocuklara bunu borçluyuz. Bu ülkede yıllardır bir çocuk koruma strateji planı yok. Çocukların hakları ihlal ediliyor, ancak bu konuda veri toplanmıyor ve yeterli önlem alınmıyor” ifadelerini kullandı.

ÇOCUKLARIN YİTİMİ DEMEK
Çocukların korunması için acilen çocuk güvende tutma sistemi kurulması gerektiğini söyleyen Atılgan, “Çocuk koruma sistemi ihlali takip ederken, güvende tutma sistemi ise risk altındaki çocukları destekler. Çocuk adalet sisteminde hâlâ yeterli psikolog ve sosyal çalışmacı istihdam edilmezken, çocukların yüksek yararını gözeten bir sistemden bu kadar uzaktayken, çocuk savcılığı birimi yasada öngörüldüğü şekilde çocuk suçluluğunu önleme misyonuyla hayata geçirilmemişken, şu anki gibi sadece suç işlendikten sonra devreye giren bir yapıyken ceza ehliyet yaşını aşağı çekmek çocukluğun yitimi demektir” dedi.
Atılgan sözlerine şöyle devam etti: “İş hukukunda öğrenci-çırak uygulamasıyla çocuğun ekonomik sömürüsünün yolu tamamen açıldı ve çocukluğun yitiminin sonuçlarını her gün bir çocuk işçi cinayetiyle görüyoruz. Çocukların ekonomik sömürüsü için vahşi kapitalizmin önündeki tüm engeller birer birer kaldırılıyor. Eğer TCK’da da ceza ehliyeti yaşıyla oynanırsa çocuk kategorisinin tümden yitimiyle karşı karşıya geliriz. Çocukları ne cinsel istismara ne de erken yaşta ve zorla evliliklere karşı koruyabiliriz. Ahmet’in failleri yetişkin olarak yargılansın kampanyası yürüten kesimin içinde ergenlikle reşit olmayı eşitleyen dünya görüşünü ezici çoğunluğa sahip olduğunu görüyoruz.
Yetişkin gibi yargılanacak suçlar diye bir kategori oluşturmak sadece infaz kanunun değil, TCK’nın Çocuk Koruma Kanunu’nun ve bu yasalara bağlı onlarca yönetmeliğin uygulamada çökmesi demektir. Asıl böyle bir hukuki muhakeme hatası yapılırsa failler cezasız kalacaktır”
∗∗∗
SÖZLEŞMELERDEN ÇIKMANIN YOLU AÇILDI
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Kardelen Ateşçi’nin maruz bırakıldığı lince dair, “Çocuk adalet sisteminin ilkelerini anlatan herkese yönelik çok yoğun bir saldırı mevcut. Konuşan Kardelen Ateşçi gibi hukukçu feminist kadınlar olduğunda bu saldırılar başka bir biçim alıyor” ifadelerini kullanan Atılgan yaşananları şu sözlerle özetledi: “Pierre Bourdieu 19722’de yaptığı “Kamuoyu Yoktur” başlıklı konuşmasında mevcut kamuoyu algısının yanıltıcı olabileceğini ve belirli toplumsal koşullar altında inşa edildiğini, manipülasyona açık olduğunu ve genellikle belirli güç odakları tarafından şekillendirildiğini bu nedenle kamuoyunun nesnel bir olgu olmadığını ispatlamaya çalışırken “Tanrı bizimledir” in bugünkü karşılığı, “kamuoyu bizimledir” der. Kamuoyunu arkasına aldığı algısını yaratan her görüş, toplumsal meselelerdeki tartışmada Tanrının yanında olduğu imajı verme peşinde bugün. Bence mesele popülizmden çok buradan hareketle tartışılmalı. İstanbul Sözleşmesi, sokak hayvanları tartışmasında dayatılan halk böyle istiyor o halde yasa değişir önermesinin referanslarını tartışmadığımız sürece bu mekanizma bu şekilde işlemeye devam edecek. Kamuoyu bir konuyu tartışırken sanki bir kesimin talepleri daha çok kabul bulmuş iktidar da bu çoğunluğun sesini dinleyip yasa değiştirmiş, uygulama yapmış gibi sergilenen oyunu ifşa etmek gerek diye düşünüyorum. Bu ifşa için sosyal medyadaki linç vakalarını mercek altına almamız, ana akım medyanın güdülenmiş söylemlerini analiz etmek kadar mühim.
AJİTASYON VE MANİPÜLASYON
Tanıl Bora Türkiye’nin Linç Rejimi kitabında, “linç eylemi, ona kalkışanları, ona kapılanları güruha dönüştürür.” der. Lincin, girişim ve ajitasyon ‘aşamasından’ itibaren, kitleyi, kalabalık içindeki insanları güruh haline getirmesine dikkat çekerek linçin insanı dehşete düşüren yanının insan topluluklarını av güruhuna benzetmesi olduğunu söyler. Kardelen Ateşçi’yi linçleyen güruhun da sosyal medyada suça sürüklenmiş çocuklar hukuki terimini mevzuattaki biçimiyle açıklayan, çocuk adalet sisteminin ilkelerini anlatanları avlamaya çıkan bir güruh olması Bora’yı haklı çıkarıyor. Linç insanları insanlıktan çıkarıp yırtıcı hayvan sürüsüne benzetiyor hakikaten. Bir tür medeniyet kaybı, barbarlaşma. Linç araçsallaştırılan kitlenin insan olduğunu yok sayarak başlatılır. Kamuoyu denen, halkın tepkisi denen şey bu ajitasyon ve manipülasyondan ayrı düşünülemez. Demokratik bir tartışma yürütülüyormuş, halkın talepleriymiş, çoğunluk görüşüymüş gibi yaratılan algı çoğu zaman bu mekanizmanın işletilmesinden ibaret. Sahi İstanbul Sözleşmesinden çekilmesini mi istiyordu çoğunluk? Yoksa “kamuoyu bizimledir” oyunu mu oynandı. SSÇ terimi üzerine kopartılan fırtınanın Lanzarote Sözleşmesinden ve Çocuk Hakları Sözleşmesinden çıkış yolundaki manipülasyonun adımlarından biri olduğunu söyleyen hak savunucularına kulak kesilmek gerek kanaatindeyim. Şu andaki tartışmanın seyrinin o güzel çocuk Ahmet Minguzzi’nin katillerinin hak ettikleri cezayı alması yolunda bir adalet mücadelesi olmaktan uzaklaşması da bunu gösteriyor. Ben bir hukukçu olarak faillerin en üst hadden ceza alması için dava dosyası özelinde yapılması gerekenlerin yapılmamasını da üzülerek izliyorum. Kamera görüntülerini talep etmekte gecikiliyor, görüntüler silinmiş oluyor, duruşma salonu kapısında bekleyen tanıkların mahkemeye dinletilmesi unutuluyor vs vs.”
ÜLKE ADALET ARAYAN ANNE BABA CENNETİ
Her vahşi cinayetin infial yaratmadığını vurgulayan Atılgan, “Kamuoyunun tepkisi her vahşi cinayetten sonra cezaların artırılması yönünde olmuyor. Türkiye vahşice öldürülen çocuğu için adalet arayan anne ve baba cenneti oldu. Aralarında failleri tek bir gün içerde yatmamış olanlar var. Aralarında dosyası intihar denilerek kapatılanlar var. Aralarında katili aranıyor denilip yıllarca polisin burnunun dibinde hayatına devam edenler var. Bu anne babaların yürüttüğü kampanyaların sesi duyuluyor mu, kamuoyunu arkalarına alabiliyorlar mı?” diye soran Atılgan, “Hangi cinayetin veya hangi adalet arayışının sesinin duyulmasının sağlandığına ve infial resminin çekilmesine dikkatlice bakalım. Amerika’da bu tür davalara ‘notorius case’ adı verilir. İzlenme oranının yüksek olacağını Amerika’daki mekanizmanın oyuncuları önceden öngörür ve öyle servis edilir. Amerikan yargı sistemi seyirliktir. Amerika’daki “notorius case”lerle galeyana gelen kitleler ve bu olgu üzerine yapılmış birçok hukuk sosyolojisi çalışması mevcut” dedi.
Rabia Naz’ın babasının adalet arayışı daha az insan tarafından mı desteklendi? Neden Rabia Naz davası kamuoyu, infial, daha ağır ceza talebi zinciri kurulmadı da Şaban Vatan şimdi cezaevinde ifadelerini kullanan Atılgan, “Kamuoyu nesnel bir olguymuş gibi davranırsak ajitasyon yapmakla görevlendirilmiş anonim sosyal medya hesaplarını da linç girişimini başlatanları da perdeleriz. Mekanizmayı görmek mekanizmayı mümkün kılan oyuncuları da görmeyi sağlar. Cezalar ağırlaşsın mı diye sorarsanız ortada vicdanları yaralayan bir çocuk cinayeti, çocuk tecavüzü yani gündemde bir olay yokken de ağırlaşsın diyecek birçok insan bulursunuz. Hem çoğunluk bunu istiyor görüntüsü vermek kolaydır hem de soruyu bu şekilde sorarak istediğiniz yanıtı almanız. Ama bu toplum budur anlamına gelmez. Sosyal gerçekliğin verisi olmaz aldığınız bu yanıt” dedi.
HUKUK TRİBÜNLERE OYNANMAZ
Atılgan sözlerini şöyle sonlandırdı. Aynı şekilde hukuk da bu adına tepki denen şeyi değil sosyal gerçekliğin verisini dikkate alır. Hukuk normatif bir düzendir. Yani olması gerekendir. Olan değildir. Bir toplumdakilerin çoğunluğu hırsızlık suç olmaktan çıkarılsın dedi diye hırsızlık suç olmaktan çıkarılamaz. Amacı adaleti gerçekleştirmek olan bir normlar sistemi adaletsizliklerle dolu olan bir şeyi referans alamaz kendisine. Olgusal olan şey hukukun doğrudan kaynağı değildir. Biz hukuk eğitiminde hukukun sosyal olgunun dolayımlı verisi olabileceğini anlatırız ve akıl, adalet süzgecinden geçmemiş hiçbir sosyal olgu hukuka doğrudan alınamaz deriz. Bunun anlamı şudur: Hukuk tribünlere oynamaz. Çoğunluğun ya da bir grubun çıkarını koruyan şeye hukuk denmez. Genel çıkarı, ortak iyiyi koruyan şey hukuka uygundur. Bu yüzden doğru kelime denge değil süzgeç olacak. Toplumsal ihtiyaçlar ve talepler adalet süzgecinden geçmeden hukuk haline getirilemez. Adalete aykırı olan, değer harcayan hiçbir talebin hukukta yeri yoktur bu yüzden.

∗∗∗
KORKUNÇ TABLO
Adalet Bakanlığı’nın resmi verilerine göre 2024 yılında 211 bin 946 çocuğun suç dosyası kaydı var. 2024 yılında 134 bin 383 çocuk hakim karşısına çıktı. Güncel verilerle 9 bin 245 çocuk denetimli serbestlikte ve bunların 8 binden fazlası erkek çocuk. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) verilerine göre 1 Temmuz 2025 itibariyle Türkiye hapishanelerindeki 12-18 yaş arası çocuk sayısı, 4 bin 373. Bunların 170’i kız çocuğu.


