birgün

8° AZ BULUTLU

ÇALIŞMA YAŞAMI 13.02.2020 01:03

Kamu emekçileri sendikal mücadelesinde bir adım daha!

Hiçbir sendikal dinamiği dışlamadan, yeni dönemi ikinci kuruluş dönemi olarak görerek, kolektif aklımızı inşa ederek, ortak mücadele zeminlerimizi güçlendirerek, örgütsel mutabakat anlayışını kitle mutabakatını oluşturmak için kolaylaştırıcı bir yöntem olarak görerek atılacak her adımın devrimci bir potansiyel taşıdığını unutmamalıyız. Cesaretle atılamayan her adım örgütsel çözülmeye ve gerilemeye neden olacaktır

Kamu emekçileri sendikal mücadelesinde bir adım daha!

MEHMET AYDOĞAN / KESK Genel Meclis Üyesi

Türkiye, tarihinin en derin ekonomik ve siyasal krizini eşzamanlı yaşıyor. MHP’nin koşulsuz desteğiyle ayakta kalmaya çalışan iktidar, Türkiye’yi siyasi, toplumsal ve ekonomik olarak felakete doğru sürüklemeye devam ediyor. 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçiminde aldığı büyük yaranın sarsıntısını atlatmakta zorlanan AKP-MHP bloğu, kurdukları siyasal İslamcı tek adam rejiminin toplumdaki onayını büyük oranda kaybettiğinin işaretlerini veriyor.

Resmi işsizlik oranı yüzde 15’e, genç işsizlik oranı yüzde 30’a ulaşmış durumda. Bütün kalem oyunlarına rağmen düşürülemeyen enflasyon, bütün baskılama çalışmalarını her seferinde kıran döviz kurları, “Geçinemiyoruz” ve “Çocuklarım aç!” çığlığı ve çaresizliğiyle toplu ya da bireysel intiharlar çürümüş rejimin gizlenemeyen gerçekleri olarak ortaya çıkıyor. Yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik tehdidi ile karşı karşıya kalan emekçilerin muhalefeti toplumsal ve ekonomik alanda iktidarın kabusu olmayı sürdürüyor.

Emperyalist kapitalist sistemin küresel düzeydeki ekonomik krizinin derinleşerek devam etmesinin sonucu olarak ideolojik krizi de beraberinde getirdiği görülüyor. Türkiye’de sermaye çevrelerinin krize karşı “Kapitalizmin kitabı yeniden yazılmalıdır” saçmalığı, kapitalizmin çaresizliği ve tükenmişliğinin en bariz ve güncel göstergesi. Bu tıkanmışlık, neo liberal düzene karşı nasıl bir muhalefet ve direniş çizgisi geliştirmek gerektiğinin de işaretlerini sunuyor bizlere.

Elazığ depreminde yılların getirdiği ihmal ve sorumluluğu “Şimdi siyaset zamanı değil” diyerek savuşturmaya çalışan iktidar, halkın “deprem vergilerinin” nereye gittiğini sormasından bile “vatan hainliği” çıkaracak kadar kendini kaybetmiş durumda. Yine Van’ın Bahçesaray ilçesindeki çığ felaketi sonrası arama kurtarma çalışmalarının neden olduğu yeni çığ felaketi de, kamu istihdamında liyakat esasının ortadan kaldırılmasının en trajik örneklerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. AKP iktidarında kamu hizmetlerinin piyasalaştırma ve ticarileştirme politikalarının bir sonucu olarak niteliksizleşmesi; kamuda torpil, kayırma ve yandaş kadrolaşma halkın can güvenliğine yönelik bir tehdit olarak da kendini gösteriyor.

İçerde ve dışarıda sıkışan Erdoğan rejimi 31 Mart-23 Haziran yerel seçimler sonrası kendi partisinin çözülme ve dağılmasını önleyebilmiş değil. Sadece Davutoğlu ve Babacan’ın yeni oluşumları dışında AKP içinde MHP’den rahatsızlık, partili cumhurbaşkanlık sistemi, yüzde 50+1 gibi konular nedeniyle ve parti içi güç ve çıkar mücadelesinin yarattığı çözülme devam ediyor.

Parlamento merkezli muhalefet ise piyasacı ve gerici AKP politikalarının hegemonyasının dışına çıkıp bu hegemonyayı kıracak birleşik bir programdan yoksun gözüküyor. Siyasal İslamcı tek adama dayalı rejimin esasına dokunmadan parlamentonun güçlendirilmesi, partisiz cumhurbaşkanı ve yargıda cumhurbaşkanının gölgesinin kaldırılması vb. gibi çözümlerle rejimin tadilatını önermeyle yetinen bir çizgi izliyor. Oysa emperyalist kapitalist sistemin küresel kriziyle beraber Türkiye’de rejim krizini düzen krizine çevirmeyi hedefleyerek halkın direnme eğilimlerine umut olabilecek birleşik bir devrimci muhalefet anlayışının örgütlenmesine ihtiyaç var.

Kamu emekçileri hareketi özü itibari ile bir itiraz hareketidir. Kapitalizme, faşizme, emperyalizme, cinsiyetçi ve insanca yaşamamızın önünde engel oluşturan tüm politika ve uygulamalara, doğanın tahrip edilmesine, kısaca eşit ve özgür bir yaşamın kurulmasına engel olan ne varsa kamu emekçileri hareketi ona itiraz etmektedir. Dolayısıyla var olan iktidara itiraz etmeden ve onun politikalarını engelleyecek bir bakış açısına sahip olmadan kamu emekçileri hareketini sürdürmek mümkün değildir. Aksi durum sendikalizmin çıkmaz sokaklarında kaybolmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

‘SENDİKACILIK’ MESLEK DEĞİLDİR

Bu itirazın yaşamda karşılık bulması ve gündelik hayatı değiştirebilme gücüne erişmesi ise ancak geniş tabanlı, çoğulcu ve güçlü sendikal yapıların oluştuğu; örgütsel birliğin ve yeniden inşanın bilince çıkarıldığı genel kurulları örgütlemekle mümkündür. Bu nedenle KESK ve bağlı sendikaların genel kurullarının bu yaklaşımla örgütlenmesi tüm dinamiklerin ortak, tarihi sorumluluğu olarak karşımızda durmaktadır.

Geleneksel sendikacılığın yaşadığı en önemli sorunlardan biri olan “çürümenin” kamu emekçileri hareketine sirayet etmemesi ancak ve ancak “sendikacılık” adı verilen bir mesleğin oluşmaması ve sendika yürütme kurulu üyelerinin ayrıcalıklı mali ve özlük haklara sahip olmamasıyla mümkündü ve bundan dolayı da KESK ve bağlı sendikaların tüzükleri bu yaklaşımla oluşturuldu. Sendika yöneticilerinin aldıkları maaşların yoğun tartışıldığı bugünlerde, kamu emekçileri hareketini inşa eden dinamiklerin kuruluş döneminde aldıkları önlemlerin ve yaklaşımların ne kadar yerinde olduğu görülmektedir.

Yıllar içerisinde geleneksel sendikacılığın kimi pratiklerinin KESK ve bağlı sendikalar içerisinde yaşanıp yaşanmadığı tartışmaları yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Bu yazıda böylesi örneklerin olup olmadığı tartışması yerine “örgütsel birlik ve yeniden inşa” temelinde bir sürecin tarif edilirken, kendimizi de bu anlamda yeniden bir gözden geçirme gereksinimine vurgu yapılmaktadır. KESK ve bağlı sendikaların genel kurullar sürecinde bir taraftan sınıf mücadelesini yükseltecek en uygun biçimleri tartışırken, diğer taraftan da sendikalarımızda oluşan yanlış eğilimler ve pratiklerin değerlendirilerek, bunların ortadan kaldırıldığı süreçler tarif edilmelidir.

Bu tarihsel sorumluluğu yerine getirmek yerine genel kurulları sadece koltukların paylaşıldığı seçimler olarak görmek, sadece tarihsel bir sorumluluğun ıskalanması anlamına gelemeyecek, çok ciddi örgütsel tahribatların oluşması olasılığını da karşımıza çıkaracaktır. İnanıyoruz ve biliyoruz ki KESK içerisindeki tüm dinamikler aynı hassasiyet ve sorumlulukla hareket edecektir.

KESK’İN GÖREVİ

Bu noktada kamu emekçileri sendikal hareketinin kendisinden başlayarak 2020-2023 genel kurullarına giderken en geniş muhalefet cephesi içinde görev ve sorumluluklarını gözden geçirmesi gerekiyor. Değişen istihdam yapısına bağlı olarak, esnek ve güvencesiz çalışmanın giderek yaygınlaşması, eğitim ve sağlıktaki gerici ve piyasacı dönüşüm, emeklilik sisteminin yeniden sermayenin çıkarına uygun yapılandırılması (ticarileşmesi), mezarda emeklilik vb gibi kamunun tasfiyesi, gerici kadrolaşma ve buna bağlı olarak kamusal hizmetin niteliksizleşmesi karşısında en geniş muhalefeti bir araya getirmeyi esas alan bir mücadele programı oluşturmak kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde duruyor.

OHAL koşullarında ve KHK ile ihraç tehdidiyle karşı karşıya kalan kamu emekçileri 2017-2020 döneminde işyeri örgütlülüğünü esas alan, kamu emekçisinin iradesini ve eylemini ortaya çıkarmaya çalışan, kamuoyunun vicdanına seslenip en geniş toplumsal muhalefeti örgütlemeye çalışan bir çizgi izlemeye çalıştı. OHAL ve KHK ihraçlarına karşı bölge mitingleri, Eğitim Sen'in 23 Kasım Ankara mitingi, yine KESK in bütçeye ilişkin bölge mitingleri, katılımlarından bağımsız geniş kamu emekçileri ile yüz yüze gelme, kadroların hareketlenmesi, örgütsel faaliyetin işyerine dayanması gibi nedenlerle geleceğe yönelik umut veren çalışmalar olarak kayda geçti. 23 Kasım Ankara merkezi mitingi,10 Ekim Katliamı'nın politik psikolojik etkilerinden sıyrılmak adına önemli ve tarihsel bir adım oldu. Bu miting aynı zamanda Ankara Valiliği'nin son üç yılda Ankara sokaklarını emekçilere kapatmasına karşı demokratik alanın genişletilmesi açısından da önemli bir hamle olarak görülmelidir.

Gelişen hak kayıpları ve kamudaki dönüşüm karşısında “tutum açıklama” rutininin dışına çıkarak, kamu emekçilerini sürecin öznesi kılmayı ve örgütsel yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir mücadele tarzını hayata geçirmek en önemli görevimizdir. Genel kurullar sürecini sadece sendika yönetimlerinin yenilenmesi olarak algılamak bu rutinin devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

AKP-MHP bloğunun bütün baskı, sindirme ve tasfiye politikalarına karşı kamu emekçileri nezdinde KESK’in meşruiyetinin varlığını koruyup geliştirebilmesi, genel kurulları örgütsel gerçekliğe uygun bir anlayışla örgütlememize bağlıdır.

Sendikal mücadelenin bir şey kazandıracağına inanmayan, sendikaların birbirine benzediğini düşünen yüz binlerce kamu emekçisinin yerleşik yargısını kırmadan önümüzdeki dönemin ihtiyacı olan mücadeleyi örgütlemek imkânsız. KESK, genel kurul süreçlerinde oluşturacağı ortak akılla bu sorunlara yönelik geliştireceği politikaları belirlemek için bir adım daha atmalı ve genel kurul süreçlerini fırsata çevirmelidir.

Hiçbir sendikal dinamiği dışlamadan, yeni dönemi ikinci kuruluş dönemi olarak görerek, kolektif aklımızı inşa ederek, ortak mücadele zeminlerimizi güçlendirerek, örgütsel mutabakat anlayışını kitle mutabakatını oluşturmak için kolaylaştırıcı bir yöntem olarak görerek atılacak her adımın devrimci bir potansiyel taşıdığını unutmamalıyız. Cesaretle atılamayan her adım örgütsel çözülmeye ve gerilemeye neden olacaktır.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız