Google Play Store
App Store

Türkiye’nin dünya krizinden beslenen ama yerel faktörleri de içeren bir düzen krizi içinde olduğunu söyleyen İktisatçı Ahmet Tonak, “Bugünkü büyük kriz aynı zamanda kapitalist üretimin tarihî olarak miadını doldurmasının sonucudur” diyor.

Kapitalizm miadını doldurdu: Türkiye’de düzen krizi yaşanıyor
İktisatçı Tonak, kitabında da geniş bilgilere yer veriyor.
Havva Gümüşkaya
Havva Gümüşkaya
havvagumuskaya@birgun.net

Dünya ekonomisi, 2008’den bu yana bitmek bilmeyen bir ‘uzun depresyon’ döneminden geçiyor. Türkiye ise iktidarın kendine özgü siyasal tercihleri ile harmanlanmış, bir süreç içinde krizden krize sürükleniyor. Ücretlerin gerilediği, emeklilerin açlık sınırının altında aylıklarla ‘idare etmeye’ zorlandığı, gençlerin geleceğinin ipotek altına alındığı bir kriz yaşanıyor.

ABD’de çalışmalarına devam eden İktisatçı E. Ahmet Tonak ile krizin tanımından başlayarak ‘acı reçete’ dayatmalarını, sendikal hareketin sessizliğini, enflasyonun sınıfsal karakterini konuştuk.

Krizden kurtulmak için acı reçetenin zorunlu olduğu söylemlerini saçmalık olarak niteleyen Tonak, "Acı nitelemesi ‘sizi daha fazla sömürmemiz gerekiyor, oturun oturduğunuz yerde’ demek. Dolayısıyla, bu soruya olsa olsa, Marx’ın veciz sloganını bu duruma uyarlayarak 'işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur, acı reçeteniz sizin olsun' diyerek cevap vermek en doğrusu " dedi. Tonak, seçimlerin yaklaşmasıyla hiperenflasyon tehlikesinin yeniden doğabileceği uyarısında da bulundu.

“Kapitalizmin krizi” derken sizce asıl kriz ne? Kârlılık krizi mi, talep yetersizliği mi, finansallaşma mı, ekolojik sınırlar mı? Hangisi belirleyici?

Çok çeşitli çevreler meseleyi bu en hassas temel noktadan çarpıtıyor ve anlaşılmaz kılıyor.

Her şeyden önce şunu saptayalım. Bu soru dünya ekonomisindeki krizin açıklanması bakımından ele alınmalı. Tekil ülkelerin bizim için Türkiye’nin, yaşadığı ekonomik sarsıntıyı daha somut faktörlere bağlı olarak ayrıca ele almak gerekir.

Talep eksikliği türev bir sorundur. Kriz başlayınca, kapitalistlerin yatırım faaliyetleri gerileme gösterince, ardı ardına zincirleme olarak bütün piyasalarda talep daralır. Yeni makine teçhizat alımları düşer, yeni işçi istihdamı geriler, hatta çeşitli sektörlerde tensikat başlar, bunun sonucunda tüketim talebinde ciddi bir düşüş görülür vb. Her krize kaçınılmaz olarak talep yetersizliği eşlik ettiği için birçokları bu korelasyonu nedensellik olarak sunar. Buradan hareketle tam da krizin orta yerinde ücretlerin artışının krizi çözeceği iddiasında bulunurlar. Bunun sonucu en iyisinden reformist bir sendikal politikanın benimsenmesi, en kötüsünden sosyalistlerin hayatlarını, bölüşüm düzelse krizin ortadan kalkacağını anlatarak kapitalist sınıfa kendi çıkarlarını izahla geçirmesidir.

‘Finansallaşma’ aslında bütün krizlerde görülen bir olgunun son uzun krize atfedilen özel bir tarihî değişim olarak nitelenmesinin sonucu olarak doğmuş bir açıklamadır. Her büyük krizde sermaye borçlanarak ayakta kalmaya çalışır.

Kredi sistemi yeni para yaratabildiği, borsalar Marx’ın “hayali sermaye” adını verdiği, gerçekte temeli olmayan bir finansman şişkinliği doğurabildiği, devlet politikaları da özellikle gevşek yani para arzını arttırmaya yatkın para politikalarının sonucu olarak para arzını arttırabildiği için, derin ve uzun soluklu bir kriz başladığında kapitalist ekonomi Marx’ın “aşırı kredi” adını verdiği bu olgu ile karşılaşır.

Krizlerde para ile meta birbirinden ayrılır, para gittikçe daha fazla para üzerinden kâr eder. Yeni dijital teknolojiler, dünya borsalarının bütünleşmesi, sermaye hareketlerinin kazandığı serbesti, yeni finansal araçlar ve alanlar yaratarak ekonominin finansal sektörlerini şişirmiştir. Bu da ekonomiye bir ölçüde sağlıksız ve temelsiz bir canlılık kazandırır. Yani finansallaşma diye bir olgudan söz edilebilir ama bu da krizin bir sonucudur.

GELECEĞİN KRİZİ EKOLOJİK SINIRLAR

Esas önemli olan “ekolojik sınırlar” olarak andığınız meseledir. Burada doğal kaynakların insanlığın bir bölümünün ulaştığı, çok büyük bir bölümünün de çok altında kaldığı refah düzeyini ayakta tutacak bir zemin sağlamaktan bütünüyle uzaklaşması riski bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama bu, bugünkü krizin nedeni değildir. Bu, geleceğin büyük insanlık krizinin nedeni olabilir. Krizin gittikçe daha önemli bir parçası haline geldiği ölçüde devasa bir sorun olarak insanlığın önünde yükselecektir ama aslında bu sorun sermayenin kendi yeniden üretiminde doğayı hallaç pamuğu gibi atmasının ve böylece üretici güçleri tarihsel ölçekte tahrip etmesinin ifadesidir. Son tahlilde, büyük krizlerin ardından yatan esas sorunun bir parçasıdır.

Bugün dünya çapında yaşadığımız depresyon ya da buhran ölçeğindeki büyük krizin esas nedeni, sermayenin organik bileşiminin ‘cansız araç gereç-canlı emek oranı’ yükselmesi sonucunda kâr oranının düşüşüdür. Bu, sadece teorik bir önerme değildir.

Son yarım yüzyılı aşkın bir süredir, Marksistler bu düşüşün somut olarak tek tek ülkelerde ve dünya ölçeğinde nasıl yaşandığını ölçümler yoluyla ampirik olarak da ortaya koymuşlardır. Bizim çalışmalarımız da Marksist teoride ortaya çıkan bu yeni araştırma alanında yer alıyor. Anwar Shaikh ile birlikte yazdığımız ‘Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi: Ulusal Hesapların Ekonomi Politiği’ kitabımız Yordam Kitap tarafından yayımlandı.

İşin biraz daha karmaşık yanı şudur ki sermaye 19’uncu yüzyılda kendi yarattığı krizleri az çok düzenli biçimde ekonomik mekanizmaların harekete geçmesiyle çözüme kavuştururken 20’inci yüzyıldan itibaren bu olanak gittikçe buharlaşmaya başlamıştır. Artık kapitalizm kendi tarihsel gelişmesi içinde yarattığı üretici güçlerle başa çıkamamaktadır. Bunun nedeni, çok büyük ölçeklerde yürütülen üretim, bütün sektörler arasında her birini birbirine muhtaç hale getiren çok sıkı ilişkiler, giderek bütün sektörlerde üretimin dünya çapında üretim haline gelmesi, üretici güçlerin ulusal sınırları çoktan aşmış olması, kısacası üretici güçlerin devasa ölçekte toplumsallaşmasının merkezî planlanmayı gerektirmesi. Oysa sermayenin özel mülk edinme mantığının üretim karar süreçlerini parçalanmış, yani bir tek merkezden planlanamayacak bir durumda tutmasıdır. Yani bugünkü büyük kriz aynı zamanda kapitalist üretimin tarihî olarak miadını doldurmasının sonucudur.

Ortalıkta çok büyük bir yenilikmiş gibi dolaşan “polikriz” ya da “çoklu kriz” kavramını günümüz dünya durumunun bir açıklaması olarak görmek büyük yanlış olur. Marx kendi çağında açıkça söylemiştir: Her ekonomik kriz, ekonominin bağrında yatan bütün çelişkileri açığa çıkarır ve çözümlerini dayatır. Bu demek değildir ki bunların hepsi toplu halde krizin asli nedenidir, aynı aciliyetle çözülmelidir. “Çoklu kriz” çerçevesi, bir bakıma sayısız önemli ve önemsiz faktörü bir araya getirip genç kuşağın işin esasını, yani kapitalist üretim tarzının tarihî çelişkisini anlamasının önünde bir engel olarak iş görür.

Bu bağlamda son bir noktaya değineyim, Burjuva bilim çevrelerinde “çöküşbilim” (collapsology) olarak anılan yeni bir yaklaşım da felaket tellallığı temelinde alıcı buluyor. Bu teorinin “çoklu kriz” perspektifinden esas farkı daha da radikal bir panik yaratma eğilimidir. Yoksa çeşitli senaryolarla krize yanıt olarak ne yapılması gerektiğine ilişkin kafayı karıştırmaktan başka bir erdemi yoktur.

REJİM KRİZİ

Peki, kriz bir dönemsel dalgalanma mı yoksa rejim krizi mi? Öyleyse rejim hangi alanlarda tıkanıyor?

‘Rejim krizi’ ifadesini kullandığınıza göre artık Türkiye’nin dünya krizinden beslenen ama aynı zamanda bize özgü faktörler de içeren güncel durumundan söz ediyorsunuz. Yok eğer hâlâ dünya çapındaki ana eğilimleriyle ekonomik krizden söz ediyorsak, bu soruya ‘hayır dönemsel bir dalgalanma’dan ibaret değil, ‘düzenin krizi’ diye cevap verirdim. Ama rejim dediğinize göre AKP’nin kurmuş olduğu yeni rejimden söz ediyorsunuz.

Rejimin sorunlarına ilişkin olarak ekonominin katkısını, dünya çapındaki buhran boyutlarındaki krizin Türkiye’de yarattığı yavaşlama, hatta daralma eğilimlerini AKP iktidarının dünya çapında krizi analiz ederken değindiğimiz “aşırı kredi” ve “ucuz para” politikası yöntemiyle aşmaya çalışması, ekonominin bunun etkisi altında 1970’li ve 1980’li yıllarda tutulduğu yüksek enflasyon sarmalına tutsak olmasına bağlamak lazım. Bunun gerisinde Erdoğan’ın talebin daraldığı, işsizliğin yaygınlaştığı, çarkların dönmediği bir durgunluk ekonomisinin seçim kaybettireceği kaygısı rol oynamıştır.

2019’dan itibaren ekonominin içine girdiği sarmal bunun sonucudur. Bunun rejimin krizi olup olmadığını söyleyebilmek için uluslararası ve bölgeye özgü politik faktörleri, Türkiye’nin kendine özgü bir dizi politik ve ideolojik meselesini tablonun içine yerleştirmek gerekir.

HİPERENFLASYON TEHLİKESİ

Enflasyonun kaynağı tanımlanırken ‘maliyet/arz şoku’, ‘kâr itişli enflasyon’ vs deniliyor. Enflasyonun son yıllardaki dönüşümünü nasıl okuyorsunuz?

Şahsen ‘maliyet/arz şoku’ ya da ‘kâr itişli enflasyon’ gibi teknik görünümlü, “elimizden bir şey gelmiyor” savunmasını haklı gösterecek açıklamaları kullanmama yanlısıyım.

COVİD salgını sırasında uluslararası ticarette yaşanan kopukluklar bu tür terimleri yoğun bir biçimde tekrar tedavüle soktu. Bunların en anlamsızı ‘satıcı enflasyonu’ydu.  Burada kastedilen kapitalist şirketlerin kısmî maliyet artışlarını bahane ederek kârlarını daha da arttırmak için fiyatlarını yükseltmeleri ve enflasyonu beslemeleri. Dikkat edilirse bu terimde sadece ve sadece kâr dürtüsü ile üretim yapan şirketlere kapitalist demekten imtina ediliyor, ne idüğü belirsiz ‘satıcı’ terimi tercih ediliyor.

Mart 2024’ten itibaren dört yıl seçim olmayacağını hesaplayan Erdoğan nihayet ucuz para politikasının altüst ettiği ekonomiyi standart bir patikaya sokmak üzere Mehmet Şimşek’i ikna etti. Ama yapamadılar. Çivisi çıkmış, enflasyon bağımlısı haline gelmiş bir ekonomiyi toparlayamadılar. Birinin (Şimşek’in) gözü yere, birinin (Erdoğan’ın) gözü göğe baktı. Sonunda enflasyonu düşüren TÜİK oldu.

Seçimler yaklaşınca işin daha da gevşemesi ile hiperenflasyon tehlikesinin yeniden doğabileceğini tahmin ediyorum.

EKONOMİ DEĞİL İŞÇİ SINIFI KRİZDE

Türkiye’de krizin çekirdeği sizce nedir? Düşük ücret stratejisi, inşaat/borç modeli, kur rejimi, üretim yapısı?

‘Rejim krizi’ bağlamında bu konuya kısaca değinerek esasen Türkiye’nin dünya krizinden beslenen ama yerel faktörleri de içeren bir düzen krizi içinde olduğunu söylemiştim. Ekonominin çarpık bir patikada ilerliyor olması ve işçinin, emeklinin yoksullaştırılması salt bir “ekonomik kriz” değildir.  Dolayısıyla, yılda yüzde 4’lük, yüzde 5’lik bir tempo ile büyüyen ekonomi değil, reel geliri, satın alma gücü sürekli azalan işçi sınıfı ve yoksullar krizdedir.

Öte yandan, bizim 3. Büyük Depresyon dediğimiz 2008’den bu yana yaşanan dünya krizinin de etkisiyle yakın gelecekte karşılaşacağımız büyük tehlikelere hazırlıklı olmak gerekir.  Bu tür yaygın ve uzun krizlerin hangi iktisadi ve siyasi gelişme ile tekrar tetiklenerek neye yol açacağını öngörmek zor.  Ama yaşadığımız çalkantılı dönemin bu tür tetikleyici faktörleri her an yaratabileceğini akılda tutmakta yarar var.

Peki, kriz dönemlerinde ‘emek maliyeti’ söylemi neden hep öne çıkıyor?

Bunun iki nedeni var. İlki kapitalizmin doğası, üretimin kâr amaçlı oluşu ile ilgili: yeni yaratılmış değer (ki, ‘katma değer’ şeklinde ağızlarda sakız olmuş bir kavramdır) kâr olarak kapitalistlere, ücret olarak da işçilere paylaştırılır. Türkiye’nin yaşadığı yüksek enflasyon döneminde işçi ücretlerini arttırmamanın, kâr payını yüksek tutmanın yolu “emek maliyeti”ni enflasyonun sorumlusu olarak vurgulamaktan geçer.

İkincisi ise sermayenin ve iktidarın kontrolündeki medyanın bu vurguyu yaygınlaştırmak için cansiperane çalışması. Kısacası “emek maliyeti” vurgusunun bir açıklama değil burjuva propagandası olduğunu hatırlatmak muhalif medyanın görevidir.

SENDİKAL HAREKETİN ZAYIFLIĞI

Sendikal hareketin zayıflığı krizin seyrini nasıl etkiliyor?

12 Eylül sendikal hareketin belini kırdı ve o gün bugün hareket toparlanamadı. Ayrıca, iktidar 12 Eylül’ün mirasını, sendikalaşma prosedürlerinin patronlara kazandırdığı avantajlar, grev yasağı, direnişlerde polis/jandarma baskısı gibi bol bol kullanıyor. İktidar yandaşı sendikacılık aldı yürüdü, istibdadın yarattığı korku dolayısıyla Türk-İş tutsak oldu.

Tabii, sendikal hareketin zayıflığının sosyalistlerden bağımsız bir faktör gibi ele alınması doğru olmaz. Sosyalistlerin, işçi sınıfı yanlısı olduğu iddiasındaki partilerin bile birkaç istisna dışında, sendikal çalışma alanını terk etmiş olmasının bu sonuçta payı var.  Hâl böyle olunca sendikaların yoksulluk, ücret düşüklüğü gibi en can alıcı mücadelelerde bile işçilerin sesini yeterince duyuramadığını ve dengeyi işçi sınıfı lehine bozamadığını görüyoruz.

Son olarak ‘Kısa vadede acı reçete kaçınılmaz’ söylemine sizin yanıtınız ne?

Özellikle ‘acı reçete’ lafı ciddiye alınmaması gereken bir saçmalıktır. Burada konu ‘kısa’ ya da ‘uzun vade’ değil reçete denilen dayatılmış iktisat politikalarının niteliğidir. ‘Acı’ nitelemesi de ‘sizi daha fazla sömürmemiz gerekiyor, oturun oturduğunuz yerde’ demek. Dolayısıyla, bu soruya olsa olsa, Marx’ın veciz sloganını bu duruma uyarlayarak “işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur, acı reçeteniz sizin olsun” diyerek cevap vermek en doğrusu.