birgün

12° AÇIK

ARŞİV 22.08.2007 16:39

Kapkaççı bir sokak meleği

Sıfır yedi sıfır beş bin dokuz yüz seksen yedi, Diyarbakır! Yaşını sorunca böyle söylüyor Ahmet. "On yedi" demiyor. Mayıs'tan hiç söz etmiyor... Belli ki hep 'resmi' yerlerde ...

Sıfır yedi sıfır beş bin dokuz yüz seksen yedi, Diyarbakır!

Yaşını sorunca böyle söylüyor Ahmet. "On yedi" demiyor. Mayıs'tan hiç söz etmiyor... Belli ki hep 'resmi' yerlerde sorulmuş yaşı. Oysa bir Mayıs çocuğu Ahmet, Boğa burcu. İyi bir aşık Ahmet, sıkı bir dost. Hikayeleri var onun. Ve yaşı daha on yedi… Ama Ahmet kapkaççı. Ahmet, hırsız. Ahmet sabıkalı. Evlere giriyor, ceplere dalıyor, çantaları kapıp kaçıyor. Kadıköy'ü hallaç pamuğu gibi atıyor.

Ahmet'le Karaköy'de buluşuyoruz. 'Kapkaç Dünyası'nın üstündeki perdeyi kaldırıyor Ahmet. Kapkaççı çocukların çetelere nasıl köle gibi satıldıklarını, ilaç (extacy) eşliğinde nasıl eğitilerek piyasaya sürüldüklerini anlatıyor. Ve bir kez bu batağa saplanınca, kurtulmanın ne kadar zor olduğunu… Kaçmaya çalışan çocukların başlarına gelenleri…

Ahmet, üç yıl önce, son parasıyla Diyarbakır'dan aldığı üç simiti koluna takarak, kaçak olarak atlamış trene. İstanbul'da yaşadıkları, şimdi en çok kendini şaşırtıyor: "Ne oldu bana, kimim ben?" diyor, "Nasıl, nasıl bu kadar kötü bir insan olabildim…"

Çok yoksul ama birbirine bağlı bir ailenin on çocuğunun en iyisi, en 'özel'iymiş Ahmet. Bırakmak zorunda kaldığı okulunun 'bir tanesi', öğretmenlerinin 'göz bebeği', annesinin 'melek oğlu'ymuş. Çocukluk arkadaşı Şeyhmus'un da 'canı, ciğeri'.

Sohbetimizin sonlarına doğru, "Sen hala meleksin Ahmet, farkında mısın?" dedim. Ağlamaya başladı. Hayatına uyuşturucu, nezarethaneler, kelepçeler, karantinalar, silah, cezaevleri girmiş bir melek.. Doğduğu, büyüdüğü yerleri özleyen ama gizleyen, öteki melek. Sevdiği için kötü yola düşebilen ve uğruna kötü yola düşebilecek dostları olan, dışlanmış bir sokak meleği…

Kapkaççısın değil mi Ahmet? İşin bu yani…

Kapkaççıyım.. Tufacılık da yaptım, askıcılık, cepcilik. Üç yıldır hepsini yapıyorum işte…

Cepçilik dediğin yankesicilik herhalde. Gerisi ne oluyor?

Askıcılık, açık pencerelerden evlere girmek. Tufacılık, dükkan patlatmak, ev kapısı patlatmak. Bir de açık kaldırımcılık var. Marketlerden mal çalmak yani. Daha çok parfümeri çalıyoruz marketlerden.

Senin en iyi becerdiğin hangisi?

Hepsini beceririm de, sabıkam tufa ve kapkaçtan.

Oralara birazdan geliriz Ahmet, sen önce kendini anlat bize. Nasıl bulaştın bu işlere?

On dört yaşında girdim ben bu dünyaya. Diyarbakır'dan İstanbul'a yeni gelmiştim. Beş kuruş para yok cebimde. Nasıl bir kar yağıyor… Söğütlüçeşme Camii'ne sığındım. Daha sonra, Kadıköy İskelesi'nde yatıp kalkmaya başladım. Diyarbakırlı hemşerilerim geldi yanıma. "Sana yardım edelim, üst baş verelim, yatacak yer verelim" dediler. Tayfa olduklarını bilmiyordum o zaman.

Tayfa dediğin nedir?

Tayfa çete demek abla. İstanbul'un her semtinde tayfalar var. Bana yanaşanlar, (A…) adında bir adamın hırsız tayfasıymışlar. (A…) dediğim adam 36 yaşında. İki cinayetten ve çocuk koşturmaktan aranıyor.

Çocuk koşturmak diye bir suç mu var?

Şöyle. Benim gibi kendi başına giren pek olmaz tayfaya. Çocukları Güneydoğu'dan otobüslere doldurup getiriyorlar, burada satılıyorlar hırsız olmaları için… Yani oradan çoğunluk ham geliyor, burada yetiştiriliyorlar. Kaftisine göre yüz milyondan beş yüz milyona kadar satışları oluyor.

Kafti ne oluyor?

Satılan çocuklara kafti denir. Eğitimli midir ham mıdır, elleri nasıldır, bacakları nasıldır… Zekası nedir? İşte yüz milyona verdikleri çocuk da var, iki yüz, üç yüz, beş yüz, dedim ya, çocuğuna göre… Çocuklar evlere getirilir, tayfa ya da yardımcıları çocukları işe göre ayırır. Parmakları ince, eli maharetli olanlar cepçi olarak yetiştirilir, bacakları güçlü olanlar askıcılık eğitimi alır, cesur olanlar tufacılığa hazırlanır. İş öğretilmeden önce çocuklar koşturulur günlerce koşturulur, sonra…

Dur, şu koşma olayını anlatsana biraz…

Çocuklar bacakları açılsın, bedenleri güçlensin diye her sabah koşuya çıkarılır. Spor yaptırılır. Daha çok Moda sahilinde, deniz kenarlarında… Hızlı koşup kaçmayı öğrenirler, duvara tırmanmayı, atlamayı, sıçramayı. Yakalanmaz yani, bir aksilik olmazsa yakalanmaz. Bildiğin asker gibi yetiştirirler bizi. Okul gibi yani.

Kim koşturuyor bunları…

(A.. ) dediğim adam, ya da onun sağı, solu denen adamlar koşturur, sekizerli, onarlı gruplar halinde. Kaçamasın diye çocuklar, yanlarına en güvendiği adamı katarlar.

Ne olur kaçarlarsa?

Yakalanırlarsa kolunu bacağını kırarlar. İllaki de yakalanır. Kaçamaz. Nereye kaçacak? Deneyen oluyor da, eninde sonunda yakalanır.

Sonra işe mi çıkartılıyor çocuklar?

Evet, bölüm bölüm semtlere gönderiliyorlar. Şimdi ilk işe çıkan, yanında eskilerden işi bilen biriyle çıkar. Bilen bilmeyene öğretir. Ben son zamanlarda yeni kaftilere eğitim veriyordum yani… Gösteriyorsun kim soyulur, nasıl soyulur… Koruyorsun da kaftiyi başına iş gelirse. Güçlü ve cesur olanlar ilk iş olarak askıya çıkabilir. İşe çıkmadan extacy veriliyor.

Neden? Sen de kullanıyor musun extacy?

Mecburen alıyorsun. Şundan veriyorlar, extacy cesaret veriyor, ölüm bile güzel geliyor insana o maddeyi aldığın zaman, korku hissetmiyorsun. 10. kata tırmanır, 10. kattan kendini aşağı atarsın gözünü bile kırpmadan. Saldır derse saldırısın, öldür derse öldürürsün. Extacy'yi atıyorsun, madde beyninde patlayınca 30-40 eve giriyorsun sabaha kadar.

Çaldıklarının ne kadarı senin oluyor?

Sıfırı abla! Çaldığın bütün para, ziynet eşyası, cep telefonu, ne varsa hepsini gidip tayfaya teslim ediyorsun. Elini bir sür sıkıysa! O da sana yatacak yer, kıyafet, yemek ve madde verir. İki günde bir de extacy…istediğin kadar esrar.

İstanbul'un her tarafında var bu evlerden diyorsun, öyle mi Ahmet? Biraz anlatsana o evlerdeki hayatı…

Her yerde var abla, olmaz mı? Ben hep Kadıköy'de Rıhtım'da kaldım. Evine göre, on kişi, yirmi kişi birlikte kalıyorsun, kızlı erkekli. Yatağın var, yemeğin var, esrarın var, kıyafet alıyorlar. Bir çocuk başka ne ister? Zaten gitsen sokağa gideceksin, hem esrara filan da alışıyorsun, nereden bulacaksın? Korkuyorsun zaten; yanlış yapamazsın. Bütün çocukların önünde kırarlar kemiklerini ki, kafayı bozan varsa, toplasın kafayı…

Kaçmayı hiç denemedin mi?

Denedim, yakaladılar, sağ bacağımdan bıçakladılar, bir daha teşebbüs edersen biletini keseriz dediler. Tayfaya ilk girdiğimde kaçmak istedim, kolumu kırdılar, günlerce arka odada kapalı kaldım. Ekmek ve sudan başka bir şey vermediler. Kaçamaz kimse, ister ama korkudan kaçamaz. Tek yapacağı kendini bağlatmak. Ben de bağlattım kendimi bir defa.

Kime bağlatıyorsun kendini? Nasıl?

Yani bile bile yakalatıyorsun kendini, cezaevine giriyorsun. Bir arkadaşla tufaya gönderdiler beni, taşla patlattım mağazayı, içine girip polisi bekledim. Arkadaş kaçtı, ben yakalandım. İki ay yattım Bakırköy Kadın ve Çocuk'ta… Çıkışta gene tuttular beni. Nereye kaçacaksın? Beşte çıktım cezaevinden, akşam dokuzda eve aldılar, arkadaş söylemiş kendimi isteyerek bağlattığımı.

Başına iş açıldı mı?

Önce dövdüler, sonra iyilikle yaklaştılar, "Bak sen iyi yetiştin, maharetlisin, çok emek harcadık sana, ailene para yollarız, bırakma. Hayır diyemezsin. Sonra Bağdat Caddesinde kapkaça çıkardılar beni, öğle ortası. Arabayla götürüyorlar, şahsı gösteriyorlar, çantayı kapıp götürüyorsun. Bir bankacı kadının çantasını aldım. İlerde polisi görünce, bir arabanın altına attım çantayı, ama yakalandım. İki ay Ümraniye'de yattım. Abimler gelmiş Kuşadası'ndan.

Sabaha kadar kadının evinin önünde beklemiş, yalvarmış yakarmışlar beni affetsin diye… Kadın poliste "buydu" diye beni göstermişti. Mahkemede "Bu çocuk orada vardı ama galiba yardıma gelmişti" dedi. Öylece saldılar beni.

Son olayın mı bu?

Yok, en son silahlı gasptan yakalandım. Arkadaşı kurtarmak için bıçak çektim. Yaralama yok. Hiç karışmadım öyle işlere. İki ay yattım, çıktım ama dava sürüyor. Aralık'ta mahkemem var.

Ailen ne düşünüyor bu seçtiğin hayat hakkında?

Ben seçmedim abla, yemin ederim sana, çalışmaya geldim. Çok fakirdik, iş yok, güç yok, çalışır para biriktiririm sandım. On kardeşiz, İstanbul'a gelen tek benim. Kaçtım da geldim. Kahroldular ben telefon edip "İstanbul'dayım" deyince…

Neden? İstanbul Diyarbakır'dan nasıl görünüyor?

İstanbul'a gelenin sonu bellidir abla: Hırsız olursun, uğursuz olursun. Diyarbakırlı normal iş bulamıyor İstanbul'da. Kime 'Diyarbakırlıyım' dediysem, hemen uzaklaştı benden. Sanki başka bir dünyadan gelmişim. Bir tek Diyarbakırlılar geldi yanıma, onların kim olduğunu da söyledim sana. Benden önce hırsız olan insanlar. İstanbul'da kişiliğimi kaybettim ben. Hırsız yaptı İstanbul beni. Aynada kendimi tanıyamıyorum. Doğduğum yerde bir melektim, burada şeytan oldum. İnanmazsanız açın anama sorun, öğretmenlerime sorun, Ahmet'i nasıl hatırlıyorlarmış, bir sorun…

En son ne zaman gittin Diyarbakır'a?

Diyarbakır'ın Çınar ilçesindeniz biz. Sonu başı yok, üç yıldır bir kez gittim, bir gece kaldım döndüm. Cezaevine gireceğimi biliyordum, fotoğrafını almaya gittim anamın. Habersiz gittim, beni görünce çok ağladı. Hırsız olduğumu söyledim. Hiçbir şey demedi. Sadece ağladı. Fotoğrafını aldım, çıktım.

Neden aldın fotoğrafını?

Cezaevine düşünce en çok anan düşüyor yüreğine. Bir fotoğrafı olsa, yıllarca bakarsın. Ana anadır. Ayrı düşsen, hiç görmesen, ne çamura batsan da fark etmez. Ana anadır.

Baba nedir Ahmet?

Babam kırgın bana. Küs. İsyan ettim çünkü. Pişmanım ama oldu bir kere… Çınar denen yerde iş yok, güç yok. Para yok, okuldan aldılar. Dört kahve, iki lokanta var, nerde çalışacaksın? "Bunları bilmiyor musun sen baba", dedim, "ne demeye yaptın on çocuk? Süründürmek için mi? Dilendirmek için mi? Aç kalalım diye mi?" Dediğim bu kadar. Kırıldı, daha da hiç konuşmadı. Bir de Şeyhmus'u gördüm memlekete gittiğimde. Cezaevine gireceğimi söyledim. Atladı geldi peşimden, o da düştü cezaevine.

Dur, burası karışık biraz. Kim bu Şeyhmus?

Çocukluk arkadaşım. Biz yoksuluz, onlar bizden de yoksul. Babası olaylarda vurulmuştu. Bir anası var sakat, yapayalnızlar.Tek odalı evleri vardı. Mahallede herkes döverdi Şeyhmus'u. "Sen pissin, babasızsın" derlerdi.Tek arkadaşı bendim. Birlikte ayakkabı boyardık, birlikte okula giderdik. İlk onun hatırına çaldım. Evden ekmek çalar götürürdüm Şeyhmus'a, aç yatmasın diye. Her şeyimi paylaşırdım onla. Tek arkadaşı, tek sırdaşı bendim. Yaşadığım her yerde, hep onu andım. Hep ezildi Şeyhmus. Ama kötü yola sapmadı. Ben ona sarılmak istedim, onla vedalaşmak istedim. "Cezaevine gireceğim Şeyhmus, param yok, savunanım yok, ne zaman çıkacağım belli olmaz" dedim. Helalleştik. Ben cezaevine girmeden bir gün önce atladı geldi İstanbul'a.

Seni uğurlamaya mı?

Hayır. "Hırsızlık yapıp para bulucam, sana avukat tutucam" dedi. Heves etti. Kırmadım. Öğrettim nasıl yapılacağını. Ben Salı günü girdim cezaevine, karantinadayım, Çarşamba günü Şeyhmus geldi yanıma. Yakalanmış. İki ay yattık birlikte. Ben Salı çıktım, Çarşamba da o çıktı. Beraat etti. Müşteki kadın çelişkili ifade vermiş, bir buydu demiş, bir değildi demiş, bırakmışlar. Benim davam sürüyor. Şeyhmus, İstanbul'da benle yaşamak istedi. "Anamı sen ara, söyle" dedi. Telefon ettik komşusuna, anası geldi. Söyledim. Başladı ağlamaya. "Bir oğlum var Ahmet, alma elimden, İstanbul'a yedirme" dedi. Söz verdim "Yolluyorum oğlunu" diye. Şeyhmus'a dedim: "Kardeşim, dönüyorsun." Dedim ama, cebimde beş kuruş yok. Söğütlüçeşme Camii'ne bıraktım Şeyhmus'u, girdim bir eve. 700 milyon parayla çıktım. İki takım elbise, bir cep telefonu, bir otobüs bileti aldım ona. Paranın üstünü de anasına gönderdim. Cep telefonu aldım ki, kopmasın benden. Mesaj atsın diye.

Özlüyor musun onu?

Hem de nasıl… Abla, Şeyhmus'la 36 yıl yesek birlikte, yan yana yatsak, sırf baksam onun gözlerine, sıkılmam, yemin ederim.

Madem Şeyhmus'la cezaevinde bir ömür tüketmeye bile razısın, kalsaydın ya Çınar'da, arkadaşının yanında… Ne yapacaktın parayı; Şeyhmus aç sen de aç, o tok sen de tok, yaşayıp gitseydiniz?

Doğrusun da… Aslında... Bütün bu işler başıma bir kız yüzünden geldi, bakma.

Yoksulluktan sanmıştım…

Yoksulluktan, doğru dedin, abla. 14 yaşındaydım, halamın kızı Gülistan'a aşık oldum. O da bana vuruldu. Küçüktük. Gözlerimiz birbirine değdiğinde içimiz giderdi. "Bana varır mısın?" dedim, kabul etti. Başlık var bizim orda, para biriktirmek lazım. İki aylığına Iğdır'a gittim, tabakçılık (bulaşıkçılık) yapmaya. Bir döndüm, babası yaşlı bir adama kuma vermiş Gülistan'ı. Gülistan çok ağlamış, ama çare etmez bizim oralarda. Babasını vurmak geldi içimden. Yapmadım. "Para mı?" dedim, "para mı önemli aşktan? Neymiş bu para? Bulurum parayı!" Kaçtım geldim, İstanbul'a. Dahasını biliyorsun abla.

Gülistan'dan haber aldın mı hiç?

Şeyhmus dedi ki, bir oğlu olmuş, adını Ahmet koymuş.

Hayatta en çok istediğin şey nedir, Ahmet? Ne mutlu ederdi seni?

Şimdi senle burda oturuyoruz ya abla, böyle çay içiyoruz… Üstümüz kapalı ya yani, açıkta değiliz… Öyle üstü kapalı bir yerimiz olsun isterdim. Şeyhmus'u çağırırdım hemen. Gülistan'la oğlunu da kaçırır getirirdik yanımıza. Normal işler bulurduk; Şeyhmus'la ben… çalışırdık. Hem Gülistan'a bakardık, hem de oğluna. Her şeyi unuturduk o zaman. Bütün pislik, herşey biterdi.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız