Kaplumbağalar’dan Yüksek Fırınlar’a taşan ışık; Fakir Baykurt

08.10.2019 00:44 EĞİTİM

ALPER AKÇAM

Fakir Baykurt, Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de dünyaya gelmiş yoksul bir köylü çocuğudur. Dişle tırnakla verilen yaşam savaşı içinde okumaya çalışırken babası Veli’nin ölümüyle ilkokul ikinci sınıftan alınıp amcasının yanına yanaşma edilir. Bir yıl sonra amcanın askere alınması, geri dönülen yoksul köy okulunu izleyerek ulaşılan Gönen Köy Enstitüsü, Tonguç Baba’nın Anadolu Rönesansı çabası ile buluşmasından sonra yaşamı farklı bir yola doğru akmaya başlar. Akçaköylü yoksul Tahir, Fakir Baykurt adlı mücadeleci bir öğretmene, ülkeyi altüst eden, tüm eğitim cephesini kavrayan etkinliklere damga vurmuş Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) yöneticisine, ünü ansiklopedilere giren, yapıtları dünyanın birçok diline çevrilen koca bir yazara dönüşür.

Fakir Baykurt, kendi deyimiyle, “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir yazardır; “insan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın çizgisinin arkasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan, ülkedeki gelişmelerden, köy kökenli ve halktan yana aydınlar üzerine kurulmuş baskılardan söz ettiğinde, “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. ”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmiştir… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”

Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.

1955 yılında yayımlanmış Çilli adlı öykü kitabını 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü almış “Yılanların Öcü” izlemiş, yazınsal serüven, yaşamını noktaladığı âna kadar aralıksız sürmüştür. Baykurt’un yapıtlarında Mihail Bahtin’in Rönesans kültürünün özü olarak gördüğü ve çoksesli roman türü için de kaynak olarak gösterdiği “grotesk halk kültürü” öğeleri ve “halk gülmece kültürü” çok yoğun bir biçimde yer alır. Olgunluk dönemini yaşadığı Almanya yıllarında yazdığı metinlerdeki grotesk, çağdaş özellik ve kimliklerle zenginleşir; Bahtin’in çoksesli roman tanımına uyan biçemsel yenilikler kazanır.

Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”.(Rabelais ve Dünyası, s 20) Köy Enstitülü yazarları kaba bir “Toplumcu Gerçekçilik” başlığı altında toplayanlar, onların yapıtlarındaki değişimci, yenilik ve özgürlüklerden yana, tüm iktidarlara kafa tutan bir gülmecenin başat öğe olduğu gücü göremeyenler, onları değersizleştirir, yavanlaştırırlar.



Kaplumbağalar’da Kır Abbas kasabaya gitmiş, bozkırdan yarattıkları bağları için kaymakam yerine bakan tahrirat kâtibi ile görüşmüş, onun isteği üzerine de olup biteni özetleyen bir dilekçe yazmıştır. Köye döndüğünde merak içinde sonucu bekleyen köylülere oyun oynayarak olanları anlatır. Kimi tahrirat kâtibi olur, kimi arzuhalci, kimi kapıdaki jandarma; onların davranışlarını bakışlarını, konuşmalarını canlandırır. Tarihçi Huizinga’nın “Homo Ludens” diye tanımladığı insanoğlu, Anadolu’da da kültürünü oyunla yaratmıştır… Metin And’ın “Oyun ve Bügü”sünde bütünleşip gün yüzüne çıkar.

Yüksek Fırınlar’da Türkiye’den Almanya’ya yeni gelmiş, Türkmen giysileri içindeki saçı örüklü, kısa boylu Elif ile konuk olduğu evin ev sahibi, saçları bigudili, yüzü boya içindeki Tante Adelheid karşılaşırlar. İkisi de düşüp bayılır. Elif, bigudili, boyalı Alman kadını şeytan sanmış, Alman da Elif’i, alt kata konuk gelmiş çok merak ettiği Türk gelini yemiş, şimdi de kendisini yemeye gelmiş bir köstebek gibi görmüştür.

Kaplumbağalar’da halk gülmece kültürünün şenlikçi yapısı metnin çoğul dokusu içine ustaca işlenmiştir. Rabelais romanının da ana öğelerinden olan pazar ve sokak dili, sansürsüz cinsellik, lakap kullanımı Kaplumbağalar’da da ilk bakışta kendini işaret eder. Tozak köyüne gelmiş kil satıcısı, “kilin eyisi” diye bağırırken heceler üzerinde vurgu oyunu yapmaktadır. Sonuçta, köy sokaklarında, “eyi sikilin” diye bağırarak gezen bir ses dolanmaktadır; Anadolu insanını inanç istismarcılarının korku politikalarına sürüklemek isteyenlere inat…

Kel Bektaş, çocuğu olmayan Kaymak Muharrem’e öğüt vermektedir: “Bak Muharrem, bu senin suçundur! Bak beni dinle kardaşım, sana bir akıl vereyim, bin tekkeden, yatırdan iyidir! Bir dene, gör! Doktorlar ne ki? (…) Akşam benim ceketi götür, avradın Keziban’ın üstüne örtüver. İstersen o gece kendin bir halt etme, senin karı kesin gebe kalır! Çünkü ceketimize kadar sinmiştir bizim olmaz olası dirayetimiz!” (Kaplumbağalar, s 80)

Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar’da romanın başkahramanı olarak eğitmen Rıza yerine köyün delisi sayılan Kır Abbas’ı kurgulaması, metnin temelinde deliliğin, beden atıklarının, tuhaflıkların birliğinin, sıcak temasın öne çıkmış olması, onun şenlikçi, karnavalcı tutumunun çok açık bir göstergesidir. Bazılarının sandığı gibi yoksul köylülüğe değer vermeyen, dayatmacı bir “Aydınlatmacı” anlayış değildir metne egemen olan…

Tozak köyünün bağ bozumu, Yüksek Fırınlar’da, Koca İbrahim’in Kınık düşüyle bir kolhoz şenliğine ulaşır. Kendisi dindar bir insan olan Koca İbrahim, günlük yaşamında çevresindeki sendikacılardan, solcu işçilerden olabildiğince uzak durmakta, kendi iç sesinde onların kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye çalışmaktadır. Düşünde ise, köyüne gelmiş sekiz traktörün sorumlusu yapılmıştır. Tüm çevre köyler, uzak bölgelerden gelmiş işçiler, sendikacılar, kasabanın ileri gelenlerinin konuk olduğu köydeki şenliğin yöneticisidir.

Duisburg’un fabrika cehennemindeki grev kararı ile düşsel şenlik bir yaşam parçasına dönüşür. Alman, Yunan, Yugoslav, İspanyol, İtalyan, Türk işçiler kol kola, omuz omuza eğlenmekte, yiyip içmektedirler. Çalgılar, korolar, marşlar, tepsi tepsi yiyecekler, şişe şişe içkiler gırla gitmektedir. Türk döneri, davul zurna ve halay, grev yerinin en gözde öğeleridir.

Her iki romanda da metnin ana dokusuna kimi açıktan açığa güldüren, kimi pusuya yatıp sinsi, hınzırca bir tarz tutturan bir gülmece egemendir. Bu gülmece, başkalarını aşağılamaya yönelmiş modern çağın seçkinci gülmecesinden çok, kendisiyle de dalga geçme erdemliliğini taşıyan çoğulcu halk gülmecesidir.

Ardahan’da, yedi yaşında bir çocuk iken sürgün öğretmen olarak çalıştığı Şavşat’tan evimize konuk geldiği gün tanıdığım baba dostu ve mücadele arkadaşlığını babamdan devraldığım Fakir Baykurt’un anısı önünde saygıyla eğiliyorum.