Karnımız Tok’i sırtımız pek!
Onur Caymaz Onur Caymaz
Ali Ağaoğlu ne dürüst adam değil mi? Yapacağım diyor, yapıyor; sözünün eri.
Ali Ağaoğlu ne dürüst adam değil mi? Yapacağım diyor, yapıyor; sözünün eri. Müteahhit adam, klasik işlere falan da imza atmıyor, yaşam mimarı! Memleket kalkınmasında dev adımlar atan zengin şahsiyet. Şehir kuruyoruz, kolay iş değil!

Uçakla inerken önce aziz Londra’ya şöyle tepeden bakın, sonra aziz İstanbul’a! Görün şehirciliği. Estetik desen var, yeşil cabası, insan sağlığı, göz zevki; hepsi böylesi müteahhitlerin sayesinde. Düşünsenize, şehrin içinden geçtiği halde yazın girip serinleyemediğimiz bir denizimiz bile var. Kıtaları birleştirmişiz; boru mu diyeceksiniz? Boru vallahi! Boruyla bile birleştiriyoruz yani; Marmaray var ya, o açıdan... Araba satışını kontrol etmek yerine, üretilen her yeni araba için duble yollar, köprüler... Vatandaşın inanılmaz işine yarar bunlar.

Ağaoğlu diyorduk. Özeleştirisini yaptı ne güzel. Bayılırız böyle dobra kişilere. Adam geçenlerde resmen çürük binalar yaptım dedi. Suçunu itiraf etti! Ragıp Zarakolu’nun bile tutuklanabildiği yerde, bir savcı olsun bu beyanat üzerine dava açmadı. Ne gerek var davaya! Türkiye’de hep zenginler en haklı, en ucuz şey fakirlerin hayatı olduktan sonra...

Medyamız da Ağaoğlu’nun arabalarından falan bahsedilen programlarda Ayazma Tepe Üstü Kentsel Dönüşüm projesini anmadı. http://ayazmamagdurlari.wordpress.com adresinde konuya dair çok şey okunabilir. Bunlar çoklarının umurunda olmadı. Kentimiz dönüşüyor, modernleşiyorduk nasıl olsa. Türkiye Malezya olmayacaksa bile eninde sonunda b..ktan bir Dubai olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu! Karnımız Tok’i, sırtımız pekti!

Zaten Van depremi sonrasında da önemli olanın sadece İstanbul olduğunu iyice öğrendik. Bu deprem meselesi de gelip geçecek, görürsünüz... Hem Kürtlerin depreminden bize ne! Orada insanlar göçük altındayken burada İstanbul depreminde ne yapacağımız konuşuldu. Oysa tam da bu sıralarda Has Parti başkanı Bekâroğlu birşeyler hatırlatıyordu Twitter sayfasından: İstanbul’un 1994 yılındaki belediye başkanı bile kaçak evde oturduğunu söylemişti bir zamanlar. Kim miydi o zaman başkanımız? Onu da varın siz bulun...

Van diyordum; unutulup gidecek. Konu çoktan soğudu. Zaman gazetesi, BDP’liler orada insanları kışkırtıyor konulu haberler yaptı (görevli onlar da, ne yapsınlar!); çadır konusunda devletin acizliği önlensin diye çeşitli yağma haberleri yapıldı. Güzel işler! Oturduğumuz yerden “vay yağmacılar” edasıyla güne başladı çokları. Köylüler eğitimsiz oluyordu canım! Gerçi olası İstanbul depreminde, hangimiz üç gece soğukta, çoluk çocuk sokakta donarak bekledikten sonra, ancak ulaşan kamyonların önünde 'medeni biçimde' sıraya girecek, o da belli değil ya! Şu şehirde her sabah karşıdan karşıya geçerken bile en az bir şoförle muhakkak kavga ediyorum. İstanbul’un medenisi, yaya geçidinde durmayı bile bilmiyor, değil ki yağma!

Deprem için elimden geleni yaptım. Bir küçük şey de var elbet. Aşağıda okuyacağınız "Bir Paket Gül Lokumuyla Van’a Gitmek" adlı şiiri 2005 yılında yazdım. 'Yaz Tarifesi' adlı kitabımla okura ulaştı. Günışığı Kitaplığı’nın genel yayın yönetmeni sevgili Müren Beykan fark edip e-posta gönderdi; bazı bölümleri bugüne ne çok uyuyor. Beykan ve Günışığı’ndan sonra ayrıca bahsedeceğim. Şiirse gönderdiğim battaniyelerden daha çok ısıtmayacak ama yine de işe yarayacak. Bir sigara içiminde bile olsa işe yarayacak... Buyurun:

 

Asaf demiş ya
“yalnızlık üşümektir” diye
ben de Van’lı bir çocuğa
acıdan örülmüş bir kazak yerine
gül lokumu gönderiyorum
yanmış kuşlarla

 

iyi ya! gülü yüzüne sürsün
kar olsun ömrüne pudra şekeri
nasılsa üşüyeceğiz o kazakla

...

kitaplarda, Van’lı çocuklarda
dağ istasyonlarında bir renk
bir renk ki sabahlara dek
yüreği denizin, yağmurun kızı
çok sevmiştim sizi
kirpik rengi gözden düşen
daldan düşen serçe hızı
“sana geliyorum sadece sana”
 demişsin Asaf,
bununla başlamıştım ben aşka

 

iyi ya! gülü sesinize bırakın
bal olsun omzunuza pudra şekeri
nasılsa üşüyeceğiz bu romanda

 

“sevmesini iyi bilirim, düşünmeyi öğrendim
duydum nedir can vermeden ölmek”
ellerim birbiriyle görüşmez
parmaklarım dokunmaya küs
nicedir bir aylayla geziyorum başımda
karmakarışık bir çanta omzumdaki
yine de içimde lacivert bir süs
çıkıp bir sabah Van’a gidiyorum
’Görülmüştür’’ damgalı bir zarfın içinde

 

iyi ya! gülümü gönlünüze iliştirin üşüyeceğim...
elleriniz kalsın göğsümde