Kavun karpuz
Karpuz, kavun, çilek, limon, bahar, yaz, semtimiz, gönlümüz, dünyamız. Ezcümle dünya Aleviler var olduğu için dönmüyor, ama dünyanın bir bataklığa dönüşmesi de Aleviler yüzünden değil. Bayramlık ağızlarınızı açtığınızda her sefer Alevilerden başlamayın, lokum dağıtmışsınız, kutlama yapmışsınız, birileri de ‘hani bana hani bana’ diye şirinlik yapmış, yapmayın, yazıktır, günahtır, ayıptır, Alevi öldürdük, Sünni öldürdük diye kutlama yapılmaz, göz aydınlığı, ağız tatlılığı olsun diye lokum dağıtılmaz!

HAYDAR ERGÜLEN haydaree@yahoo.com
Bahar geldi. Geçenlerde bir kamyonun kasasındaki karpuzları görünce, satıcıya “ne zaman çıktı?” diye hayret belirten bir soru sorunca, “karpuz ne ki kavun bile çıktı!” dedi, kötü edebiyat olsun, sarı kavun gibi gevşek gevşek gülerek (Burada kötü edebiyat hangisi bulunuz). Ben de bunun üzerine madem edebiyatım kötü, hiç olmazsa şiirden kurtarayım diyerek, “yaz ne zaman çıkacak?” dedim. Yaz ustası mı desem yaz öğretmeni mi yoksa yaz memuru mu, övünerek ve hayli gururlu bir biçimde göğsünü kabartarak, yazın anahtarı da elindeymiş de bana da büyük bir sır bağışlıyormuş gibi “O da çıkacak!” dedi şimdinin karpuz, yarının kavun satıcısı.
Yaz deyince hazirana yorarım ben. Haziran gelince kapılar açılır. Dünyanın kapıları, insanın kapıları, kentin kapıları, gönül kapıları. Ve elbette sevinç, bahtiyarlık, esenlik, özgürlük, eşitlik, bir de daha ne olsun iyilik güzellik kapıları açılır haziranda. Haziran açıklığı dileyelim birbirimize. Kalp ve kafa açıklığı olarak.
Bahar geldi, yaz çıkacak! Ben biraz keyfinizi kaçıracağım fakat. Bahar Aleviler yüzünden gelmedi! Ama kışın sert geçmesi de Alevilerin suçu değil! Şimdi o sarı satıcıya sorsaydım, sarı mıydı bilmiyorum, çıktığını söylediği kavundan ötürü bu rengi yakıştırmış olmalıyım ona, karpuz satarken esmer, kavun çıkınca sarı... Uzatmayayım, ona “karpuzu Sünniler yer, Aleviler kavunu bekler!” deseydim, bana herhalde sizin de söyleyeceğinizden farklı bir şey söylemezdi! Yani, karpuzun sabırsızlığında bir Alevi komplosu yok, kavun çıkınca da Aleviler şenlik yapmayacak!
Şu kavun-karpuz benzetmeleri, daha doğrusu benzetememeleri iyi bir fikir mi, pek emin değilim. Keşke bir karpuz satıcısıyla karşılaşacağıma, turfanda çilek ya da sarıbenizli limon satıcısıyla karşılaşsaydım bu yazıdan önce. Ne bileyim, karpuz, kavun hem imge ya da mecaz olarak ağır kaçabilir hem de doğrusu bir de bunları çözmek için kafa patlatmanızı istemem! Onca Yoksulluk Varken! Onca dert varken diyeceğime Onca Yoksulluk Varken demek daha iyi. Hem artık bir deyim gibi oldu, hem kitabı hem çevirisini tabii hem de adını çok severim.
Her sabah selamlamak için güneşin doğuşunu bekle, akşamları ay çıksa da ona el sallasam diye çocuk gibi için kıpır kıpır etsin, görür görmez, ayın bileceği şey, sonra yıldızın biri sana göz kırpsın! Sesin güneş dolu, gönlüne ay doğmuş, kafan yıldızlı, uyu uyuyabilirsen! Sanki bir Necati Cumalı şiiri gibi Kızılçullu Yolu’ndasın artık bütün yaz. Karpuz çatlasın, kavun gülsün, bizim sarı satıcı “benim bu yazıda ne işim var?” diye düşünsün. Hatta bu yazıya göre sarı olan saçlarını düşünen adam pozu verircesine şöyle bir karıştırsın. Ne olacak, nasılsa önümüz yaz.
Önümüz yaz, uzat uzatabildiğin gibi yazıyı diyeceğim ama, şimdi yazının uzunluğundan da Alevileri sorumlu tutarlar diye vazgeçtim. Tıpkı satıcının sarı saçlarından da Alevileri sorumlu tutacakları gibi. Oysa nur içinde yatsın Kayahan doğrusunu söylemişti: “Sarı saçlarından sen sorumlusun.”
Semtimizin delikanlısı olacak yaşı çoktaaaaan geçtim. Hem doğrusu o yaşlarda “sevda ne yana düşer usta sıla ne yana/gurbet hep bana bana mı bana mı düşer usta” şarkısının söylediği yerlerdeydim. Sonra dünya gurbet olacağına semt olsun dedim ve istedim. Dünya semtindeyim diye gönül gezdirdim. Öyledir. Sizden yakın olmasın dünya da semtimizdir. “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” uygarlığından geldiğimiz yere bak! Bak bak, kafanı çevirme hemen, gönlünü çevirme bak! Kalender uygarlığından nereye? Bu muydu geleceğimiz yer, bu muydu üstümüzde gök, altımızda yer, gözümüzde sonsuzluk, gönlümüzde...
Gönlümüz dedim yine, yine gönül evi, kalp evi, cem evi diyesim geldi demek ki! Dünyadır hepsinin evi. İnsan bu dünyada Alevi, öbür dünyada Sünni olmaz ki! İnsan iki dünyada da insandır. “İnsan olan insan gelsin beriye/kimi kara kimi çalar sarıya/aslolan hayattır bakma geriye/muhabbet insana cana muhabbet” dediği gibidir Ruhi Su’nun, o ‘ses anıtı’nın.
Karpuz, kavun, çilek, limon, bahar, yaz, semtimiz, gönlümüz, dünyamız. Ezcümle dünya Aleviler var olduğu için dönmüyor, ama dünyanın bir bataklığa dönüşmesi de Aleviler yüzünden değil. Bayramlık ağızlarınızı açtığınızda her sefer Alevilerden başlamayın, lokum dağıtmışsınız, kutlama yapmışsınız, birileri de ‘hani bana hani bana’ diye şirinlik yapmış, yapmayın, yazıktır, günahtır, ayıptır, Alevi öldürdük, Sünni öldürdük diye kutlama yapılmaz, göz aydınlığı, ağız tatlılığı olsun diye lokum dağıtılmaz!
Bu yazının sonuna Edip Cansever’in bir dizesini bıraksam bir şeye yarar mı, birileri acep bu dizeye bakıp da ‘şair burda ne demek istemiştir?’ diye sorar mı? “İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine?” Karpuz çıktı, kavun sabırsız, yaz da çıkacakmış, “yaz Sünni’ye, kış Alevi’ye” olur mu, yaz da güz de, kış da bahar da hepimiz için demez mi kimse? Desin diye. Bunu derse belki coşar da, arkasından da “dünyada geçirdim çocukluğumu” der Melih Cevdet Anday gibi. O zaman tamam olur, iyi olur, yaz çıkar, çocukluk yeniden çıkar!


