birgün

24° AÇIK

Kaybettiğimiz mevzileri geri almalıyız

TARIM ORKAM-SEN Genel Örgütlenme Sekreteri Dostcan Şakar, iktidarın yasalarla KESK’in yapısını değiştirmeye çalıştığını söyledi. Şakar “KESK’in mücadele ruhuna uymayan, mücadele geleneğinde bulunmayan ama etkisini üzerimizde hissettiren, zaman zaman görünür olan bu bürokratikleşme terk edilmeli, fiili ve meşru mücadele pratiğimiz tekrar hayata geçirilmelidir” dedi

ÇALIŞMA YAŞAMI 29.05.2022 09:38
Kaybettiğimiz mevzileri geri almalıyız
Abone Ol google-news

Ezgi Can Ceylan

AKP, kamu emekçilerinin haklarını her gün tırpanlıyor. Tüm işkollarında çalışma koşulları ağırlaşırken ücret kayıpları da yaşanıyor. Tarım orman işkolu da emeğe yönelik piyasacı müdahalelerden payını aldı. Ayrıca doğa talanı da AKP iktidarı döneminde ayyuka çıktı. Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası (TARIM ORKAM-SEN) Genel Örgütlenme Sekreteri Dostcan Şakar ile sendika mücadelesini ve talanı konuştuk.


Kamuda çok sayıda sendika mevcut ve örgütlülük oranı da özel sektöre göre daha yüksek. Buna rağmen her alanda hak kayıpları sürüyor. Niceliğin tek başına yeterli olmadığı göz önüne alındığında sendikalar ne yapmalı, nasıl bir hedefle hareket etmelidir?

Sendikalar, örgütlü olduğu iş kolu başta olmak üzere tüm emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarını iyileştirmekten yana tutum geliştiren, tüm toplumsal sorunlara emekçilerin ideolojik zemininden dil, milliyet, dini inanç, cinsiyet ve mesleki statü ayrımı gözetmeden bakan ve sömürüyü ortadan kaldırma perspektifiyle hareket etmesi gereken örgütlerdir. Ülkemizde maalesef kamu emekçileri hareketini bölmek ve etkisizleştirmek için kurulmuş, adı sendika olan yapılar iktidara sırtını dayayarak büyümüş, buraları kariyer basamağı ve zenginleşme fırsatı olarak kullanmış, emekçiler nezdinde sendikalara olan güveni de sarsmıştır.

Oysa sendikal mücadele pratikleri, ezen ile ezilen arasındaki çelişkiyi görmemizi sağlayan, sınıf bilincimizi geliştiren süreçlerdir; bu süreçlerden ders aldığımız, kendimizi geliştirdiğimiz okul gibidir. Tüm mücadelemiz, “emek en yüce değerdir” şiarıyla, savaşların ve sömürünün olmadığı sınıfsız bir dünyada, insan onuruna yakışır bir şekilde, özgürce, kardeşçe ve barış içinde bir yaşamı ilmek ilmek örmektir.

Sendikaların canlılığını sağlayan en temel faaliyet örgütlenmedir. Hatta diğer bütün sendikal faaliyetlerin de örgütlenmeye yönelik olduğunu söylemek yanlış olmaz. Biz üyelerin sendikayı benimsemesi, içselleştirmesi, “sendika benim, sendika biziz” diyebilmesi verilecek tüm mücadeleler için çok önemlidir. Biz emekçiler sendikal mücadelenin aslında kendi sorunlarımızın çözümü için önemli bir mücadele alanı olduğunun farkına varmalıyız.

1980 sonrasında, “fiili ve meşru sendikacılık” şiarımızla, bedeller ödeyerek kurduğumuz sendikalarımızın kapılarına siyasi iktidarlar tarafından vurulan kilitleri, mücadelemizin meşruluğundan aldığımız güç ile söküp atarak sendikalarımızı var ettik. Daha sonra çıkarılan 4688 sayılı yasa adeta bizlere giydirilen deli gömleğiydi. Yasa kısmen de olsa sendikalarımızda bürokrasiyi, fiili ve meşru mücadele pratiğimizde mevzi kaybetmeyi beraberinde getirdi. KESK’in mücadele ruhuna uymayan, mücadele geleneğinde bulunmayan ama etkisini üzerimizde hissettiren, zaman zaman görünür olan bu bürokratikleşme terk edilmeli, “fiili ve meşru mücadele” pratiğimiz tekrar hayata geçirilmelidir. Sendikal mücadelemizle, dişimizle tırnağımızla kazandığımız, ancak bazılarını kaybetmeye başladığımız haklarımızı tekrar kazanmak, önümüzdeki mücadele hedeflerimizden biri olmalıdır.

Örgütlenmeye yönelik temel stratejiler ve politikalar güncellenmelidir. Somut ve gerçekleşebilir hedefler belirlenmelidir. Sendika üyeleri arasında dayanışma ağları oluşturmalı ve geliştirmelidir. Sendikanın tüm yöneticileri, temsilcileri ve üyeleri birbirleriyle iyi iletişim ve dayanışma içerisinde olmalıdır. Sendika içi demokrasi çok iyi bir şekilde işletilmelidir. Üyelerin doğrudan karar alma süreçlerine katıldığı yapılar oluşturulmalı, kararlar, tabanda alınmalı, söz, yetki, karar emekçilerin olmalıdır. Üyeler sorumluluk almalı, kolektif anlayışa dayalı, dayanışmacı, mücadeleci bir örgütlenme kültürü oluşturulmasında, temel strateji ve politikaların belirlenmesinde, katkı koyabilmeli ve sendikal bilinçlerini sürekli geliştirmelidir. Bizler sendikalara profesyonel bir meslek gibi bakmayız; örgütsel yapımız da buna uygun şekillenmiştir. Bu mücadele içinde yer alan, yıpranmış ve yorulmuş arkadaşlarımız olabildiğince desteklenmelidir. Gençlerin sendikal mücadeleye katılması, yeni kadrolar yaratılması sağlanmalıdır.

Toplumun tüm kesimlerini kapsayan doğru politikalar belirlenerek bu politikalara yönelik görünür çalışmalar yapılmalıdır. Mesleki, cinsel, etnik, siyasal, inanç vb. ayrım yapmadan; ataması yapılmayanlar, işsizler, güvencesiz çalışanlar, taşeronlar, sözleşmeliler, çiftçiler, köylüler, tarım işçileri, kadınlar, çocuklar ve özel gereksinimi olanlar için, tüm ezilenler, her türlü haksızlığa maruz kalanlar için, gerçek adaletin ve eşitliğin sağlanmasına yönelik çalışılmalı, sınıf kitle sendikacılığını geliştirmeliyiz.

Küresel bir ekolojik kriz ve gıda krizi ile karşı karşıya olduğumuz uzmanlar tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Tarım Orkam-Sen olarak kapitalizmin dünyayı yok eden politikalarına karşı ekoloji, gıda egemenliği gibi konulara yaklaşımınız nedir?

Kâr hırsı bitmek bilmeyen sermaye ile ulusal ve çok uluslu işbirlikçileri, daha çok kâr elde etmek için ormanları yakıp yok ediyor, denizleri, gölleri, dereleri, tüm su kaynaklarını kirletiyor, ekosistemi tahrip ediyor. Maden çıkarmak için ağaçlar kesiliyor, doğa talan ediliyor, ortaya çıkan çevresel tahribat telafi edilemez, geri dönülemez boyutlara ulaşıyor. Biz emekçiler de endüstriyel temelli, petrole dayalı şirketlerin kâr amaçlı, sermayeci ve sömürücü düzenine karşı, halkların kendi kültürlerine uygun, doğayla uyumlu, ormanları, gölleri, tarihi yapıları, hayvanları koruyan ve tüm ekosisteme saygı duyan, insan onuruna yakışır şekilde bir yaşamı savunuyor, bu bozuk düzene karşı mücadelemize devam ediyoruz.

Kapitalist sistemin ormanlara verdiği zararı 3. köprü ve 3. havaalanı projelerinde görüyoruz. Aynı şekilde Salda Gölü'nün endemik türlerin yaşam alanı olmasına, Dünya dışı yaşamın nasıl olabileceği öngörüsüne katkı sunabilecek, bilim insanları için eğitim değeri yüksek laboratuvar gibi olmasına, saymakla bitmeyen özelliklerine rağmen “millet bahçesi yapıyoruz” diye talana açmalarında görüyoruz. Kanadalı emperyalist Alamos-Gold şirketinin Kaz Dağlarında maden aramak için dağları tamamen tıraşlamasında ve doğayı yok etmesinde görüyoruz. Ancak halkın mücadelesiyle durdurulabileceğini de. Nitekim şirketin faaliyetleri durunca yerli işbirlikçileri halkı tehdit etmiştir. Kanal İstanbul projesi vb. birçok talan projesiyle sermaye ve yandaşlar daha da zengin edilirken halk yoksulluğa mahkûm ediliyor. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için bu yıkıcı, yok edici düzene karşı tüm gücümüzle mücadelemizi yükseltmeliyiz.

Gıda, tarım ve orman alanı toplum için hayati öneme sahip bir alandır. Köylü ve çiftçilerle sürekli beraberiz ve onlara kamusal hizmet veriyoruz. Bu bağlamda gıdayı kontrol etmeye çalışan, endüstriyel temelli, doğaya zarar veren emperyalist gıda sistemine karşı halkın gıda sistemi olan Gıda Egemenliğini daha sağlam temellerde savunmalıyız. Köylü ve çiftçilerin örgütlenmesini desteklemeliyiz. Tüm dünya halklarına güvenli ve sürekli gıdanın ulaşmasını, gıdayı kontrol etmeye çalışan çok uluslu şirketlerin, elini gıdadan çekmesini sağlamalıyız.

Çıkartılan Tohumculuk yasası ile çiftçilerin binlerce yılda geliştirdiği tohumları şirketler adına patentledirler. İktidarın tarım politikaları, şirketlerin patentli tohumunu kullanan çiftçilere destek görüntüsünde aslında şirketlere destek anlamına geliyor. Atalık tohum kullanan çiftçilere ise destek vermeyerek cezalandırma yolunu seçtiler. Aile tarımı olan geleneksel köylü tarımı insan türü ve ekolojik denge için yani dünyadaki tüm canlılar için hayati öneme sahiptir, nitekim doğaya zarar vermezken, sağlıklı gıdaya erişimimize imkân vermektedir. Köylülerin, çiftçilerin, üreticilerin bu yöntemleri kullanarak toprağı işlemesi, tarım yapması ve örgütlenmesi desteklenmelidir.

Güvenilir ve sağlıklı gıda tüketmek, sosyoekonomik durumu iyi olan bir kesimin ayrıcalığı değil, tüm insanların hakkıdır. Bir avuç çok uluslu şirket bu hakkın kullanımını engellemeye, gıdayı kontrol etmeye, parası olanın gıdaya erişimini sağlayacak bir sistem kurmaya çalışmaktadır. Dünya halklarının gıda ve beslenme sorunu, çiftçinin, üreticinin sorunları ve endüstriyel tarımsal üretim nedeniyle doğanın gördüğü tahribat, aslında tam da sendikamızın mücadele hatlarının merkezindedir. Bu alanda vereceğimiz mücadelenin, geliştireceğimiz yol ve yöntemlerin, sendika olarak örgütlenmemiz üzerinde olumlu katkısı olacaktır.

Biz de bu mücadeleyi pratikte örmek adına sendikamız bünyesinde tarım ve ekoloji çalışma grubu kurduk; amacımız örneğin geçen sene meydana gelen orman yangınları, Marmara’daki müsilaj, kuraklık ya da gıda krizi gibi konularda gündeme geldiği anda, erken müdahil olabilme, gereken açıklamaları, uyarıları anında yapabilme, bu tür felaketlere karşı hazırlıklı olabilme, krizi en az kayıpla atlatabilme, sorunları en kısa sürede çözebilme kabiliyetine kavuşmak, sendikal hafıza ve arşivin oluşmasını sağlamak. Ayrıca 28 Mayıs’ta Mersin’de Mevsimlik ve Gezici Tarım İşçileri Paneli gerçekleştirdik. Bu panelde emek sömürüsünün acımasız sonuçlarını yaşayan mevsimlik tarım işçilerinin sorunları, iş, barınma, eğitim sorunları, göç etmelerinin nedenleri, çocuk işçiler ve benzeri konuları gündemleştirdik ve çözüm önerilerini konuştuk.

Kamuda örgütlü sendikaların genel durumu hakkında ne söylemek istersiniz? Siyasal iktidardan ve siyasi partilerden bağımsız bir sendikal hat kurulması neden önemlidir? Örgütlenme alanınızda karşılaştığınız problemlerden bahseder misiniz?

Bilindiği üzere 2005 yılında yapılan toplu görüşmelerde Kamu Sen’in isteğiyle 4688 sayılı yasaya ek madde yapılarak memur sendikalarının üye aidatlarının devlet tarafından ödenmesi sağlanmıştır. Bu uygulama mahkemeye taşınmış ve iptal edilmiştir. Daha sonra hükümet uygulamaya yasal bir kılıf bulmuş ve bu ödemeyi “toplu sözleşme ikramiyesi”ne dönüştürmüştür. Kamu emekçisine üç ayda bir toplu sözleşme ikramiyesi ödenmekte, Kamu emekçisinin sendika aidatı da maaşından üye olduğu sendikaya kesilmektedir. Bu uygulamanın demokratik hiçbir ülkede benzer bir örneği yoktur. Kamu Sen ve Memur Sen’in iş birliği ile hayata geçirilen bu uygulamanın amacı gerçek bir sendikal hareketin önünü kesmektir. Çünkü sendikalar, çalışanların çalışma yaşamına ilişkin sorunlarını çözmek, haklarını korumak, var olan haklarını geliştirmek ve yeni kazanımlar elde etmek, insanca ve onurlu bir yaşam sürmek için gerekli mali ve sosyal hakları elde etmek için çalışırlar. Parasını işverenden alan bir sendikanın işverene karşı hak mücadelesi yapabilmesi söz konusu değildir.

Hükümet yanlısı sarı sendikaların kadrolaşması için bir teşvik niteliğinde olan ve “toplu sözleşme ikramiyesi” adı altında verilen bu rüşvet, sendikal özgürlüklerin kısıtlanmasına hatta kaybedilmesine ve sendikal mücadelenin yozlaşmasına neden olmaktadır. 2002 yılında yaklaşık 40 bin olan Memur-Sen üye sayısı 2020 yılında 1 milyonu geçmiştir. Siyasi iktidar güdümlü yandaş sendikacılık sonucu toplu sözleşmeler ve birçok başka konuda hak kayıpları yaşanmaktadır. “Bir toplu iş sözleşmesi değil orta oyunudur” dediğimiz toplu sözleşme görüşmeleri, işbirlikçi sarı sendikalar ile hükümet arasında kapalı kapılar ardında yapılan gizli pazarlıkların adeta tescili gibidir. Kamu kurumlarında yetkiyi elinde bulunduran Memur-Sen, hükümet sözcüsüymüş gibi faaliyet yürütüp kamu çalışanlarının haklarının gasp edilmesine ortak olmakta, siyasal İslamcı tek adam rejiminin inşasına katkı sunmakta aynı zamanda deyim yerinde ise sendika değil tayin-takip bürosu gibi faaliyet yürütmektedir.

Tüm bunların paralelinde de iktidar, emek ve meslek örgütleri üzerindeki fiili baskısını arttırmaktadır. İş yerlerinde örgütlenme faaliyetlerimiz engellenmektedir. Bildiri dağıtmamıza engel olunmakta, panolarımız sökülmekte, dağıttığımız, panolara astığımız bildirilerimiz dava konusu yapılmaktadır. Emekçiler iktidarın bir memur kolu gibi faaliyet yürüten Memur-Sen'e bağlı sendikalara baskı ve zorla üye yapılmaktadır.

Yapılan maaş artışları, enflasyonun çok altında kalmaktadır. Kamu çalışanları maaşları ile geçinemez duruma gelmiştir. TÜİK Başkanının “elde edilen bilgilerde eksikler veya ricalar veya protokoller sonucunda” doğru verilere ulaşılamadığını söylemesi tam bir skandaldır.

Siyasi iktidar, kadın çalışanlara doğum sonrası verilen doğum iznini arttırdığı zaman bunu bir lütufmuş gibi sunmakta ama vazgeçmediğimiz iş yerlerine kreş açılması talebimize kulak tıkamaktadır. “Kadın evinde çocuk büyütsün” zihniyetinin tezahürü olan bu uygulamanın asıl amacı kadının çalışma yaşamından çekilip eve kapanmasını sağlamaktır. Belirttiğim bu örneklere benzer saymakla bitmeyecek birçok hak kaybı yaşanmaktadır.

Doğru bir sendikal bilincin gelişmesi, emekçilerin ortak mücadelesinin örgütlenmesi ve toplumsallaşması konusunda nasıl bir yol izlenmelidir?

Farklı iş kollarında bulunan sendikalar arasında kurulan platform türü yapılar, işçi sendikalarını, meslek odalarını ya da demokratik kitle örgütlerini içine alan daha organize örgütlenmelere dönüştürmek mücadeleyi büyütme konusunda faydalı olacaktır. Sendikamız ilgilendiren konuların kamuyu da ilgilendirdiği unutulmamalıdır. Ziraat mühendislerinin yaşadığı sıkıntılı bir durumda Ziraat odasıyla koordineli veya çiftçilerin yaşadığı sorunlara karşı mücadele hattı çiftçilerle, çiftçi örgütleri, sendikaları ile belirlenmeli ve geliştirilmelidir. Güçlü bir sendikal hareket yaratabilmek için emekçiler arasında ayrım yapmadan, sınıf kitle sendikacılığı çizgisinde, birleştiren bir sendikal örgütlenme seferberliği başlatmalıyız ve taleplerimizi toplumsallaştırmalıyız.

Son dönemde yaşadığımız covid pandemisi topluma nitelikli kamusal hizmetin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Pandemi koşullarında emekçilere destek verilmemiş ağır şartlarda çalışmalarına neden olunmuş ya da işten atmalar yaşanmıştır. Bu koşullara karşı önlem ya da ek ödeme talebinde bulunan kamu emekçileri de sürgün edilerek cezalandırılmıştır. Neoliberal politikalar ve siyasal islamcı anlayışın tezahürü sonucunda sistem çökmüştür.

Sömürü düzeni, sendikaların gelişmesini önlemek, onları parçalamak için bütün gücüyle saldırmaktadır. Sendikalar ve sınıf örgütleri bu saldırıya karşı birleşik mücadele hattı oluşturmalıdır. Kapitalist sistemin dayattığı bencilliği, rekabeti ve üretimden uzak tüketim odaklı yaşam biçimini kabul etmeyip tüm emekçilerin birlikte mücadele etmesinin yollarını bulmalıyız. Bütün çalışanların ekonomik ve demokratik talepleri sahiplenilmeli, sınıfsal olarak tüm çalışanların kucaklanması hedeflenmelidir. Emekçilerin hak ve çıkarları için mücadele edilirken bu hak ve çıkarların toplumun genel çıkarlarından bağımsız olmadığı, toplumun değişimi ve gelişimi ile doğrudan ilişkili olduğu unutulmamalıdır.

Etnik çatışmaya dönüşecek gerilim politikalarına geçit vermemek için milliyetçi histeri, militarist çığlık ve linç kültürünün toplumda birikmesine, yaygınlaşmasına karşı, tüm demokrasi güçleriyle birlikte, eşitlikçi, özgürlükçü bir zeminde, barışçıl çözümler için mücadeleyi yükseltmeliyiz. Din, dil, ırk, siyasi görüş, cins, cinsel yönelim, ulus ve mezhep ayrımı yapmadan, ortak amaçlar hedefinde birleşmeyi, birleşerek çoğalmayı ve mücadelemizi yükseltmeyi hedeflemeliyiz.

Kapitalist sistem karşısına çıkan tüm zorlukları sanki bir bilgisayar gibi yeni sürümler ekleyerek çözüyor. Bu bağlamda sendikaların da kendilerini güncellemesi zorunlu bir hale gelmiştir. Emekçilerin tarihsel birikim ve deneyimlerini temel alan, sınıfsal duruşunu sağlamlaştıracak bir politika ve mücadele hattı yeniden örülmelidir. Sendika öncelikle üyeleri fikren kazanmalıdır. Üyelerin sendikaya aidiyet duygusunu geliştirmeli, sendikal bilinci yükseltmeliyiz. Böylece fiili meşru mücadeleyle, tüm emekçilerin gerçek çekim merkezi olan, her türlü zorluğa karşı mücadele edebilen bir yapıya kavuşmuş oluruz.

i

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol