Kederli karbonlar
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Kadın cinayetleri politiktir. Katledilen canların çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor: “Yaşamak istiyorum!” Çığlıklar, isyana dönüşmeli! Bedenlerimizi yaşamın kuvvetleri ele geçirmeli!

Ev ile benlik arasında özdeşlik kurulur genellikle. Cortazar’ın ‘Ele Geçirilmiş Ev’ öyküsünü, benlikleri ele geçirilmiş ve sonunda kendilerini sokakta, kapitalist akışların insafsızlığına terk edilmiş bulan bedenlerin öyküsü olarak da okuyabilirsiniz. Foucault’nun dispozitif dediği, iktidarın yakalama aygıtlarıyla bedenlerin nasıl ele geçirildiğini ve biçimlendirildiğini modern toplumlarda deneyimlemeyen yoktur. Kullandığımız, satın aldığımız, okuduğumuz, tükettiğimiz her şey; yani bir özne, kimlikli varlık olarak kendimizi inşa ederken seçtiğimiz her şey; tam da aktif olarak kendimizi inşa ettiğimizi düşünürken, tuzağa düşürüldüğümüzün kanıtları. En direngen bedenler bile yakalanıp ele geçiriliyor. Diyelim ki yeryüzünü iliklerine dek sömüren çokuluslu bir giyim şirketine yönelik boykota aktif bir beden olarak katılmak istediniz. Üzerinde şirket karşıtı mesajlar taşıyan bir tişörte rastladınız ve satın alıp sırtınıza geçirdiniz. Bedenleri giysileriyle sömürgeleştiren şirkete karşı bu direnişiniz, sizin özerk, bağımsız bir beden olmanızı garantilemiyor. Satın alıp bir direniş göstergesi olarak sırtınıza geçirdiğiniz tişört, boykot ettiğiniz şirket tarafından üretilmiştir.



SÖZCÜKTEN GERÇEĞE

Kapitalist bir toplumda yaşayan bir sanatçısınız. Ele geçmemek için piyasa kuvvetlerine karşı var gücünüzle mücadele ediyorsunuz, ama kapitalizm sizi sponsorluklarla, sistem-karşıtı kimliğinizi üretirken yarattığınız imgelerde yakalıyor. Ele geçirilmemiş beden olmadığını, tüketim toplumunda en direngen bedenlerin bile ele geçirildiğini, kapitalist akışların insafına terk edildiklerini söylemek mümkün. Öyle bir matriksin içine gömülüyüz ki, çırpındıkça daha da batıyoruz. Tamamen özerk, tüm kuvvetlerden arınmış bir beden var mı? Hepimiz biliyoruz ki bedenler, birbirleriyle parça alışverişinde bulundukça var olabilirler. Ve diğerlerinin parçaları bedenimize katıldıkça, ya gücümüz artıyor ya da azalıyor. Saf bir bedeni düşünmek bir hayal. Bu beden olsa olsa Adem ve Havva’nın kovulmadan önceki cennetteki varoluşları olabilir ancak. Evden kovulup yeryüzüne düştükten sonra tüm bedenler, yeryüzündeki kuvvetler tarafından ele geçirilip kirletilmiştir. Yeryüzünde kirlenmek güzeldir. Hele ki göçebe zamanlarda.

Asıl sorun yerleştikten sonra başladı, yeryüzünü parsel parsel bölüp mülklerine geçirdiler. Bedenleri de. Kadının bedenini physis’in, yani doğanın alanına yerleştirirseniz, çitlerle çevrilip mülk edinilecek, sömürgeleştirilecek bir araziye dönüşecektir. Öyle yaptılar, kadını ‘physis’in alanına yerleştirdiler. Erkeğin alanı ‘nomos’tu, yasaların alanı. Physis/nomos karşıtlığı yeryüzündeki eril tahakkümün meşrulaşmasıyla sonuçlandı. Erkek, yasalarıyla doğayı, kaosu düzene sokandı. Kadın ise doğanın kaotik, göçebe güçlerinin ele geçirdiği beden. 19. yüzyılda kadınlara yönelik ‘histeri’ tanısıyla, bedene özgü doğanın yaşamsal kudretini bir ruh hastalığına dönüştürdüler. Yunanca ‘hysterikos’, döl yatağına ait demek. Histerik kadın bedeni, döl yatağı tarafından ele geçirilmiş ‘nomos’u, yasaları yıkıcı bir kuvvet olarak tanımlandı. Oysa göçebeler kadının doğurganlığını, yaşamsal kudretini yüceltmişlerdi. Vilendorf Venüsü olarak adlandırılan, yirmi bin yıl öncesinde üretilmiş kadın heykelciklerine bakın!

KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR

Albrecht Dürer’in, kadın bedenini bir arazi gibi parsel parsel önündeki kâğıda geçiren erkek ressamı gösteren gravürü (1600), sanat tarihi kadar toplumsal tarihi de özetliyor. Erkeğin bedenini nomos/namus, yasalar ele geçirmiş, kendini devlet sanıyor. Yeryüzünü fetheden bir fatih sanki; kadın bedenini, parsel parsel nomos’una geçiriyor. Nomos, eril yasaların geçerli olduğu erkeğin arazisidir. Mülk erkeğindir, kadının tapusu önünde duruyor. Despotik devletlerin, nomos’larına karşı çıkanları terörist ilan etmeleri gibi, erkekler de ayrıldıkları kadınları nomos’suz ilan edip katlediyor. Kadın cinayetleri politiktir. Katledilen canların çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor: “Yaşamak istiyorum!” Çığlıklar, isyana dönüşmeli! Bedenlerimizi yaşamın kuvvetleri ele geçirmeli! Hani “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” yaşayacaktık. Şimdi ülkenin ormanları gibi için için yanıyoruz. Geriye, kederli karbonlar kalacak.