Google Play Store
App Store
Kilisenin tepesinden yere çakılan terziyle piskoposun tarihsel hesaplaşması (1)

GÖKHAN GÜNAYDIN*

2013 Ocakı’nın soğuk bir kış gecesi, Paris’in merkezinde tarihi bir restoranın gıcırdayan merdivenlerinden bir üst kata çıktık. Fransızların altta bulunan geniş restoran bölümüne gösterdikleri yoğun ilginin aksine, üst kattaki daha küçük salon sessizdi ve misafirlerini bekliyordu. Fransa seçimlerinin üzerinden altı ay geçmişti ve Sosyalist Parti, on yıla yakındır elinde bulundurduğu Paris Belediyesi’nin yanına, merkezi hükümeti de eklemişti. Böylece, Mitterand’ın 1995’teki vedasından sonra, Halk Hareketi Birliği’nin adayları Chirac ve Sarkozy’nin toplamda 20 yıla yakın egemenlikleri kırılmıştı. Bu satırların yazarı, o günlerin heyecanıyla, “Fransa’ya Solun Geri Dönüşü” başlıklı yazısıyla kazanılan seçim başarısını analiz etmeye çalışmıştı (Cumhuriyet, 7 Mayıs 2012). Üst katın duvarlarına asılı fotoğrafları gösteren ve o gece bize ev sahipliği yapan Avrupa Birliği Bölgeler Komitesi Türkiye Çalışma Grubu Başkanı Sosyalist Bernard Soluage, gizleme ihtiyacı duymadığı bir gururla, Fransa siyasetinin çok sayıda ünlü aktörünün bu katta yemek yediğini, siyasi toplantılar yaptığını anlatıyordu. Bense, Sosyalist Parti’nin Fransa ve Avrupa’da sol bir ilerleme yaratacağına ilişkin umudunu çoktan kaybetmiş bir konuk olarak, birazdan başlayacak yemek sonrasındaki toplantıda ortaya koyacağım sözlerimi tasarlamakla meşguldüm.

kilisenin-tepesinden-yere-cakilan-terziyle-piskoposun-tarihsel-hesaplasmasi-1-76495-1.

O günlerde Fransa, eski sömürgesi Mali’ye askeri müdahale sürecindeydi. Yemekten sonra, sesimi olması gerekenin altında tutarak yaptığım konuşmayı şöyle bitirdiğimi anımsıyorum: “Bir görüş, atmosferde seslerin hiç kaybolmadığını, dönüp durduğunu ileri sürer. Doğruysa, şu anda bizim duyamayacağımız bir şiddette, duvarda fotoğrafı asılı Fransa’nın ünlü siyasetçilerinin sözleri de bu salonda dolaşıyor olsa gerek. Şimdi hepsinin tanıklığında soralım. Sağcı Sarkozy döneminde Libya müdahalesi ile sizin Mali operasyonunuz arasında ne fark var? Savaş uçakları Libya’yı diktatörü devirip demokrasi getirmek için mi bombalamıştı? Şimdi siz demokrasi için mi Mali’desiniz? Öyleyse bu ülkenin sol ve sağ yönetimleri arasında bir ideoloji / uygulama ayrımından söz edilebilir mi?” Şu anda bazıları milletvekili olan belediye başkanlarının tanıklığında yöneltilen soruya, Hollande’ın yakın çalışma arkadaşı ve ev sahibimiz Soluage’ın kapsamlı bir yanıt vermekten kaçındığını anımsıyorum. Aradan geçen 2,5 yıl Fransa adına umudu yeşertmedi, hayal kırıklığını besledi…

Merkel’le kesişenler
2013 Mayısı’nın son günlerinde, eski bir Doğu Alman kenti olan Leipzig’e alçalmaya başlayan uçaktan kenti gözlemlemeye çalışıyorum. 500 bin nüfus barındıran kentin mütevazılığı, birleşme sonrası yapılan yenileşme çalışmalarına rağmen göze çarpıyor. Bu kent, 150.’nci kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan Sosyal Demokrat Parti (SPD)’nin dünyanın dört bir tarafından gelen konuklarını ağırlamaya hazırlanıyor. Törenler, kısa dönemde Almanya’da yapılacak seçimler için de bir gövde gösterisi niteliğinde. SPD Başkanı Gabriel’in konukları arasında, Başbakan Merkel de var. Böyle bir durum Türkiye’de olsa nasıl bir kıyamet kopar diye içimden geçiriyorum. Bu esnada Merkel, orta düzeyde nezaket alkışları alan konuşmasını tamamlıyor. Salonda bulunan SPD’nin önemli siyasetçilerine bakıyorum. Bu bayların tümünün yolları Merkel’le kesişmiş. Gerhard Schröder 1998 -2005 arasındaki Başbakanlık döneminde BM’nin Afganistan operasyonuna destek vermiş, vergi indirimlerini reddetmiş, devlet harcamalarını kısmış, “liberal reformları hayata geçirmiş”. Ama “yetmemiş”, 2005’te Merkel’e kaybetmiş. SPD’nin Başbakan adayı Peer Steinbrück Merkel’in koalisyon kabinelerinde Maliye Bakanı olarak görev yapmış. O da liberal bir reformist. İzleyen dönemlerde yapılan seçimleri Hıristiyan Demokratlar kazanacak, SPD kaybedecektir. Hıristiyan Demokratlar’la Büyük koalisyon içinde de SPD’nin erimesinin devam edeceğini öngörmek zor değil…

Neo-liberalizm gündemde
1990 yılında ve 20’li yaşların ortalarında Cambridge’de sol/sosyalist bir çevre içinde, 11 yıllık bıktırıcı bir Margaret Thatcher iktidarının, yine Muhafazakâr Parti’den John Major tarafından sürdürülecek olmasından duyulan hayal kırıklığına tanık oldum. Reaganizmin etkileri yaşlı kıtaya İngiltere üzerinden giriyor, neoliberal dalga sorgulanamaz anaakım haline getiriliyor, sendikaların etkileri kırılıyor, özelleştirmeler sıradan insanın yaşamını her geçen gün daha da zorlaştırıyordu. Ancak bir Anadolu deyişinde söylenildiği gibi, turpun büyüğü heybedeydi. 1997 yılında sahneye, akıl hocası Anthony Giddens ile birlikte Tony Blair çıkıyor ve Üçüncü Yol reçetesini ekonomik ve politik rahatlamanın anahtarı olarak topluma sunuyordu. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgaldeki “kimyasal silah” yalanının en büyük destekçisi olan Blair, ekonomik alandaki uygulamalarıyla da Thatcher’in takipçisi olduğunu kanıtlıyordu. 2007’de daha fazla sürdüremeyeceği Başbakanlık görevini 10 yıl Maliye Bakanlığı’nı yapmış olan Gordon Brown’a devrettiğinde, kaçınılmaz sonun yaklaşmakta olduğunu herkes görüyordu. 2010 seçimlerini Muhafazakâr Parti’nin David Cameron’la kazanması, Brown’a bir erken emeklilik armağan etti. Aynı yıl, Ed Miliband İşçi Partisi Genel Başkan’ı oldu. Her ne kadar İngiliz medyası tarafından “Kızıl Ed” olarak çağrılsa da, Miliband da 2011 yılında Kaddafi’ye karşı yapılan operasyonda İngiltere’nin koalisyon güçlerine katılmasını destekledi. Ekonomideki reformist sol söylemleri, İşçi Partisi’ni kurtarmaya yetmedi. Avrupa’daki en yakın muhafazakâr galibiyet İngiltere’de 2015’in 7 Mayısı’nda ortaya çıktığında, David Cameron’un 10 Numara’daki ikametinin devam edeceği anlaşıldı. Ed Miliband ise 8 Mayıs günü istifa etti… 4 ay sonra, AB ve NATO karşıtı görüşleriyle bilinen, İşçi Partisi’nin sol kanadından Jeremy Corbyn yönetimi devraldı. (En az) 2020 seçimlerine kadar partiyi Corbyn taşıyacak…

Deneyimler ne anlatıyor?
Dış politikada ABD’nin dümen suyuna giren, ekonomide liberal eğilimleri benimseyen sosyal demokrat partiler, sağ–muhafazakâr partilere benzeşerek etkisizleşiyor, bu sürecin geri çevrilebilmesi on yıllar alıyor. Hatta Yunanistan (PASOK) ve Türkiye (DSP) örnekleri, uzun-kısa iktidar dönemleri sonrası müzeye kaldırılan siyasal partileri anlatıyor.

Avrupa sosyalizminin deneyimi çok farklı bir hat üzerinden mi ilerliyor? Bertol Brecht’in şiirinde kilisenin çatısından uçma hayaliyle atlayıp yere çakılan terzi, o gün kaybetmiş gibi görünse de, Psikopos’a karşı aslında galiptir. Galibiyet içi boş–ateşli nutuklarla değil; uçma düşüncesinin tasarlanması, maddi temellerinin oluşturulması ve başarılması ile gelmiştir/gelecektir…

* CHP eski Milletvekili, hukukçu