Kısa öykünün son beyefendisi

21.08.2019 21:02 KÜLTÜR SANAT

MELTEM GÜRLE

Kütüphane tanzim etmek çetrefil bir iştir. Kitapları neye göre dizeceğiniz kişisel tercihlerinize, hatta kişiliğinize göre değişir. Sistematik düşünenler genellikle alfabetik sıra yapar, şekil meraklıları kitapları boylarına göre dizer, farklı dillerde okuyanlar dilleri ayırır, değişik ilgi alanları olanlar ise tematik bir düzenlemeyi yeğler. Sonuçta bu işin tek bir kuralı yoktur.



Benim kitaplığımda ise, ilk bakışta tamamen bir karmaşa hâkim. Kimsenin aradığı kitabı bulabileceğini sanmıyorum. Ben bile bazen zorlanıyorum. Resim katalogları tiyatro ile birlikte, Rilke ve Gılgamış kutsal kitapların yanında, Dostoyevskiler ise ziyarete gelen dört ayaklılardan (evet, emekleyenler de dahil) korunmak üzere üst raflara kaldırılmış. Her biri bulunduğu yere o an için çok anlamlı görünen bir sebeple konmuş. Ama bir dahaki karşılaşmaya kadar o sebebin ne olduğu çoktan unutulmuş.

ÇEHOV VE JOYCE

Yine de bazı kitaplar var ki, onların neden yan yana durduğunu biliyorum. Çehov ve Joyce öyle mesela. İlk bakışta birbirine hiç benzemeyen, biri Rus diğeri İrlandalı, her ikisi de tamamen kendilerine has üsluplarda yazan bu iki yazar, öykülerinde kurdukları muğlak atmosfer nedeniyle kütüphanemde aynı rafı paylaşıyorlar. En sevimsiz karakterlerinden bile esirgemedikleri şefkatli dikkate, herhangi bir katı yargıdan uzak durmak için gösterdikleri özene, bunu mümkün kılmak için kullandıkları incelikli dile sadık bir hayranlıkla bağlıyım.

Joyce Dublinliler’de, Çehov ise neredeyse bütün öykülerinde, her seferinde farklı bir gözle okunabilecek, ucu açık, çağrışımları zengin metinlerle karşımıza çıkarlar. İlk bakışta, Çehov’un ‘Küçük Köpekli Kadın’ını sıradan bir ihanet hikâyesi zannedebilir ya da Joyce’un ‘Suretler’deki karakterini adamakıllı basmakalıp bulabilirsiniz. Yeniden okuduğunuzda ise, zevk düşkünü Gurov’un büyük bir duygusal dönüşümün eşiğinde olduğunu görecek ve alkolik Farrington’un çaresizliğinin sınıfsal kökenlerini fark edeceksinizdir. Fakat Gurov bencilliğinden ve yüzeysel hayatından vazgeçebilecek midir? Ya Farrington? Çocuklarına ve karısına uyguladığı şiddetten pişmanlık duyacak mıdır? Her okuyuşunuzda farklı bir şey düşünebilirsiniz.



Bu iki yazarın elinden çıkan öyküleri genellikle böyle muğlaklık içinde bitiririz. Yarattıkları karakterlere dair tam olarak ne hissedeceğimizi bilemeden ya da her ne hissediyorsak onun değişebileceğinin farkında olarak. Ne var ki, dikkatlice baktığımızda, niyetlerinin tam da bu olduğunu hissederiz. İkisi de, öykünün kapılarını açık tutmayı, ondaki bu belirsizliği korumayı tercih ederler. İsterler ki, her seferinde başka bir duyguyla ayrılalım onlardan. Tamamen çözüldüğüne kanaat getirdiğimiz bir karakteri, bir sonraki okuyuşumuzda başka bir yerden görelim ve onu yeniden düşünmeye başlayalım.

William Trevor’un, geçenlerde Türkçeye de çevrilen öykülerinden oluşan ‘Yağmurdan Sonra’yı elime aldığımda, kendimi yukarıda anlattığım türden bir belirsizliğin içinde buldum. İrlandalılara özgü bir durum olacak ki, memleketlileri gibi Trevor da yakın ilişkilere özgü sessiz gerilimleri izlemeyi seviyor. Fakat bunları doğrudan göstermek yerine, ilk bakışta fark edilmeyecek ayrıntılarla örülü yoğun sahneler yaratarak anlatmayı tercih ediyor. Bazıları ustaca kurgulanmış birer atmosfer öyküsü sayılabilecek bu hikâyelerde, kendine mesele edindiği şeylerin başında aile ilişkileri geliyor: Evlilikler, boşanmalar, evlilik dışı ilişkiler, istenmeyen hamilelikler, evini terk eden çocuklar. Öykülerin hemen hiçbiri mutlu bitmiyor. İnsanların büyük bir kısmı bencil, kıskanç, ihanet içinde, ya da en iyi ihtimalle, zayıf ve zavallı. Bütün bu karakterleri sevmesek bile anlamamızı istiyor, Trevor. Onlara yeniden yeniden bakıyor ve her seferinde farklı bir şeyler gösteriyor. Aynı olayı farklı ağızlardan dinliyor, karakterleri kimi zaman hem içeriden hem de dışarıdan görüyoruz.

Derlemenin ilk öyküsü ‘Piyano Akortcusunun Karısı’ bunun iyi bir örneği. Bu öykü, hayatının sonuna yaklaşmış kör bir adamın ikinci evliliğinin haberini vererek başlar. Adı gibi güzel bir kadın olan Belle, piyano akort ederek hayatını kazanan adama gençliğinden beri aşıktır. Sonunda adam dul kalınca evlenirler. Fakat Belle, adamın çirkince ama iyi huylu ilk karısı Violet’in gölgesinde yaşamaktan rahatsız olur. Güzelliğinin kör adam için anlamı olmadığını, gençliğinin ise yerine getirilmeyen bir sözün yasını tutarak boşa geçtiğini düşünür. Üstelik kim bir ölüyle rekabet edebilir? Kıskançlık içinde kıvranırken, sonunda kocasının görüntüler dünyası ile tek bağının kendisi olduğunu fark eder ve adama basit şeylere dair yalanlar söylemeye başlar. Violet’in kurduğu gerçekliğin Belle tarafından nasıl yavaş yavaş yıkıldığını anlatırken, “sonunda Belle kazanacaktı” der anlatıcı, “çünkü yaşayanlar her zaman kazanırdı.” Bunda “adil bir şey” de vardı diye ekler ardından, “sonuçta Violet zaten en başında kazanmıştı ve en güzel yılları o almıştı.”

BELİRSİZLİKLERLE KALAKALIRIZ

‘Damian ile Evlenmek’ adlı öyküde, bir taşra doktorunun düzenli ve mutlu hayatı, ipsiz sapsız arkadaşı Damian’ın çıkagelmesiyle darmadağın olur. Sevecen bir kadın olan karısı Claire ve sosyal hizmet uzmanı olarak çalışan kızı Joanna ile yaşayan doktor, serseri ve biraz da karanlık bir hayat süren dostunu ağırlamayı kabul ettiğinde, olayların kızını kaybetmeye kadar varacağını hayal edememiştir. Joanna, Damian ile evleneceğini ilan edince, karı koca bunun kızları için bir felaket anlamına geldiğini düşünüp dehşete kapılırlar. Adam Joanna’nın babası yaşındadır ve o vakte kadar gittiği her yere belâdan başka bir şey götürmemiştir. “Cezalandırılıyor muyuz?” diye sorar Claire kocasına, ama neden cezalandırıldıklarını ya da suçlarının ne olabileceğini kestiremezler. Bu evliliği engelleyebilecek güçleri yoktur, sonunda sessizce kabullenmek zorunda kalırlar. Öykü bittiğinde Joanna’ya ne olacağını kestiremeyiz. Damien gerçekten göründüğü kadar belâlı mıdır? Joanna, cezaevindeki hükümlülerle çalışmaktan gelen tecrübesiyle, bu ilişkiden sağ çıkabilir mi? Bu belirsizliklerle kalakalırız.



HER ZAMANKİ SAKİN SES

Suç ve suçluluk duygusu da Trevor’un malzemelerinin arasındadır. ‘Dullar’ adlı öyküde, kız kardeşiyle birlikte yaşayan Catherine’in kocasının ölümünden sonra karşılaştığı sıkıntılar anlatılır. O zamana kadar hayatında her şey pürüzsüz bir şekilde yürümüş olan bu orta yaşlı kadın, şimdi dünyanın acımasızlığıyla yüz yüze kalmıştır. Ödenmemiş olduğu iddia edilen bir faturayla ne yapacağına karar vermesi gerekince, yalnızca dul kalmış olmanın ağırlığıyla değil, ablasının otoriter varlığıyla da baş etmek zorunda olduğunu fark eder. Fatura gerçekten ödenmemiş midir, yoksa işin içinde bir sahtekârlık mı vardır? Bunu hiç öğrenemeyiz. Bundan çok daha ciddi bir şüphe “Gilbert’in Annesi” adlı öykünün konusunu oluşturur: Tek başına büyüttüğü sorunlu oğluyla yaşayan Rosalie, bütün öykü boyunca televizyonun karşısındaki koltuğunda oturur ve Gilbert’in yakınlarda işlenmiş bir cinayetten sorumlu olup olmadığına karar vermeye çalışır. Kadın sevgisiz ve kötü bir anne midir, yoksa oğlan düpedüz psikopat mıdır? Bir türlü anlayamayız.

Benim özellikle sevdiğim hikâyelerden biri olan “Timothy’nin Yaşgünü”nde ise, yaşlı bir çift her sene yaptıkları gibi oğullarının doğum gününde genç adamın sevdiği yiyecekleri hazırlar ve beklemeye başlarlar. Ama oğlan gelmez. Üstelik kaba saba bir arkadaşını yollayıp hasta olduğunu bildirir. Yaşlı çift kendilerine yalan söylendiğini anlarlar ama taşraya özgü konukseverlikleri bu beklenmedik misafiri kapıdan çevirmelerine engel olur. Onu yemeğe alıkoyar ve bu özel gün için hazırladıklarını ikram ederler. Karı kocanın birbirlerine düşkünlükleri ve oğulları için yaptıkları hazırlıklar dokunaklıdır. Onlar için kalbimiz parçalanır. Ancak öykü açıldıkça anlarız ki, hikâye göründüğü kadar basit değildir. Herkesin hayatında kaldırılması gereken enkazlar vardır ve sadece yeterince güçlü ilişkiler büyük sarsıntılardan sağlam çıkabilir. Öykünün sonunda anlatıcının her zamanki sakin sesiyle şöyle dediğini duyarız:

“Artık onlar için fazlaca geniş olan ve yer yer bozulmuş bahçede gündelik işlerini yaparken oğullarından hiç söz etmediler. Birbirlerine duydukları sevginin onda yarattığı kıskançlığı ve bunun zamanla nasıl fenalığa ve zalimliğe dönüştüğünü konuşmadılar. Günün getirdiği acılar kolayca geçmeyecekti, ikisi de bunun farkındaydı. Ama sonunda geçmek zorundaydı işte, çünkü bu da her şeyin bir parçasıydı.”

GERÇEK USTANIN YAPACAĞI GİBİ

William Trevor, bu öyküyü de diğerleri gibi sesini hiç yükseltmeden ve düşük bir tempoda bitirir. Belirsizliklere ve cevabını tam olarak veremediğimiz sorulara rağmen, ya da belki tam olarak bu nedenle, burada da bütün karakterlerin yağmurdan sonra parlayan taşlar gibi gözümüzün önünde belirdiğine şahit oluruz. Onları tam olarak bilemesek de, yaşadıklarını tümüyle kavrayamasak da, yazar bize nasıl kişiler olduklarını hissettirmiş, her birini kanlı canlı insanlar olarak karşımıza koymayı başarmıştır.

Bütün iyi öykücüler gibi, Trevor da sınırlı bir alanda hareket ettiğinin ve her şeyi söyleyemeyeceğinin farkındadır. Onun için boşluklardan, sessizliklerden ve belirsizliklerden azami ölçüde yararlanır; metnini bunlarla besler ve zenginleştirir. Küçük ipuçlarını öykünün içine bıraktıktan sonra, zarifçe çekilir ve gerisini okuyucunun hayal gücüne terk eder.

Tıpkı gerçek bir ustanın yapacağı gibi.

Kütüphane meselesine geri dönmek gerekirse, Trevor’u nereye koyacağıma dair pek bir sıkıntı yaşayacağımı sanmıyorum: Yağmurdan Sonra’yı gönül rahatlığıyla Joyce ile Çehov’un öykülerinin yanına yerleştireceğim.