Kızıldere’den bugüne…

Politika Kolektifi
Hiç kuşku yok ki Kızıldere’de yaşanan bir yanıyla emperyalist-faşist güçlerin devrimci hareketin önünü kesmek için giriştikleri bir katliamdı. 12 Mart’ın ordu ve iktidarı şekillendirmeye dönük bir muhtıradan büyük bir operasyona ve sıkıyönetime dönüşmesi, kontrgerillanın etkinliğinde, devrimci mücadeleyi bastırma amacıyla oldu. O günün koşullarında, halkın öz örgütlülüğü, kendi gücü ile hareket eden, örgütlenen devrimciler imha edilerek, toplumdaki bu uyanış dalgası bastırılmaya çalışıldı.
Mahir Çayan ve 9 arkadaşının böyle bir süreçte, Deniz’lerin asılmasına karşı giriştikleri eylemin Kızıldere’de bir katliamla sonlanması, bu amacı taşıyordu. Oysa 12 Mart sonrasında da yükselen devrimci hareket içerisinde gençler, işçiler, köylüler, Mahirlerin devrimciliğine, fedakârlığına sahip çıktı. Bu mirası bugünlere taşıdı.
EMPERYALİZMİN ELİ
Türkiye’de iktidar sahipleri özgür bir iradeye sahip değil. Türkiye devlet yapısı özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında bağımlılık ilişkisi içine sürüklendiği ABD’nin Soğuk Savaş politikaları doğrultusunda sömürgeleştirilerek yeniden yapılandırılmıştı. Türkiye, Amerika’da yetişen, darbeler yapan komutanlar ve aynı şekilde yetişen politikacılar tarafından idare ediliyor. İzledikleri politikaların esasını bu tayin ediyor. Amerika’da belli süreçlerden geçmeyen neredeyse hiçbir insan Türkiye’nin yönetim mekanizmalarında yer alamıyor. Kızıldere'yi, darbeyi ve 23 yıllık AKP iktidarını Türkiye ile emperyalizm ilişkisini görmeden, anlamadan doğru kavramak mümkün değil.
CIA’nın eski Türkiye masa şeflerinden G.Fuller’in, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” olarak ifadelendirdiği, sonrasında gerek Erdoğan gerekse de AKP’lilerin halen kullanmaya devam ettiği bu tanımlama da, eski Cumhuriyet’in tüm ilerici birikimlerin yıkılarak bir İslamcı rejimin kurulduğunun bir ifadesi. G. Fuller, bunu daha ileri de taşıyarak Türkiye’de rejimin hilafete dönüşerek, Ortadoğu’daki İslam ülkelerinin merkezi haline gelmesi gerektiğini savunuyordu. Emperyalizmin bu hedefini akılda tutmakta yarar var. Çünkü Türkiye’nin çeyrek yüz yılı bulacak bu siyasal İslamcı faşizme geçiş süreci de bugün Suriye üzerinden yaşama devam ettiğimiz gelişmeler de Amerika’nın Ortadoğu politikasından ayrı düşünülemez.
Yakın geçmişe baktığımızda bu durum daha rahat anlaşılacaktır. Siyasal İslamcı faşizme dönüşüm süreci 2010 referandumda AKP ve ortakları F.Gülen cemaatinin yargı başta olmak üzere devleti ele geçirmesinden, sonrasında bu iki güç arasındaki çatışmanın kanlı darbe girişimine uzanacağı 15 Temmuz’lardan geçerek bugünkü noktalara taşındı. Hile hurdalar yaparak, mühürsüz oyları saydırarak geçilen tek adam rejimi OHAL altında, ülkenin her yanında bombaların patlatıldığı bir kaos içinde bütün bir halka zorla dayatıldı. On yıla yakın zamandır da yine devletin tüm gücünün seferber edildiği, büyük adaletsizlikler ve eşitsizliklerle birlikte birçok düzenbazlıklar içinde gerçekleşen seçimlerle bu rejim ayakta tutulmaya çalışıldı. Kendi etraflarında oluşmuş bir soyguncu takımıyla, emperyalist güçler dışında kimsenin memnun olmadığı; toplumun büyük çoğunluğunun karşı çıktığı haksız, hukuksuz, adaletsiz ve her tür gericiliği arkasında toplayan karanlık ancak baskı ile ayakta tutulmaya çalışıldı.
HİÇBİR ŞEY KENDİLİĞİNDEN OLMADI
Yukarıdaki kısa özette de ifade ettiğimiz gibi içinde yaşadığımız devlet yapısı süreç içinde Amerika’nın o dönemki komünizme karşı oluşturulan Yeşil Kuşak Projesi doğrultusunda şekillendirildi. Bu doğrultuda bütün ilerici devrimci demokratik hareketler bir tehlike olarak görülerek, İslamcılık ve faşist hareketler gerici tarikatlar desteklendi. Ordusundan istihbarat birimlerine kadar bütün devlet yapısı askerî darbelerle, şimdi adi suç örgütlerine dönüşmüş paramiliter faşist yapılarla desteklenen (bizim “Sömürge Tipi Faşizm” diye tanımladığımız) bir nitelik kazandı.
ABD’nin Ortadoğu planları kapsamında bir proje olarak gündeme getirilen AKP iktidarının, Erdoğan’ın kendisini BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı olarak takdim etmekte beis görmediği süreçlerden geçerek bir İslamcı faşist rejime dönüştü. Devletin “Kemalist” yapılarının, partilerinin ideolojik örüntüleri nedeniyle adeta barış içinde bir karşıdevrim yaşanabildi. Eski Cumhuriyet, İslamcı bir faşist rejime böyle dönüştürülebildi.
Böylesine önemli bir gelişme devletin bir beka sorunu denilen bir sis perdesi arkasında, bütün devlet kurumlarının, büyük sermayenin, muhalefet partilerinin, büyük medya patronlarının, bir de soldan gaflet ve ihanet çukuruna düşenlerin katkılarıyla ve bütün dünyada yükselen bir neoliberal gericilik dalgasından beslenerek, adeta Cumhuriyet’in bir harakirisi olarak gerçekleşti.
Tüm bunlara karşın gençlik bu rejimi kabul etmedi. 19 Mart’tan bugüne yaşananlar da bunun en net göstergesi. Rejimin yıllardır türlü baskılarla sindirmeye çalıştığı, kindar ve dindar nesiller yetiştirme adı altında kuşattığı bir kuşak, her şeye direnmesini bilerek kendi kaderine kendi çizmek için zalimlerin karşısına dikildi.
Beyazıt’ta polis barikatının aşılmasıyla başlayan süreç önce kampüslere ardından tüm ülkeye yayıldı. Gençlik rejimin politikalarını da kendisini de kabul etmediğini sokaklarda gösterdi. Bugün bu yükselen dalganın Kızıldere’lerden geçerek yaratılan devrimci birikimlerden, direniş geleneklerinden bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Binlerce gencin hep bir ağızdan haykırdığı bağımsızlık marşları ve Mahir’den Deniz’e isimlerini ağız dolusunu haykırarak yükselttikleri isyanları; sevgileri, dayanışmaları, isyankar koşuları, bitmeyen dirençleri, pırıl pırıl gözlerinden fışkıran umutlarıyla bu yürüyüş içinde bir tarih saklıyor… Bu yürüyüşte bir tarih yürüyor…


