birgün

8° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 05.04.2020 09:06

Korona salgınının olası sosyal psikolojik etkileri: Toplumları nasıl bir gelecek bekliyor?

Salgın gibi tehdit unsurlarının, toplumların kültürlerini sıkılaştırabileceğini, kendi normlarına daha sıkı sarılmalarına sebep olabileceğini söyleyebiliriz. Normalde kurallara kanunlara uymayanlara çok tepki göstermeyen insanlar, talimatları dinlemeyip keyfi şekilde sokağa çıkanlara sert tepkiler gösterebileceklerdir örneğin.

Korona salgınının olası sosyal psikolojik etkileri: Toplumları nasıl bir gelecek bekliyor?

SİNAN ALPER

Modern insanın laneti, ilkel bir bedenin içinde modern sorunlarla uğraşmaktır. Biz iş veya okul stresiyle boğuşuruz ama bedenimiz bu strese sanki karşımıza bir ayı çıkmış gibi tepki verir, bizi kaçmaya veya savaşmaya hazırlar. Ancak bugünlerde bu konuda önemli bir değişiklik yaşıyoruz. Artık sadece bedenimiz değil, sorunumuz da ilkel: Hayatta kalmaya çalışıyoruz! Ve bu hayatta kalma gayesi sadece bireylerin iç dünyasını değil, onların sosyal davranışlarını ve neticesinde toplumsal yapıyı da derinden etkiliyor gibi gözüküyor.

Yeni koronavirüs (COVID-19) pandemisi bütün dünyayı ele geçirmiş ve tüm insanlığın tek gündemi haline gelmiş durumda. Bu yaşadığımız, bugüne kadarki son önemli salgın ama ilki değil. Örneğin, 1918’de başlayan 'İspanyol Gribi Salgını'nda 50 milyon, 'Kara Ölüm' olarak da bilinen 14. yüzyıldaki veba salgınında ise 200 milyona yakın insanın öldüğü tahmin ediliyor. Nesiller önce yaşanmış olayların bireylerin psikolojisini etkilemesi gerçekçi olmasa da tarih boyunca yaşanmış salgınların toplumsal yapıları ve kültürleri derinden etkilemiş olabileceğini gösteren birçok bilimsel bulguya sahibiz.

Düşünün ki bir salgın sırasında küçük bir köyde yaşıyorsunuz. Köyünüze hiç tanımadığınız biri gelse, o kişiye misafirperverlik gösterme ihtimaliniz, salgın olmadığı zamanlara göre daha az olmaz mı? Çünkü dışarıdan gelen herkes hastalık kaynağı olabilir. Dolayısıyla tanımadığınız kişilere karşı daha mesafeli olursunuz. Günümüzde olan da tam olarak bu değil mi? Haberlere göre Adıyaman’ın Karacaviran Köyü sakinleri, köyde hastalık görülmemesine rağmen kendilerini karantinaya aldı ve içeri giriş çıkışı yasakladı. Rize’deki Aşıklar Köyü sakinleri de benzer şekilde köyün girişine otomatik kepenkli bir kapı yaptı.


SALGINLARDA İÇE KAPANMAK

Dünya tarihine baktığımızda, yaygın hastalık tehdidine karşı ortaya çıkan bu davranış örüntüsünün çok da istisnai olmadığını görürüz. Parazit Stresi Kuramı’na göre ölüm tehlikesi yaratan salgınlar 'içe kapanma' ve dış gruplarla araya mesafe koyma davranışını artırır.1 Bu sebeple salgınların tarih boyunca daha yoğun yaşandığı kültürler, grup içi ilişkilerine yoğunlaşarak 'kendi köylerine' kapanır. Grup içi ilişkiler yoğunlaşır ama 'yabancılarla' ilişkiler daha mesafelidir. Dolayısıyla, bu kültürler zamanla daha kolektivist olmuştur. Salgın tehlikesinin daha az hissedildiği yerlerde ise dış gruplardan insanlarla ilişkiler daha serbesttir, bir nevi 'köyün kapısı' herkese açıktır. Bu kültürlerde iç grup bağları daha zayıftır ve zamanla daha bireyselleşilmiştir.

Ölüm tehlikesi, kültürleri başka bir boyutta daha etkiler: Nesiller boyu tehlike altında yaşayan (veya öyle yaşadıklarına inanan) toplumlar daha 'sıkı' (tight) kültürleri oluştururlar.2 Sıkı kültürlerde normlar çok güçlüdür ve normalin, geleneklerin dışına çıkılması tepki çeker. Çünkü tehlike anında grubun bir bütün olarak hareket edememesi, tüm grup üyelerini risk altına sokabilir. Bazı kültürler ise daha 'gevşek'tir (loose), bu toplumların tehlike algısı ise daha düşüktür ve kısmen bundan dolayı bireylerin kendi kafalarına göre hareket etmesine daha çok müsamaha gösterilir. Salgın gibi tehdit unsurlarının, etkilenen toplumların kültürlerini sıkılaştırabileceğini, kendi normlarına daha sıkı sarılmalarına sebep olabileceğini söyleyebiliriz. Normalde kurallara kanunlara uymayanlara çok tepki göstermeyen insanlar, talimatları dinlemeyip keyfi şekilde sokağa çıkanlara sert tepkiler gösterebileceklerdir örneğin. Çünkü ölüm tehlikesi, toplumsal normların önemini artırır ve o normların dışına çıkılmasına gösterilen toleransı azaltır.

COVID-19 salgını etkisiyle kültürler daha sıkı hale gelebilecekleri gibi daha sıkı yapıda olan kültürler de salgına karşı daha etkili mücadele ediyor olabilir. Çok yakın zamanda yayımlanan bir çalışmaya göre kültürün sıkılığı ile COVID-19 mücadelesindeki başarı arasında anlamlı bir ilişki var.3 Bunun bir sebebi sıkı kültürlerde sosyal izolasyona ve sokağa maskeyle çıkma gibi kurallara daha sıkı sıkıya uyulması olabilir. Tabii sıkı kültürlerin verilerini dış dünyayla açıkça paylaşmıyor olma ihtimalini de hesaba katmak gerekir.

KORKU, KAYGI, İĞRENME

Korku ve kaygı dışında, hayatta kalma içgüdümüzle derinden ilişkili bir başka duygumuz daha var: İğrenme.4 Nelerden iğreniriz? Dışkı, kusmuk, bir başkasının vücut sıvıları (salya, sümük, kan vs.), ceset, bozulmuş yiyecekler… Hepsinin ortak noktası, potansiyel hastalık yuvası olmaları. İğrenme hissi bizi bunlardan otomatik olarak uzak tutar ki hastalanmayalım. Midemiz bulanır ki, yanlışlıkla midemize gittiyse kusup geri çıkaralım. Dolayısıyla, iğrenme hastalık bulaşma ihtimalini minimize eden bir evrimsel mekanizmadır. Hastalık kaygısıyla boğulduğumuz bugünlerde de normalde iğrenmediğimiz birçok şeyden uzak durmaya başladık. Sırf başkaları da dokunuyor diye asansör düğmesine basamaz, marketteki ürünlere bile dokunamaz olduk. Diğer insanlardan, özellikle hasta olduğundan şüphelendiklerimizden iğrenmeye, mümkün olduğunca uzaklarında durmaya başladık. Bu her ne kadar fiziksel sağlık açısından mantıklı olsa da, başkalarına güvensizlik hissini oluşturup özellikle de yabancı görünen (örneğin, Çinli olduğu düşünülen) insanlara ayrımcılığı artırabilir. Hatta çoktan artırdığı bile iddia edilebilir: Şimdiden COVID-19 salgını bağlamında Çin kültürünü aşağılayan onlarca sosyal medya fenomenimiz var.

Tehlikeli dünya algısı, siyasi yönelimleri de derinden etkileyebilir. Onurcan Yılmaz ile beraber yazdığımız “Sağcılığın ve Solculuğun Psikolojisi: Farklı Dünyaların İnsanları”5 isimli kitabımızda çok daha ayrıntılı anlattığımız gibi, sağcı dünya görüşü, dünyayı tehlikeli algılamakla yakından ilişkilidir.

Kendinizi güvende hissetmiyorsanız, ne getireceği hiçbir zaman yüzde yüz belli olmayan köklü toplumsal değişimlerden kaçınır, toplumsal normlara sıkı sıkıya sarılır, bu normlardan sapanlara olumsuz bakar, dış gruplarla ilişkilerinizde daha mesafeli olur, grup bütünlüğünü korumaya yönelik ahlaki prensiplere (sadakat, otoriteye saygı gibi) daha fazla önem verirsiniz. Bütün bu sayılan faktörler soldan ziyade sağ ideolojilerle daha yakından ilişkilidir.

Söz konusu kitapta tüm bunlardan ayrıntılı olarak bahsetmekte, sağcıların ve solcuların korkuya karşı fizyolojik duyarlılıklarının ve siyasetten bağımsız konularda düşünme tarzlarının bile farklı olduğunu göstermekteyiz. Korku ve kaygı ikliminin siyasi yönelim üzerindeki bu etkisi düşünüldüğünde, salgının uzun sürmesi halinde dünya siyasetinin eksenini sağa kaydırabileceğini, genel bir muhafazakârlaşma etkisi yaratabileceğini söyleyebiliriz.

Salgın, hepimizde ister istemez bir ölüm kaygısı yaratmış olabilir. Özellikle risk grubunda olanlar, her gün ölüm sayılarını gördükçe, kendilerinin de ölme ihtimalini düşünerek kaygı duyuyor olabilir. Ölüm kaygısının, sosyal hayatla ilgili de önemli sonuçları olabilmektedir: Dehşet Yönetimi Kuramı’na6 göre ölümlü olduğumuzu, yani ne yaparsak yapalım bir gün mutlaka öleceğimizi düşündüğümüzde, hayatın anlamsızlığı bir nevi suratımıza çarpar.

Yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hiçbir önemi yoksa ne olursa olsun her şeyin sonu aynı olacaksa, hayatın ne anlamı var? Dehşet Yönetimi Kuramı’na göre ölümlü olduğumuzu hatırladığımız anlarda bu rahatsız edici düşünceden kurtulmak için kendi dünya görüşlerimize (ideoloji, din, vb.) sarılırız. Çünkü o dünya görüşleri hayatımıza anlam katar, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize gösterir. Dolayısıyla ölümün kaçınılmazlığı karşısında her şey anlamsızlaşmaz, kendi dünya görüşümüze göre bir anlam dünyasına erişiriz. Bu dünya görüşlerinin ölüm karşısında bir başka önemli avantajı da vardır: 'Ölümsüzlük!' Bu ölümsüzlük, sembolik (yarattığınız sanat eseriyle bir iz bırakmak ya da sonraki nesillere bıraktığınız eşitlikçi bir dünya ile) olabileceği gibi gerçek anlamda bir ölümsüzlük (ahirette ruhun yaşamaya devam etmesi gibi) de olabilir. Semboliktense, gerçek anlamda bir ölümsüzlük hissi, doğal olarak insanların kaygılarını daha fazla yatıştırır, bu yüzden ölüm belirgin olduğunda dini inançların önemi bir anda artar. COVID-19 salgını sebebiyle ölümü daha fazla düşünür olduk. Bunun da insanların, ya da en azından dindarlığa hâlihazırda az da olsa yatkın olanların, dine daha çok sarılmasına sebep olabileceğini söyleyebiliriz.

İŞBİRLİĞİ, DÜŞMANLIĞI AZALTIR

COVID-19’un toplumsal ilişkiler üzerindeki olası olumsuz etkilerinden bahsettik. Peki ya olumlu etki ihtimali yok mu? Muzaffer Şerif’in yaptığı çalışmalardan7 bildiğimiz üzere, iki grup eğer tek başlarına aşamayacakları bir sorunun çözümü için iş birliğine giderse, kişiler diğer gruptan insanlara karşı daha olumlu tavırlar geliştirebilmektedir. Günümüzde de bunun çeşitli örneklerini görüyoruz. Çin’in Avrupa ülkelerine yaptığı yardımlar, Türkiye’nin farklı ülkelere gönderdiği tıbbi malzemeler, bilim insanlarının bulgularını tüm dünyayla açıkça paylaşması gibi gelişmeler, yardımlaşan ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirebilir. Eğer farklı ülkeler COVID-19’a karşı ortak hareket eder, bilgilerini ve imkânlarını paylaşırsa, bu yabancı düşmanlığını azaltacak bir gelişme olabilir.

Ama diğer yandan, bu tarz kriz durumlarında kaynaklar kıtlaşır, kıtlaşmasa bile tehlike algısından dolayı kıtlaşacak gibi gözükürse bu gruplar arası ilişkileri olumsuz yönde etkileyebilir.8 Bu sebeptendir ki tüm dünyada insanlar çılgınlar gibi temel tüketim malzemesi stoklayıp tuvalet kâğıdı için marketlerde birbirini yumrukladı. Bu sınırlı kaynak algısı, ülkeler arası işbirliğinin tam tersine yabancı düşmanlığını artırmasına da sebep olabilir: Sınırlı olan tıbbi kaynakların farklı ülkelere yardım olarak gönderilmesi, şimdiden birçok yerde o ülkelerin vatandaşları tarafından tepkiyle karşılanmaya başladı. Dolayısıyla ülkeler arası ilişkileri iyi tutmaya çalışırken atılan adımların ülke içinde nasıl algılanabileceği de önemli bir faktör olarak ele alınmalıdır.
Sonuç olarak, COVID-19 bizi sadece bireysel değil, sosyal olarak da etkileyecek gibi gözüküyor. Bu etkilerin ne yönde ve ne şiddette olacağını hep birlikte göreceğiz. Umudumuz mümkün olduğunca az insanın ölmesi ve toplumsal hayatın en az yarayla bu krizi atlatması.

Kaynaklar
1 Thornhill, R. ve Corey, F. (2014). Parasite-stress theory of values and sociality. New York: Springer.
2 Gelfand, M. J., Nishii, L. H. ve Raver, J. L. (2006). On the nature and importance of cultural tightness-looseeness. Journal of Applied Psychology, 91(6), 1225–1244.
3 Gelfand, M., Jackson, J. C., Pan, X., Nau, D., Dagher, M. M. ve Chiu, C. (1 Nisan 2020). Cultural and Institutional Factors Predicting the Infection Rate and Mortality Likelihood of the COVID-19 Pandemic.
https://doi.org/10.31234/osf.io/m7f8a
4 Schaller, M. (2006). Parasites, behavioral defenses, and the social psychological mechanisms through which cultures are evoked. Psychological Inquiry. 17 (2), 96-101.
5 Alper, S. ve Yılmaz, O. (2020). Sağcılığın ve solculuğun psikolojisi: Farklı dünyaların insanları. Nobel Bilimsel Eserler.
6 Solomon, S., Greenberg, J. ve Pyszczynski, T. (1991). A terror management theory of social behavior: The psychological functions of self-esteem and cultural worldviews. Advances in Experimental Social Psychology, 24, 93-159.
7 Sherif, M., Harvey, O. J., White, B. J., Hood, W. R. ve Sherif, C. W. (1961). The Robbers Cave Experiment: Intergroup conflict and cooperation. Middletown, CT: Wesleyan University Press.
8 Van Bavel, J. J., Boggio, P., Capraro, V., Cichocka, A., Cikara, M., Crockett, M., … Willer, R. (24 Mart 2020). Using social and behavioural science to support COVID-19 pandemic response.
https://doi.org/10.31234/osf.io/y38m9

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız