birgün

23° AZ BULUTLU

SİYASET 24.03.2020 01:51

Korona, Şok Doktrini, ‘rıza üretimi’

Öyle görülüyor ki, dünyayı artık virüsten önce ve virüsten sonra diye ikiye ayırmak mümkün. Neo liberal küreselleşmenin can çekiştiği, kapitalizmin derin bir ekonomik buhranın girdabında debelendiği bir süreçte patlak veren virüs yeni bir sürecin habercisi kuşkusuz. Dünya değişecek evet ama nasıl? Mesele bu değişimin ne yönde olacağına dair.

Virüs şimdiden birçok şeyi açığa çıkardı. Örneğin liberal kapitalist düzenin bir halk sağlığı sorunu olduğu bir kez daha tescillendi. Kamusal politikaların, kamuculuğun önemi anlaşıldı. Silahlanma yarışının değil bilimsel sağlık politikalarının insanlığın kurtuluşu olduğu görüldü.

Ancak bu virüs kâbusu yaşanılanlardan dersler çıkarılacağı anlamına gelmiyor. Muhtemeldir ki salgın sonrasında çalışma yaşamından, ticaret savaşlarına, temel hak ve hürriyetlerden özgürlüklere kadar her alanda bir kez daha egemenlerin çıkarları doğrultusunda yeni bir düzenin inşasına gidilecek.

Bir karabasan gibi dünyayı tesiri altına alan virüsün teslim aldığı kitlelere her türlü zorbalığı dayatarak “rıza üretimi”ni de sağlayacaklar.

FELAKET KAPİTALİZMİ!

Naomi Klein’in Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi kitabında bu ruh halini çarpıcı şekilde anlatır. Muktedirler, egemenler, zorbalar; kriz, korku, felaket, savaş gibi travmatik olay ve duyguları kullanarak çaresizlik üzerinden “rıza üretirler.”

Başına gelen beklenmedik bir felaket sonrasında şaşıran, ne yapacağını bilemeyen şoka giren kitleler, daha önceleri kabul etmeyip karşı çıktıkları yaptırımlara, politikalara boyun eğmek zorunda kalır. Normal koşullar altında insanların kabul etmeyeceği siyasal, toplumsal, ekonomik sistemler “şok doktrini” kabul edilebilir hale getirilir. Toplum yaşadığı şok ve travmayla sarsılırken sistem önceden planlanmış politikaları hayata geçirmekle meşgul olur.

Klein’e göre “şok doktrini”ne inananlar arzu ettikleri geniş boş tuvalleri ancak büyük bir kopuşun -seller, savaşlar, terör saldırıları vb.- yaratılabileceğine inanmaktadırlar. Ellerindeki bu tehlikeli işlere hevesli “mühendisler” psikolojik olarak dağıldığımız, yeniden şekillendirilebilir olduğumuz anlarda yeni bir kalıp biçme işine koyulurlar. Yani toplum mühendisliğinin vakti gelmiştyir artık.

Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı da yeni bir olgu değil. Toplumsal algı değişimi için bu şoklar dünyanın dört bir yanında, farklı kıtalarda, farklı kültürlerde, farklı demokrasilerde uygulandı.

ŞOK DALGALARI

Yakın siyasi tarih, “şok tedavisi”nin esir aldığı toplumlarda “felaket kapitalizmi”nin nasıl inşa edildiğini gösteren dramatik hikâyelerle dolu. 29 Ekonomik Buhranı’nın teslim aldığı kitleler yaşadıkları “şok”un da etkisiyle faşizmin kara bayrağına teslim olsa da doktrinin ilk denemesi 1973’te Şili’de yapıldı. Reçeteyi yazan iktisatçı doktor Milton Friedman’dı. Uygulayan ise General Pinochet’ti.

Sonraki durak İngiltere’ydi. 1982’de Arjantin ile yapılan Falkland Savaşı’nı kullanan “Demir Lady” Margaret Thatcher o güne kadar görülmemiş bir neoliberal salgını topluma enjekte etti. Ardından Yeltsin Rusyası’ndan Çin’e, Sri Lanka’dan Asya Kaplanları’na, Tayland’dan Polonya ve Irak’a kadar pek çok yerde benzer dalgalara başvuruldu.

2000’li yılların hemen başında bu kez istikamet ABD’ydi. 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından insanların korkularından yararlanan Washington, istediği güvenlik politikalarını ve de işgalleri koşulsuz bir şekilde uygulama fırsatı yakaladı. Bir şokla teslim alınan toplum artık her türlü “tedavi”yi kabul edecek durumdaydı.

YENİ BİR DÖNEMİN ARİFESİNDE

Şimdi yeni bir dönemin arifesindeyiz. İnsanlık bu salgını da yenecektir. Bundan kuşku yok. Ancak virüsten geriye sadece ölümlerin, karantinaların kalmayacağı da açık. Yeni “şok tedavileri”nin hayata geçirilebileceği bir dönem kapıda. Ortaya çıkacak ekonomik, toplumsal, politik çöküşün üzerine daha baskıcı, otoriter bir dünya inşa etme ihtimalleri hiç de az değil.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız