Köy çocuklarına açılan pencere
Köy enstitüleri üzerine uzun yıllardır çalışan Mehmet Saydur, son kitabında Kastamonu Göl Köy Enstitüsü’nü ele aldı. Saydur enstitülerin anlamını özetledi: Toplumcu, üretici, insancıl, doğacı, yapıcı.

Kadir İNCESU
Gerek köy enstitülerinde yetişen yazarlar gerekse araştırmacılar tarafından yüzlerce kitap yazılmıştır enstitüler hakkında… Köy enstitüleri gerçeğini bire bir yaşayanların anlatımıyla öğrenmek çok önemli… Emekli öğretmen, müfettiş, yazar Mehmet Saydur da Göl Köy Enstitüsü gerçeklerini onlarca kitap, gazete ile belgelerden okudukları ve Göl Köy Enstitüsü öğrencilerinden (çıkışlı öğretmenlerden) bire bir dinleyerek belgesel bir romana imza attı.
Köy Enstitülerinin kuruluşunun 85. yıldönümünde, Literatür Yayınları tarafından yayımlanan 2024 Çiğli Belediyesi Fakir Baykurt Roman Ödülü’ne değer görülen “Bir Köy Enstitüsü Penceresinden İŞ” adlı kitabının yazarı Mehmet Saydur ile konuştuk.
Köy enstitülerini temel alan 4 kitabınızla ödüle değer görüldünüz. Köy enstitülerinin anlamı nedir sizin için?
Köy çocukları için önümüzde açılan tek pencere, tek kapı, tek yol… Sonra bu yoldan geçenlerin köylere atanmalarıyla yeni kuşakların okuma olanaklarına kavuşması. “Köyün içinden canlandırılması” olarak özetlenebilecek, her yönden köyün uyanması ve kalkınmasının öğretmen, sağlıkçı, eğitmen, ebe, tarımcı yetiştirilerek hedeflenmesi dünyada ilk kez yapılan bir atılımdı. Bu kurumlarda iş yöntemi, özgür kişilik gelişimi, demokratik yönetim gibi pek çok yeni eğitim atılımının denenmesi ve başarısı da dünyayı kendisine hayran bıraktırdı.
Yalnızca değindiğimiz şu konuları bile alt alta yazıp topladığımız zaman “tüm yetenekleri ortaya çıkarılarak eğitilmiş bağımsız kişilikli insan” çıkar ortaya: Özgür, özgeci, toplumcu, üretici, insancıl, doğacı, yapıcı, yaratıcı… İşte köy enstitülerinin anlamı budur bence.

40 BİN KÖYDEN 35 BİNİNDE OKUL YOKTU
Eğitimde ciddi bir atılım planlaması yapılırken nasıl bir köy gerçeği vardı?
Nüfusun yüzde sekseni köylerdeydi. Kırk bin köyümüz vardı ve bunun otuz beş bininde okul yoktu. Okuma yazma oranımız köylerde yüzde bire düşüyordu. Köy kadınlarında ise yüzde sıfıra yakındı. Yol yok, elektrik yok, sağlık kuruluşu yok, tarımcı yok, ebe yok, sağlıklı su yok, o yok, bu yoktu. Unutulmuştu köyler. Şair ve yazarlarımıza göre o güne kadar köy; evleri, içinde şırıltıları hiç eksik olmayan akarsular arasına serpilmiş, her taraftan kuş sesleri gelen, içinde her zaman türküler ve davul sesleri duyulan, sorumlu insanlarla dolu bir yerdi.
Enstitülerle nasıl bir “kültür”ün oluşması amaçlanıyordu?
İş içinde öğrenen, yönetime katılan, yapılanları değerlendiren, sorumlu, yapıcı, yaratıcı, çevreci, eşitlikçi bir kültür oluşturuluyordu. Koca koca yapıları yapan, haftalık gazete çıkaran, köylerden pek çok şey derleyen, saz çalan, tarımda ve hayvan yetiştirmede donanımlı öğretmen, eğitmen, sağlıkçı köye gittiğinde bunları uygulayacaktı.
İsmail Hakkı Tonguç “Köyü öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirmeli ki onu, hiçbir kuvvet; yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler” diyordu. Enstitüler, Fikret’in ve Atatürk’ün “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” düşüncesini gerçekleştiriyordu. Atatürk’ün amaçladığı çağdaş, okulu, sağlık ocağı, sanat merkezi, işlikleri ile kendine yeterli köyler oluşturulacaktı.
Tonguç’a göre köylerin sorunu yalnızca ilköğretim değildi. Gençler ve yetişkinler de eğitilmeliydi. Ayrıca köylerin sosyal, sağlık, ekonomik sorunları da büyüktü. Bunların çözümünde öncülük edecek kişilere gereksinim vardı. Bu, ‘öğretmen’ olabilirdi. O güne kadarki öğretmen okullarında yetişenlerle köylerin canlanmasına, kalkınmasına hizmet edecek eğitim öğretim yapılamazdı. ‘Köy’ denilen henüz ayak basılmamış geniş iş alanına yollanacak tarımcı, öğretmen, doktor, mühendis, baytar, ebe gibi meslek çalışanlarının çoğunluğunu köylerden almak ve köylerde kurulacak meslek kuruluşlarında yetiştirmek zorunluluğu bulunuyordu. Büyük şehirlerin lüks kurumlarında, seralardaki bitkiler gibi yetiştirilenlerin, doğa insanı olmadıkları, köye ısınamadıkları, orada iş görmedikleri, köylüye yararlı olmadıkları birçok örnekle göze çarpıyordu.
Köy enstitüleri hangi yönleriyle özgün olarak değerlendiriliyordu?
Dünya eğitim tarihine “iş yöntemini” armağan etmiştir. Hep karıştırılır; bu yaparak yaşayarak öğrenme yöntemi değildir. İş yönteminde bir şeyin (örneğin masa, sandalye vb.) modelini değil kendisini yapmaktır asıl olan. Yapacak ve kullanacak… Sonra yönetime katılma. Genellikle cumartesi toplantılarında yapılmıştır. Sonra öğrencilerin tüm yeteneklerini ortaya çıkarıp ona göre eğitim etkinlikleri düzenleme de özgündür. Bu etkinlikler sonucudur ki bu kurumlardan ressam, yazar, ozan, sporcu, şarkıcı, besteci gibi çok değişik alanlarda öğrenci yetişmiştir. Tüm bunların uygulanması sonucunda gelişen kişilik eğitimi de önemli bir noktadır. Özellikle iş yöntemi ile başarmanın tadı alınır, kendilerine güven artar ve bağımsız bir kişilik oluşur.
Göl’ün köy enstitüleri tarihindeki önemi nedir?
Enstitüler eğitmen kurslarıyla başlayan, köy muallim mektepleriyle denenen ve köy enstitüleriyle sonuçlandırılan bir arayışın ürünüdür. Bu yolda dört kurum 1940 öncesi deneme okulları olmuştur. Bunlardan biri Göl’dür.
Göl’deki denemelerden dördü yalnızca bu kuruma özgüdür ve genele kapı açmış, ışık tutmuştur. Bunlardan ilki çadırlarda başlayan eğitimdir. Kızılay’dan alınan yüz çadırla eğitime başlanmış, diğer yandan da yapıların temelleri atılmıştır. Bu durum her tür yoklukta eğitimin yapılabileceğinin kanıtı olmuştur. İkincisi tuğla üretme olayıdır. Üçüncüsü, yeni Cumhurbaşkanı İnönü’ye Göl Eğitmen Kursunun verdiği denetimdir.
S. Edip Balkır tarafından, Tonguç’a gönderilen 4 adet tuğlanın ilginç öyküsünü anlatır mısınız?
Göl Köy Eğitmen Kursu Kızılay’dan alınan 100 çadırın kurulması ve 5 Nisan 1938’de ilk kazmanın vurulmasıyla eğitime başladı. Ağaçların altında dersler yapılırken yapının temeli de atılıyordu. Dersler ve işler tıkır tıkır yürüyordu ama dağ gibi bir engel çıktı karşılarına: Tuğla çok pahalıydı ve istenen sayıda bulunamıyordu. Müdür Balkır, tuğla yapmayı denemeye karar verdi. Bu işte Ankara’da çalışmış Sungurlulu iki eğitmen adayının kurslarında olduğunu öğrendi. Kollar sıvandı, tuğla toprağı bulundu, harç karıldı, fırın yapıldı ve yakıldı. Konuk gelen İsmail Hakkı Tongu tuğla fırınını duyunca coşkulandı. Bu buluş çok önemliydi. Sonuç olumlu olursa yalnız Göl değil, tüm eğitmen kursları ve açılacak köy öğretmen okullarının yapımı kolaylaşacaktı.
15 gün sonra Tonguç dalgın dalgın masasına koydurduğu pakete bakıyordu… Göl’den gönderilmişti. Açtı, kızarmış dört tuğla çıktı. Tuğlalarda bir damga: Kastamonu Göl Köy Eğitmen Kursu.
Bu gönderi, bu damga emek dolu, düşün dolu, umut dolu; dolu doluydu… Tonguç’un gözleri doldu. Balkır başarmıştı.
Tuğlaları parmaklarıyla tıklattı. Kristaldenmiş gibi ses çıkıyordu; öylesine iyi pişmişti. Belki aylarca kalmak üzere dördünü masanın üstünde yan yana dizdi, bir süre seyretti. Sonra kırmızı kaleme uzandı. Koltuğundan kalktı. Karşı duvardaki haritaya yürüdü. Kastamonu’nun üzerine bir büyük nokta koydu. Yeni Köy Öğretmen Okulunun birisi Kastamonu’da açılacaktı. Bunu, kursu yaratanlar hak etmişlerdi.
Öğrencilerin gücü ve becerisiyle yapılan Göl‘deki çalışmalar o dönem neden önemliydi?
Göl, bütün yokluklar içinde başlatılmış, ilk gerçek denemeydi. İş, bir eğitim yöntemi olarak daha baştan uygulanıyordu. Tuğlalar kesiliyor, tomruklar el hızarıyla biçiliyor, taşlar yontuluyor, harçlar karılıyordu. Savaş yıllarıydı. Yapı malzemeleri yok, gıda kısıtlı, ekmek karneye bağlıydı. Bu yoklukta yaratılanlar, kurulacak diğer kurslar için birikim oluşturacaktı. İşte bu yoklukta hem eğitim yapılıyor hem yapılar yükseliyordu.
Göl’de yapılmakta olanlar Tonguç Baba’nın eğitimbilim düşüncelerindendi. Ona göre sorunların çözümündeki kökleşmiş yöntemler terkedilmeliydi. ‘Para ver, öğretmen ver, onu bunu ver eğitim yapayım’ anlayışı terkedilmeliydi. Bu anlayıştaki eğitimle bir şey elde edilememişti. Hiçbir şey yokken çözüm üretmek, yaratıcı olmak ve başarmaktı önemli olan. Eğitim için gereken maddi ortam, olanaklar ölçüsünde yaratılmalıydı. Bunun en tipik örneği de ilginçtir ki Göl’de verilmekteydi. Nitekim 1946’ya kadar öğrenci ve öğretmenler tarafından tam 60’a yakın yapı yapılmıştı.
∗∗∗
“ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA” ŞİİRİNİN ÖYKÜSÜ
Hemen hemen herkesin bildiği ve çok sevdiği Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda Bir Köy Var Uzakta” adlı şiiri de Göl günlerinden değil mi?
Mimar Asım Mutlu, ozan Ahmet Kutsi Tecer ile tıp öğrencisi Ceyhun Atuf Kansu’yu yanına alan Tonguç bir kez daha Göl yolculuğuna çıktı. Ilgaz Dağı’ndan inişte köyler artık uzaktan görünmeye başladığında Tecer’in dudaklarından dizeler dökülmeye başlayıverdi: “Orda bir köy var uzakta/O köy bizim köyümüzdür/ Gezmesek de tozmasak da/O köy bizim köyümüzdür.”
Şiir, gidilmesine gerek olmayan köyü değil, köye özlemi anlatıyordu ve bu insanlar köylere yirmi sekiz bin dolayında insan yetiştiren köy enstitülerden birini incelemeye gidiyorlardı.


