Köyden kente iç göçün değiştirdiği yeni insan tipi
Hürriyet Yaşar, iç göçün değiştirdiği insan tipine odaklanan yeni çalışmasıyla okurlarıyla buluştu. Yaşar “Tüm partilere, kurumlara yayılmış Göçmüş Köylü anlayışının en tipik somutlanışı, çeyrek yüzyıla yakındır ülkeyi yöneten siyasal parti ve onun anlayışında yerleştirilebilen yönetim biçimidir” dedi.

Nemika TUĞCU
‘Göç Penceresinden Kent ve Toplum Yazıları - Göçmüş Köylü Sorunsalına Giriş Denemesi’, köyden kente göçen bireyin getirdiği kültürle yerleştiği kentin kültürü arasındaki duygusal çatışmayı, kentte azınlıktan çoğunluğa geçişlerini, kent kültürüne egemen olma, değiştirme hatta onu yeniden biçimlendirme serüvenini tanıklıklarla anlatıyor
Ülkemizde köylerden kentlere göç 1950’li yıllarda çok partili siyasal düzene giriş, sanayileşme, kentleşme olgularıyla ve işgücü talebiyle başladı. Köyleri yakıldığı için topraklarından ayrılmak zorunda kalanlar, çocuklarının eğitimi için kentlere gelenler, atanma ya da evlilik göçlerinin yanı sıra, daha iyi yaşam koşulları da göç nedenleri arasındaydı.
Hürriyet Yaşar, iç göçün değiştirdiği insan tipine ilişkin sorularımızı yanıtladı:
Köy kökenli bireylerin hangi siyasal görüşte olursa olsun, kamusal görevlere geldiklerinde “barbarlık dönemi” yaşatabileceklerine ilişkin kaygılarınızı konuşalım.
Kente Göçmüş Köylünün en belirleyici özelliği, yaptıklarından başka türlüsünü yapamayacak bir donanımda olması. Bugünlere gerilememizde çok büyük belirleyiciliği var ama suçlusu o değil. Suç, köyler kente göçerse, bilimin, sanatın, kısacası uygarlığın bundan nasıl etkileneceğini kestiremeyen kentli yönetici kesimde. Fakat, yoksa bu birilerince bilerek mi yapıldı diye de insanın aklına gelmiyor değil hani. Diyorum ki, toplumsal bilimler Göçmüş Köylü kimlikli tek bireyin özelliklerini saptamış; çekirdek ya da geniş aile olarak da o kimliğin duyuş ve davranış biçimleri biliniyor. Bilinmeyen, onun çoğunluğa ulaştığında nasıl davranacağı. Bu biraz, büyük sanatçı Lütfi Akad’ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesinden sezilebilendir.
Göçmüş Köylüler kentin karşısında hemşeri derneklerinde, hemşeri mahallelerinde bir araya gelirler. Bu beraberlikler siyasal görüşlerinde de etkili oluyor mu?
Evet ama bir partiye topluca yönelmek biçiminde yaşanmıyor bu etki. Göçmüş Köylü, “Ekmek Partisi” diye gördüğüne yöneliyor. Ya da siyasal eğilimine uygun partisini, kendi “Ekmek Partisi”ne dönüştürüyor. Böylece o siyasal partide neden bulunduğunu unuttuğu gibi, içinde bulunduğu kuruma da unutturuyor. Kentlerde azınlıkken kurumlar onu durdurarak kendini korur, o da dersini almış olurdu. Şimdi tüm partiler bu kişiliğin belirleyiciliğinin riskleriyle karşı karşıya. Partiler, meslek odaları, kamu yararına çalışan dernekler, üniversiteler vb.
Göçmüş Köylünün kurallara, yasalara, düzenlere bakışı nasıl?
Tüm kuralların güçsüzler, sahipsizler, yoksullar için olduğunu, güçlülerin, arkası olanların, varsılların, güçleri ölçüsünde kuralları hattâ yargıyı aştıklarını sanır; tüm kamu hizmetlerinin onlara ayrıcalıklı ulaştığı yanılsaması ve bu yanılsamanın eksiklik duygusu içindedir. “Avukat tutma, hâkim tut”, “Her yerde bir adamın olacak” sözleri, benim çok eskiden beri bildiğim Göçmüş Köylü özdeyişleridir. Tıp fakültesi hastanelerini semt hastanesi gibi hasta muayenesine ve tedavisine boğan, ondaki bu eksiklik duygusudur. Muayene edenin profesör olduğunu mutlaka söyler, özel hastaneye ne ödediği bilgisini mutlaka araya sıkıştırır. Eleştiriye tepki gösterirken “Sen koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına” sözü gerçekte, “Sen Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca başbakanına” diye anlaşılmalıdır.
Köylü milletin efendisi midir?
Mustafa Kemal’in o sözünde yücelttiği, o bilgi ve kent kültürü yoksunluğuyla büyükkentte çoğunluk olarak yönetim yerlerine gelmiş Göçmüş Köylü değil, köyünde yaşayıp üreten köylüydü. Araba kullanmasını bilmeyene araba verilmez ama kentin ve devletin ne olduğunu bilmeyenlere, güdümlü bir sermaye basınının algı yönetimi altında gerçekleşen sandık demokrasisi oyununun maçlarıyla koca bir devlet ve ülke verildi. Bu çarpık efendileştirmede Göçmüş Köylü, kendi tırmandığı yere tırmanmamışları aşağılar, daha yukarıda gördüklerinin ise buyruğuna girer. Türkiye’nin hem ulusal hem de uluslararası yönetiminde olanlar, bu duygu durumunun sonuçlarıdır. Bu duygu durumu yalnızca bir tek partide değil, tüm ülkede belirleyici olduğu için, yönetimi değiştirip daha iyi bir yönetim yaratabilecek güç ve istenç yaratılamıyor.
Anlattıklarınızdan sonra yine de, yaşanan tüm göçlerin, başka ülkelere hattâ kentten köye tersine göçlerin vb nedenlerinin araştırılması gerekmiyor mu?
Bu kitapta göçün nedenlerine değil, insan davranışındaki etkilerine, çoğunlukla da iç göçün sonuçlarına odaklandım. Göçmüş Köylü yerleştiği kentten köyünü kalkındırmaya kalkar ya da emeklilikte köyüne dönerse, köyünde yaşayan ve doğaya yabancılaşmamış köylüyü de olumsuz etkiliyor. İklim bilinciyle yapılmış, sağlıklı geleneksel usta yapımı evlerini yıkıp laz kalfa apartmanları dikiyor. Evinin önünü, bahçesini betonlaştırıyor, ağaçsızlaştırıyor, yollarda, alanlarda, parklarda gördüğü ağaçları bir çalışkanlık duygusuyla kesip toprak kalmış yerlerin üzerini beton ya da taşla örtüyor. Köyünün okulsuzluğundan rahatsız olmuyor ama onda biri, hattâ yirmide biri ancak dolan camisini daha da büyütüyor. Ama bir tarım hayvancılık örgütlenmesi kurmak hiç aklına gelmiyor. Emeklilik hakkının son yirmi yılda yüzde sekseninin nasıl iç edilip kentte geçinemez duruma getirildiğini de düşünmüyor. Bunca geriye sürüklenişimizde ve bu tek adam rejiminin kurulmasında büyük kolaylaştırıcı olacağını bilerek mi bu zemin yaratıldı bilemem ama, bugünlere gerilememizde bu zeminin kolaylaştırıcılığını çok belirgin olarak görebiliyoruz.


