Google Play Store
App Store

Kuarkların en ilginç özelliği renk yükü dediğimiz özel bir kuantum durumu taşımasıdır.

Kuarkların renkli dünyası

Atom altı dünya sanki Alice Harikalar Diyarında gibidir. Derine gittikçe sizi daha çok şaşırtır ve daha çok büyüler. Fizikçileri en çok büyüleyen belki de renkli ve anlaşılması zor doğaları ile kuarklardır. Bu yazıda kuark fikrine ve tarihsel gelişimine kısaca değinmek istiyorum.

Yaklaşık 2500 yıl önce, Demokritos, maddenin sonsuza kadar bölünemeyeceğini ve belli bir noktadan sonra bölünemez en küçük parçanın var olması gerektiğini ileri sürdüğünde, insanlık düşünsel bir devrim yaşadı. Maddenin bölünemez en küçük yapı taşına Yunanca “bölünemeyen şey” anlamına gelen atom adı verildi ve böylece atomu arama ve anlama yolculuğumuz başlamış oldu.

Demokritos’tan yaklaşık 22 yüzyıl sonra atoma bakışımız Rutherford’un yaptığı deney ile bambaşka bir hal aldı. Rutherford bir şekilde atomu anlamak için içine bakmak istiyordu. Bir şeyin içinde ne olduğunu anlamanın yolu, onun içine bir şeyler sokup etkileşimlerine bakmaktır. Rutherford bunu yaptı. İnce bir altın yaprak alıp içine alfa parçacıkları gönderdi. Çoğu parçacık yapraktan geçerken, bazılarının şaşırtıcı bir şekilde geri yansıdığını veya büyük açılarla saçıldığını gözlemledi. Bu, atomun kütlesinin büyük çoğunluğunun, pozitif yüklü ve son derece yoğun bir merkezde, yani çekirdekte toplandığını gösterdi. Atomun büyük bir boşluk içerdiğini ve negatif yüklü elektronların çekirdeğin etrafında hareket ettiğini ortaya koyarak Rutherford modern atom teorisinin temelini attı.

Rutherford’un keşfinden ve kuantum mekaniğinin doğuşundan sonra merakımızı yönelttiğimiz şey atomun çekirdeği oldu. Atomun çekirdeğinin bölünebildiğini radyoaktivite olayından biliyorduk. Dolayısıyla çekirdeğin bir iç yapısı olmalıydı. 1919 yılında protonun ve 1932 yılında nötronun keşfi ile atomun çekirdeğinin yapısının protonlar ve nötronlardan oluştuğunu öğrenmiş olduk. Peki proton ve nötronun iç yapısı var mıydı? Protonlar pozitif yüklü olduğu için çekirdekte bir arada bulunan protonların birbirlerini elektriksel kuvvet ile itmesi gerekirdi ama protonlar çekirdekte sıkı bir şekilde bir arada bulunabiliyordu. Bu olgu bile çekirdek içerisinde bilmediğimiz başka kuvvetlerin varlığına ve protonun/nötronun iç yapısı olabileceği düşüncesini güçlendiriyordu. 1960’larda Murray Gell-Mann ve George Zweig, proton ve nötron gibi parçacıkların, “kuark” adını verdikleri daha küçük bileşenlerden oluşabileceğini öne sürdüler. Gell-Mann, kuark adını James Joyce’un ünlü eseri Finnegans Wake’te geçen “Three quarks for Muster Mark” ifadesinden esinlenerek vermişti. Bu modele göre bazı parçacıklar kuarkların birleşiminden meydana geliyordu ve bunlara hadron deniyordu.

Kuarkların varlığını deneysel olarak kanıtlamak için yapılan şey Rutherford’un deneyine benzerdi: Protonun içerisine bakmak için ona elektron göndermek ve elektronun saçılmasına bakmak. Fizikte buna derin inelastik saçılma deriz. 1968’de Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi’nde (SLAC) gerçekleştirilen derin inelastik saçılma deneyleri, protonun iç yapısında hareketli ve elektrik yüklü küçük parçacıklar bulunduğunu ortaya koydu. Gell-Mann ve Zweig haklıydı. Proton iki tane +2/3e yüklü u-kuarktan ve bir tane -1/3e yüklü d-kuarktan oluşuyordu. Yüksek enerji fiziğinde gözlemlenen daha ağır parçacıklar ise garip bir s-kuark içeriyordu. Şu andaki bilgilerimize göre doğada toplam 6 tür kuark bulunuyor: u-kuark, d-kuark, s-kuark, c-kuark, b-kuark ve t-kuark. Bizi vareden kararlı madde sadece u-kuark ve d-kuarktan meydana gelirken, laboratuvar ortamında üretebildiğimiz ağır parçacıklar yapılarında diğer kuarkları da barındırabiliyor. Ancak bütün sistemler minimum enerji ve maksimum düzensizlik durumunda bulunmak isteyeceğinden bu ağır parçacıklar nihayetinde u- ve d-kuarktan oluşan hafif kararlı parçacıklara bozunuyor.

Kuarkların en ilginç özelliği renk yükü dediğimiz özel bir kuantum durumu taşımasıdır. 1970’lerde, hadronların iç yapısını anlamaya yönelik çalışmalar sırasında, kuarkların Pauli Dışarlama İlkesi’ni ihlal ediyor gibi göründüğü fark edildi. Örneğin, delta++ parçacığı üç tane u-kuarktan oluşuyordu, ancak bu üç kuark aynı kuantum durumunda bulunuyordu. Bu, kuantum mekaniğinin temel kurallarına aykırıydı. Bu paradoksu çözmek için, fizikçiler kuarkların daha önce bilinmeyen bir özelliğe sahip olduğunu öne sürdüler: Renk yükü. Buradaki “renk” kavramı, görsel anlamdaki renklerle ilgili değildir. Bu isimlendirme, fizikçilerin matematiksel olarak tanımladıkları üç tür yükü ifade etmek için kullandıkları bir benzetmedir aslında. Kırmızı, yeşil ve mavi olarak adlandırılan bu renk yükleri, bir araya geldiklerinde tıpkı ışığın birleşiminde olduğu gibi “renksiz” bir durum oluşturur. Bu renksizlik, doğadaki tüm hadronların, yani proton ve nötron gibi parçacıkların kararlı yapısını sağlar. Bundan dolayı kuarkların etkileşim özelliklerini tanımlayan kurama Kuantum Renk Dinamiği (QCD) denir.

QCD’ye göre gluon adı verilen parçacıklar kuarkları bir arada tutar. Bunu bir yay olarak düşünebilirsiniz. Kuarklar birbirlerine ne kadar uzaksa, aralarındaki kuvvet yayın gerilmesi gibi daha fazla olacaktır. QCD’nin en çarpıcı özelliklerinden biri, “kuantum hapsetme” olgusudur. Kuarklar, doğaları gereği, hiçbir zaman tek başlarına gözlemlenemezler; her zaman başka kuarklarla bir araya gelerek renksiz bir kombinasyon oluştururlar. Örneğin, iki kuarkı birbirine bağlayan yayı çok fazla gerdiğinizi ve yayı kopardığınızı düşünün. Bu durumda, yayın (yay dediğimiz aslında gluon) koptuğu yerde vakumdan kuark-antikuark çifti doğar ve tekrar renksiz kuark çiftleri oluşur. İlginç bir şekilde, gluonların kendileri de renk yüküne sahiptir ve bu yüzden yalnızca kuarklarla değil, diğer gluonlarla da etkileşime girebilir. Kuarkları ve gluonları deneysel olarak parçacık jetleri şeklinde CERN’de gözlemleyebiliyoruz. Bu, sanki bir boya spreyindeki küçücük tek bir delikten çıkan boya damlacıklarının duvarda oluşturduğu dairesel leke gibidir. Dedektörlerde gözlemlediğimiz dairesel yapıdaki parçacık kümeleri, bizim kuark ve gluonların deneysel sinyalleridir. Eğer ilginizi çektiyse “asimptotik özgürlük” nedir diye araştırabilirsiniz.

Kuarkların renkli dünyası varoluşun karmaşıklığını anlamamıza ışık tutuyor. Artık net bir şekilde biliyoruz ki renkler olmaksızın güçlü etkileşim olmazdı, atomlar oluşmazdı, yıldızlar parlamazdı ve yargılar ile dolu insan var olmazdı. Her şey siyah veya beyaz değildir. Beyazın barındırdığı renkler ve gökkuşağı doğanın kendisi, gerçeği ve işleyişidir.