‘Küçük’ insanların öykücüsü: Haydar Demir
Öykü ve şiir çalışmalarını sürdüren Haydar Demir, mektuplaştığım tutuklu yazarlardan biri. Öykülerini anlattığı ‘küçük’ insanlar, Ankara’dan Adana’ya gençler, işçiler, yoksullar, kurtuluşu arayanlar, çocuklar, yaşlılar ve de kadınlar.

Tacim ÇİÇEK
Ütopya Yayınevi etiketiyle okuyucularıyla buluşan ‘Neyiniz Var?’ 27 yıldır, aldığı müebbet ‘ceza’dan dolayı tutuklu olan yazar Haydar Demir’in üçüncü öykü kitabı. Demir, 1967 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünü bitirmeden ayrılıp metal sektöründe çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalışmış. Bu kitabındaki 26 öykünün büyük çoğunluğunun her yaştan işçiyle ilgili olması da o zamanlardan kalma gözlemlerinin, tanıklıklarının sonucu olmalı. 1999’da İskenderun’da tutuklanmış.
Öykü ve şiirleri, başta Evrensel Kültür, İnsancıl ve Berfin Bahar olmak üzere pek çok dergide yayımlandı. Şiirleri, iki ayrı hapishane antolojisinde yer aldı. Abdullah Baştürk anısına düzenlenen İşçi Edebiyatı yarışmasında, dosya olarak öykü dalında ödüle de layık görülen ilk öykü kitabı Makine, 2007’de Evrensel Yayınları’ndan; Kokulu Rüzgâr kitabı da 2024’te Favori Yayınları’ndan çıktı.
Öykü ve şiir çalışmalarını sürdüren Demir, mektuplaştığım tutuklu yazarlardan biri. 218 sayfalık bu kitabındaki her öykünün dili sade ve temiz. ‘İçimden Geldi’, ‘Lokma’, ‘Muhasebe’ ve kitaba da ad olan ‘Neyiniz Var’ adlı öyküler el öyküsel anlatımlı, diğerleri de ben öyküsel anlatımlı. Demir, her ikisinde de başarılı. Öykülerini anlattığı ‘küçük’ insanlar, Ankara’dan Adana’ya gençler, işçiler, yoksullar, kurtuluşu arayanlar, çocuklar, yaşlılar ve de kadınlardır. Elbette ki ‘içerden’ biri olarak hapsedilmişleri de anlatıyor ama daha çok dışarıdakileri öykülerinde görünür yapmaya çalışıyor.
Haydar Demir’in Öykücülüğü
Demir’in öykücülüğü için ki bunu önceki kitaplarından ve bana gönderdiği mektuplarından yola çıkarak şunu diyebilirim:
Onu, yazmaya iten onca yıldır ‘içerde’ olmasından çok, farkındalık duygusu geliştikçe kendisine sorduğu çeşitli sorular ve o sorulara zaman içinde verdiği veya bulduğu, belki de bulamadığı ama ısrarla aradığı yanıtların sonuçları olduğunu söyleyebilirim özetle… Bu bir tür niyet okumak gibi görülebilir, ama bu benim düşüncem. Çünkü pek çok umudu boşa çıkmış olsa bile, yine de olmazlara umut beslemiş ve bundan da vazgeçmemiş hiç. Darbelerin, yıkımların etkisiyle beslemiş yazarlığını. Yaşamında, ülkesini güzelleştirmek ve kitaplar olan biri olarak, ‘içerden’ daha çok ‘dışarı’yı ve dışarıdaki insanların hâllerini öyküleştirmesi de onun dediğim doğasına, dünyasına, anlayışına ve düşüncesine de çok uygun. Elbette mizah da, yerel kimi sözcükler de yerli yerinde; yani dozunda bir biçimde mevcut öykülerinde. Sokaklar, mekânlar, Sevda, Satılmış (Cıvıt), Satı, Firdevs teyze, Zeynel emmi (Gevşek), Sermet, Emre, Kübra, Gözde, Kaymak ebe, Nuray, Hasan, Arif, Bekir, Turgut, Çetin abi, Döne, Zehra ve Anten Hamza gibi kişiler, şehirler de yazarın hapsedilmeden önceki tanıklıklarına, yaşanmışlıklarına bürünmüş hâlde çıkarlar karşımıza. Bu açıdan bana kimi öykülerin doğrudan yaşanmışlık, anı ve günlük, hatta kenar notları gibi gelmesi belki de bu yüzden.
Yüreklerin çatlaklarından sızan acıları dillendirdiği öykülerin yaşanmışlıklardan soğurulduklarını anlamak hiç de zor olmayacak her okuyacak olan için. Okurun, bu öykülerden çıktığında yalnızca her öykünün sonuna ulaşmış olmayacak; çevresiyle, kendisiyle kurduğu ilişkileri de yeniden düşünür hâle gelecek. Çünkü Haydar, öykü kişilerinin iç dünyalarında gezdirmiş kalemini. Aile içi sıkıntılar, gerilimler, çekişmeler, alışkanlıklar, huzursuzluklar, yalnızlıklar, beklentiler, sevgiler, sevgisizlikler, öykülerde sözcüklerle görünür ve anlaşılır olmuş.
Hayatın bir olağan, bir de olağandışı ama hep kendi hızında bir akışı var. Bu akış, hayatın karşı konulamaz günlük ağırlığından dolayıdır. Rutinlerimiz olağan akışın, aşk, umut, kavga, gelecek beklentisi, direniş, tutukluluk, özgürlüksüz gibi şeyler de olağandışının sonuçlarıdır. Haydar’ın öyküleri, genelde bu iki akışın karışımıdır. Kişiler, yazarın hayal dünyasından çıkıp gelmiş olsa da gerçek kişilerdir demek asla abartı olmaz. Bunun sebebi, yazar; daha tutuklanmadan önce, bir biçimde yaşadığı şehirlerde, çalıştığı yerlerde, kaldığı evlerde bulunduğu sırada gözlemlediği insanlardan ve onların yaşamlarından soğurmuş olması. Sahicilik, gerçeğin; gerçek kişilerin ustaca taklit edilmesinden başka bir şey değil zaten. Asıl gerçek, okurun okuyacağı öykülerin yaşamın ta içinden kişilerin kişisel ve yan yana olduklarıyla olan ortak hayat hikâyeleri olmasıdır.
Ezcümle:
Bu kitabında da Demir’in dili ve kurguları, okuru kendi öykü dünyasını keşfetmeye çekecek. Mizah öğeleri ve yerel kimi sözcükler, toplumsal gerçeklikle buluştuğundan hem güldürecek hem de düşündürecek. Her öykü bireyi, olay örgüsünün kişisi değil de, yaşadığımız yerlerde görüp ama bakmadığımız kalabalıkların üyeleri olarak çıkarlar karşımıza. Bu yüzden de Demir, yazarlık tepe lambasını, farkında olalım; sokaklarda, caddelerde, trafik ışıklarında, kavşaklarda, meydanlarda, marketlerde, pazar yerlerinde, inşaatlarda; en olmadık işlerde ve yerlerde karşımıza çıkan ama gördüğümüz hâlde belki de hiç bakmadığımız, anlamak istemediğimiz kişilere çevirmiş bu öykülerinde ki onları fark edelim ve de anlayalım diye…


