birgün

27° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 31.07.2020 04:00

Kültür yığını ve yığın kültürü

Kültür, insanın ürettiği her şeyi kapsıyorsa, o hâlde hiçbir şey atılmamalı, üretilen her şey kültür nesnesi olarak kutuların, dolapların içinde saklanmalıydı. Kendi ürettiklerinin ürünü olan insanın ürünlerini ve dolayısıyla kendisini biriktirmesinden daha kültürel bir şey olamazdı elbet. İnsanlar kendilerini biriktirmek için arşivler, kütüphaneler, müzeler inşa ettiler. Biriktirilenler mevcut binaların içine sığmaz olunca, başka işlevler için kullanılan binalar boşaltılıp nesnelerin depolandığı kültür evlerine dönüştürüldü. Önceleri nesneler, çeşitli ölçütlere göre tasnif edilip ait oldukları kutulara, sonra da raflara yerleştiriliyordu. Baş edilmeyecek kadar çoğaldıklarında, binaların içindeki boşluklara gelişigüzel yığıldılar. Gündelik hayatın içinde dolaşıma giren ve hızla çıkan geçici nesneleri bile kültür ürünleri olarak saklamak zorunda hissediyorlardı. Binalara sığmayan nesne yığınlarının sokaklara taştıkları görüldü. Rüzgârlar, kaldırımlarda biriken nesneleri kentin boşluklarına sürüklediğinde, insanlar hareket edebilecekleri, kendilerini gerçekleştirecekleri hiçbir boşluğun kalmadığını fark ettiler. Nesneler, konut ve binaları, sokak ve meydanları tamamen kaplamıştı; yaşadıkları kenti terk etmek zorunda kaldılar. Şimdi surların dışından kente baktıklarında, devasa bir çöp yığını gibi kenti tümüyle kaplayan nesnelerden oluşmuş bir dağ görüyorlar. Calvino olsaydı, “Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç” derdi (Görünmez Kentler).

Ürettiğimiz nesneler belleğimizin cisimleşmiş hâlleridir. Fakat insan çöp ile belleği ayırt edemiyor artık. Kültür nesnesi olarak biriktirdiği ne varsa hızla çöpe dönüşüyor, nesneleri ile birlikte kendisi de. Yarattığı, dolayısıyla kendini yarattığı, ama artık içine giremediği kültür yığınından kovulmuş hissediyor şimdi. Kentin içinde çöp yığınları gibi biriken kültür nesnelerini uzaktan seyretmek zorunda. Okunmamış kitapların, izlenmemiş filmlerin, gidilmemiş sergi ve müzelerin, kısacık ömründe altından kalkamayacağı çokluktaki belgelerin varlığı karşısında ezilip hiçleşti. Kentten kovuldu, ama doğaya da dönemiyor. Ürettiği nesnelerle doğadan kopan insan, nesnelerini terk edip doğaya dönmek istediğinde, kendi kültürünün bir karikatürüne dönüşüyor; komik bir öğeye. Böylelerine, popüler kültürde mandıra filozofu deniliyor.

Ya da iktidarın, tarihin çöplüğünü eşeleyip kendi soyağacı kurmacasını inşa etmek üzere bulup çıkardığı nesnelerle sahne tasarımları yaratmasına ve bu sahne tasarımlarında ezilenlerin de kendilerine giydirilen komik kostümlerle yer almalarına katıla katıla gülebilirsiniz. Ama kahkahalarınız çok geçmeden çığlığa dönüşebilir. Sahnelenen oyunlara, nedense iktidarın en fazla ezdikleri severek ve inanarak katılıyor. İktidarın şiddetine maruz kalarak biçimlerini yitirenleri iktidar, komik de olsa bir biçime soktuğunda, iktidar biçimleri olarak sizi ezmeye kalkışacaklar ve komik olan, trajikomiğe dönüşecektir. Ve rahat koltuklarımızda gülerek izlediğimiz komedi, seyirci koltuklarına şiddet olarak geri döndüğünde artık pek gülecek halimiz kalmamıştır. Sanıldığının aksine, sanal ortamın içine tamamen gömülü olanlar Z kuşağı değildir; ezilenlerin kurmacayı gerçek gibi algıladıklarını daha önce TV dizilerinden biliyoruz. Z kuşağı online ile offline arasında geçiş yapabilirken, ezilenler iktidarın sahnelediği kurmacaların içine tamamen gömülmüşlerdir. Sinemanın kötü adamı Erol Taş, ezilenlerden az dayak yememişti. Ezilenler gerçek hedeflerini hep ıskalıyor.

“İnsan kültür birikimini bir bütün olarak korur, hatta bu birikimin değeri baş döndürücü şekilde çoğalır. Ama insan, bu birikimden eylem ve kurtuluşunun ölçütünü çıkarma olanağını yitirir” (Agamben, İçeriksiz Adam, Monokl). Dağ gibi yükselen kültür yığınının içine giremediği için geçmiş ile bağlantısını koparan insan, iktidarın kendini meşrulaştırmak için tarihin çöplüğünden bulup çıkardığı nesnelerle tasarladığı sahneleri kendi gerçeği sanıyor. Geçmişi şimdiye ve geleceğe aktaramadığı için kültür, insanın özgürleşmesi önünde bir engele dönüştü. Surların dışındaki insan yığını, sırtı doğaya, yüzü kültür yığınına dönük öylece duruyor. Setin kenarında figüran olarak çağrılmayı bekliyor.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız