birgün

24° AZ BULUTLU

Kurgu gerçek hayattan beslenir

KÜLTÜR SANAT 26.06.2022 12:13
Kurgu gerçek hayattan beslenir
Abone Ol google-news

Kadir İNCESU

Neslihan Önderoğlu’nun yeni öykülerinin yer aldığı ‘Küçük Bir Mesele’ Günışığı Kitaplığı’dan On8 Kitap etiketiyle yayımlandı. Kitapta yer alan öykülerin içeriği itibariyle gençler için yazıldığı yanılgısına düşülmemeli. Evet, öykülerin kahramanları gençler, ancak varlıklarını her an hissettiren yetişkinlerin, gençlerin yaşamlarına olan etkileri de dikkat çekiyor satır aralarında. Yalnızlık, arkadaşlık, paylaşım, önyargı, kişinin kendisine olan acımasızlığı da… Neslihan Önderoğlu’nun öykülerini okurken gün içinde yaşanılan, o an için pek de anlamı olmayan olayların değişik yönlerini öne çıkaran, hatırlatan, hissettiren olayları fark etmek mümkün. Yazarımız, okura hayatı okuma, anlama ve sezme olanağı veriyor.

Yaşanılan/yaşanabilecek olayların bir edebi eserde okurun karşısına çıkmasının etkisini nasıl yorumlarsınız?
Kurgu gerçek hayattan beslenen bir şey. Yaşadığımız ya da tanık olduğumuz şeyleri kurmaca bir metne dönüştürüyoruz. Bu anlamda okurun da o metni okurken, evet bunlar benim de tanık olduğum, iyi bildiğim şeyler, ya da ben de buna benzer duygu ve durumlardan geçmiştim düşüncesiyle okuması aslında yazarla arasında bir duygudaşlık durumu yaratır. Bu çok önemli bir konu. Tanıdık olma hali.

Ebeveynler, çocuklara kendilerini tanıma, hata yapma imkânı tanımıyor. Hep ‘garanti’ci olmuş kuşaklar için gençlere fırsat tanımak biraz zor mu?
Ebeveynlerde genellikle şöyle bir düşünce var; aman çocuğum benden daha iyi koşullarda büyüsün, benim çektiğim sıkıntıları çekmesin. Bu düşünce çocuk yetiştirme tutumu olarak yediği önünde yemediği arkasında bir yetişme tarzını beraberinde getiriyor. Her türlü imkân tanınmış, konfor alanının dışına çıkmasına izin verilememiş bir çocuk veya genç yaşamın içine karıştığında en ufak bir zorlukta dayak yemiş gibi oluyor.

Çocuklarına istedikleri hayatı yaşamalarına izin vermeyen ebeveynlerin çocuklarının hiç bitmeyecek acılarının mimarı olduklarının farkında bile olmadıklarını söyleyebilir miyiz?
Ebeveynler değil farkında olmak, kendilerince iyi bir şey yaptıklarını sanıyorlar. İnsanoğlu düşe kalka, acı çekerek, ders çıkararak, empati kurmayı öğrenir. Sadece kendisiyle meşgul gençler görüyorum sıklıkla. Dünya onların etrafında dönüyor gibi davranıyorlar. Büyük bir empati yoksunluğu içindeler. Oysa bizim hayatımız başkalarının hayatından geçer.

Öykülerinize de konu olan çağımızın en büyük sorunlarından olan ‘yalnızlık’ üzerine neler söylemek istersiniz?
Yalnızlık teknoloji geliştikçe pençesine düştüğümüz bir sorun. Bilgisayarlar, cep telefonları ve türlü çeşit sosyal medya platformu sanal bir sosyalleşme duygusu yaşatıyor. Asla yüz yüze gelmeden birbirlerini arkadaş kabul eden bir kuşak söz konusu. Oysa bu asla insan insana kurulan ilişki kadar doyurucu değil. İşte bu yüzden yalnız hissediyor insan, kalabalığın ortasında yaşanan bir yalnızlık çeşidi bu.

‘Eve Gitmeyen Yollar’da dikkat çektiğiniz ‘kaybolmuşluk duygusu’ bir açıdan da çare arayışı olarak değerlendirilebilir mi?
‘Eve Gitmeyen Yollar benim çocukluğumdan bir kesit. Çocukluğumda hiç bilmediğim sokaklara sapmayı, bilmediğim mahallelerden geçmeyi zaman zaman kaybolmak pahasına çok severdim. Üstelik bunu macera ya da heyecan olsun diye de yapmadım. Başka hayatlara açılan bir yol, kendi kısıtlı alanından çıkmak gibiydi benim için kaybolmak. Bilmediğimiz hayatlara tanık olmanın güzel bir yolu.

Çiçek açmak da, hayata karışmamak da bir cesaret işi midir yoksa kişinin düşünceleri üzerine kurduğu dünyanın sınırlarının yıkılması mı?
‘Annem Çiçek Açtı’ isimli öyküme bir gönderme bu soru. Hayata karışmamanın cesaret işi olmadığı kesin. Kendi kabuğunda ve korunaklı bir hayat sürdürmenin neresi cesurca? Benim öyküm de, boşanma sonrası böyle bir kabuğuna çekilme halini eve gelen bir yatılı misafirin cesaretlendirmesiyle kırıp kelimenin tam anlamıyla ‘çiçek açan’ bir kadınla ilgili.

‘Korsan’ adlı öykünden; “İnsan her zaman hayal ettiği hayatı yaşayamıyor, ama önemli olan mutlu yaşaması değil mi?” kalmış aklımda… Ancak, saygın bir meslek, iyi bir kazanç mutlu bir yaşamın önüne mi geçiyor?
Günümüzde üniversitede tahsil ettiği mesleği yapmayıp ya ekonomik nedenlerle ya da yetenek ve istekleri doğrultusunda bambaşka işler yapanlar var. Okul söyleşilerine gittiğimde de gençlere hep aynı telkinde bulunuyorum, size çok para kazandıracak, geleceği parlak, anne babalarınızın düşlerini süsleyen meslekleri değil, severek yapacağınız işleri seçin. İnsan ancak severek emek verdiği bir işte başarılı ve mutlu olur.

Kişinin başkalarına olan anlayışlı, kendisine olan acımasız tavrı da mutluluğunun belirleyicilerinden denilebilir mi?
Kendisiyle barışık olmayan bir insan başkalarıyla da sağlıklı ilişki kuramaz. O nedenle ilişkilerinde hep verici, anlayışlı, alttan alan taraf olarak var oluyor da kendisine karşı aynı duygularla hareket etmiyorsa emin olun samimi değildir. İnsanın kendisine acımasızlığının altında mükemmeliyetçilik yatar genellikle. Mükemmeliyetçilik de kişiyi hareketsizliğe, edilgenliğe iter.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol