birgün

24° AZ BULUTLU

Latin Amerika’da Küba Devrimi’nden bu yana dördüncü sol dalga: Sosyal demokrat

BİRGÜN PAZAR 31.07.2022 10:09
Latin Amerika’da Küba Devrimi’nden bu yana dördüncü sol dalga: Sosyal demokrat Fotoğraf: AA
Abone Ol google-news

Vİjay Prashad

7 Ağustos 2022’de Kolombiya’nın, sol hareketin cesur isimlerinden yeni bir başkanı (Gustavo Petro) ve başkan yardımcısı (Francia Marquez) oldu. Ülkenin 1810’da bağımsızlığını kazanmasından beri ilk kez bir sol hükümeti kuracaklar. İki ay sonra 2 Ekim’de de Brezilya halkı başkanlık seçimlerinin ilk turunu oylayacak. Anketler eski başkan ve solcu lider Lula’nın, sağ kanadın adayı Jail Bolsonaro önünde avantajlı olduğunu gösteriyor. Lula’nın 30 Ekim’deki ikinci tura kalmadan birinci turda başkanlık yarışını kazanacağını iddia edenler bile var. Lula kazanırsa eğer, Latin Amerika’daki 20 ülkenin yarısından fazlasında merkez sol ve sol iktidarda olacak.

Sol ve merkez solun bu dönemki seçim zaferleri dalgası, tam olarak 2000’lerin başında, Hugo Chavez’in Venezuela’sının yarattığı pembe dalgayı yansıtmıyor. O dönemde ABD, Ortadoğu’ya odaklanmış, emtia fiyatları yükselmiş ve bölgenin bütününde geçmiş darbe ve neoliberal rejimlere karşı bir antipati vardı. Chavez, bölgesel bütünleşmeyi ve köklenmiş toplumsal sorunlara odaklanan politikaları birleştiren, Bolivarcılık diye bilinen süreci tüm kıtaya yayabilmişti. Örneğin açlığı sona erdirmek gibi bir hedefin; Kuzey Atlantik sermaye piyasasına ve Amerikan askeri varlığına olan bağımlılık ilişkisini terk etmedikçe gerçekleşemeyeceği kanıksanmıştı. Bolivarcı deneyimlerin Venezuela’dan Arjantin’e uzanan büyük çaplı toplumsal programlarını antiemperyalizm şekillendirmişti.

Bu dönemi seçim zaferleri ise 2000’lerin ilk on yılına göre çok daha belirsiz şartlarda gerçekleşiyor. Bir yandan, Amerikan ekonomisinin zayıflığı ve ABD’nin Çin ve Rusya’yı zayıflatmaya dönük çaresiz çabalarıyla birlikte Amerikan emperyalizmi 20 yıl öncesine göre çok daha kırılgan durumda ve dünyada yükselen haleti ruhiye artık Washington’ın ne dikte edeceği ile ilgilenmiyor. Tüm bu gelişmelerin sonucu olarak Latin Amerika’da da yeni bir canlılık görülüyor, Meksika devlet başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un da kanıtladığı üzere Güney Afrika’dan Endonezya’ya dış politikada bağımsız düşünebilme gitgide yaygınlaşıyor.

Fakat bir diğer yandan küresel enflasyon krizi, kredi ve borç sorunları ve Washington’ın tehditlerinin tonunda azalan nezaket, birçok ülke liderini Amerikan emperyalizmini açıkça karşısına alma konusunda frenliyor. ABD tarafından dayatılan Çin ve Rusya’ya karşı bir soğuk savaşın arasında kalan birçok Latin Amerika ülkesi bu gerilimin dışında kalarak genel bir ekonomik iyileşmeyi beklerken diğer yandan siyasi tahayyüllerinin sınırlarını temel sosyal refah planlamalarıyla çiziyor. Bu yüzden Latin Amerika’da Bolivarcılığın ikinci dalgasını göremiyoruz.

Brezilya ve Kolombiya bu yeni hareketin iyi örnekleri ki aslında bu genel yönelim Şili ve Meksika’da da gözlemlenebilir. Bu ülkelerde ekonominin kontrolü hala Amerikan emperyalizminin tam desteğini alan egemen sınıfların elinde. Her ne kadar Şili’de Gabriel Boric’in merkez sol hükümeti bakır madenlerini kamulaştıracağını söylese de ülkedeki bu güçlü burjuvazi buna imkân vermiyor (bu yıl Salvador Allende’nin bakır madenlerini kamulaştırmasının ellinci yılı, bir yıl sonra hükümeti askeri darbe tarafından yıkılmıştı). Eski kapitalist sınıflar eski toplumsal hiyerarşiyi koruyor, Amerikan emperyalizmi ve zamanımızın nakro emperyalizmi tarafından kökleri sarılıyor. Örneğin Kolombiya’da ordu Petro hükümetine çoktan herhangi bir temel reforma tahammül göstermeyeceklerini bildirdi. (General Eduardo Zapateiro temmuz sonunda devlet başkanı olarak Petro’ya yemin etmek zorunda kalmamak için istifa etti -tavır bu şekilde). Son olarak, kemer sıkma politikaları ve askeri diktatörlüklerin mirası olarak işçi sınıfı ve köylüler tüm güney yarım kürede görece bölünmüş ve örgütsüz durumdalar. Bu ülkelerin çoğunda radikal bir program yürütebilme yetisinden yoksun oldukları tekrar tekrar görüldü. Örneğin Peru’da her ne kadar sol Peru Libre’nin adayı Castillo seçilmiş olsa da toplumsal ve siyasi hareketlerin, vaatlerinden gitgide uzaklaşan başkandan hesap sormaya gücü yetmedi. Arjantin’de IMF’ye dönüş etrafında gelişen kriz de halkçı dinamiklerin kendi programlarını sol bir hükümet ile hayata geçirebilme seçeneğinin sınırlılığını gösterdi. Bu yüzden bu dönemin ortaya çıkaracağı ihtimalleri sosyalist değil sosyal demokrat olarak nitelemek doğru olacaktır.

Monroe Doktrini ve Küba Devrimi

İki yüzyıl önce, Simon Bolivar’ın önderliğindeki birlikler İspanyol emperyalistlerini Carabobo savaşında yenilgiye uğratarak Latin Amerika’nın bağımsızlık çağını açtı. Bir sonraki yıl 1823’te Amerikan hükümeti Monroe Doktrinini ilan etti. Görünürde Monroe Doktrini yalnızca Avrupalıların Amerikalara müdahale etme hakkının olmadığını belirtiyordu. Fakat metnin daha dikkatli bir okuması, metin üzerine ABD’deki tartışmalar ve doktrinin kullanılma biçimi, bu metnin aslında Amerikan emperyalizminin anayasası olduğunu gösteriyor. Bugün yalnızca Amerikaları kapsamıyor, Küresel bir Monroe Doktrininden söz edebiliriz. Bu doktrin ile birlikte ABD kendisine Amerika kıtalarındaki tüm ülkelerde istediği zaman istediği yerde siyasi ve askeri olarak müdahale etme hakkını veriyordu. Bu doktrin temel alınarak ABD tarafından Orta Amerika, Karayipler ve Güney Amerika’ya tekrar tekrar müdahale edildi, en yakın 2009’da Honduras’ta olduğu gibi hükümetler düşürüldü, bugün de hâlâ birçok ülkede buna çaba sarf ediliyor (Küba, Nikaragua, Venezuela).

Monroe Doktrini’ne direniş, ABD’nin bunu Avrupa emperyalizmini engellemek için değil, güney yarım kürede müdahale ehliyeti olarak kullanacağı anlaşıldığında kendini gösterdi. En nihayetinde, Britanya 1883’te Malvinas adalarını Arjantin’den böldüğünde, ABD Avrupalılara karşı durmamış, Avrupa sermayesinin Amerikaların yeni devletlerini kendisine bağımlı hale getirmesine de engel olmamıştı. Meksika’ya yönelik 1846-1848 arasındaki Amerikan müdahalesi, ABD’nin Meksika egemenliğindeki bölgenin üçte birini ilhak etmesiyle sonuçlanarak, Meksika’nın bölgesel ve ulusal hakları ihlal edilmişti. Tüm bu olaylar -Malvinas, Meksika- Fidel Castro’nun Sömürgeler Bakanlığı olarak adlandırdığı, 1948 yılında kurulan Amerikan Devletleri Örgütü tarafından benimsenen Monroe Doktrini’nin gerçek işlevini, güneydeki Amerikan emperyalizminin bir aracı olduğunu göstermişti.

1959 yılındaki Küba devrimi doğrudan doğruya Monroe Doktrini’ne bir meydan okumaydı. Devrim, (Amerikan müdahalesine karşı) egemenlik ve (halkın toplumsal gelişimi için) onur kavramlarını tasdik etmişti. Sosyalist Küba devriminden ilhamla, Amerikan emperyalizmine karşı ve sol bir çıkış için üst üste umutlu devrimci dalgalar tüm Latin Amerika’yı etkisi altına aldı. İlk dalga, Kondor Operasyonu adı verilen ABD programının organizasyonuyla askeri darbelerle orantısız şiddetle ezildi. Brezilya’da 1964’te Arjantin’de 1976’da yapılan bu darbeler Küba alternatifinin yayılmasını engelledi. Küba’ya yönelik gayri meşru Amerikan ambargosu Ada’nın sosyalizm sürecini hızlandırmasını ve enternasyonalizmi genişletmesini engelleyemedi. İkinci dalga sol -1979’un Nikaragua ve Grenada devrimleriyle- yeni bir umut yaratsa da bir kez daha emperyalistlerin Orta Amerika’daki kirli savaşları ve emperyalizmin bölgede narko-teröristlerle ittifak kurmasıyla sınandı. Üçüncü dalga Chavez’in 1999’da seçilmesiyle ve pembe dalga diye adlandırılan fenomenin ilerlemesiyle geldi. Bu dalga ABD’nin Venezuela’ya karşı yürüttüğü gayrimeşru hibrit savaşla, emtia fiyatlarındaki düşüşle ve toplumsal siyasal hareketlerin yerleşik burjuvaziye karşı zayıflığıyla baltalandı. Her dalgada Küba parlamaya devam etti.

Şu an 1959’daki Küba devriminden beri solun çıkış yaptığı dördüncü dalgadayız. Bu dalga dikkate değer olsa da abartılmamalı. En vasat merkez sol hükümetler dahi yarımkürenin emtia fiyatlarındaki çöküş ve pandemi ile derinleşen ciddi toplumsal krizlerine yanıt vermeye zorlanacak. Örneğin açlığı engellemeye dönük politikalar ya çeşitli yerli burjuvaziden ya da doğal kaynakların çıkarılmasındaki işletme paylarından gelebilecek bir bütçeyi mecbur kılıyor. Her iki şekilde de bu hükümetler hem kendi burjuvazileriyle hem de Amerikan emperyalizmiyle çatışmaya zorlanacak. Bu hükümetlerin sınavları dolayısıyla o ya da bu meselede ne söyledikleri değil (Ukrayna meselesindeki gibi) kapitalist güçler zamanımızın büyük toplumsal krizlerini çözmeyi reddettiğinde nasıl hareket edecekleri olacak.

Çeviren Y. Emre Ceren

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun