Latin Amerika’dan Anadolu’ya bir serüven: Nueva Cancion

06.10.2019 10:07 BİRGÜN PAZAR
Devrimci mücadele, evrensel teoriler ve hedeflere sahipti, ancak bunun yerelde bir politikaya dönüşmesi, özgünlükler ile harmanlanmasıyla mümkün oldu. İşte bu politik yöntem, bir süre sonra kendine sanatta da yer buldu. Nueva Canción hareketi, bu yöntemin müziğe uyarlanmış halinden başkası değildi ve yerel ezgilerle evrensel olanın estetik uyumuyla ortaya çıktı.

Serhat Halis

Latin Amerika’nın güneyinde, devrimci mücadeleden etkilenen, ya da onun bir parçası olan genç müzisyenler, 50’li yılların sonu ve 60’ların başından itibaren, yeni bir müzik akımı geliştirdiler. Belirli bir süre sonra Nueva Canción adını alacak bu yeni form, devrimci politik mücadelenin karakterine bağlı olarak ve ona benzer bir biçimde ortaya çıktı. Yani, yerel ile enternasyonalin tutarlı birlikteliğinin ürünüydü.

Devrimci mücadele, evrensel teoriler ve hedeflere sahipti, ancak bunun yerelde bir politikaya dönüşmesi, özgünlükler ile harmanlanmasıyla mümkün oldu. İşte bu politik yöntem, bir süre sonra kendine sanatta da yer buldu. Nueva Canción hareketi, bu yöntemin müziğe uyarlanmış halinden başkası değildi ve yerel ezgilerle evrensel olanın estetik uyumuyla ortaya çıktı. Bu akım, bir süre sonra Latin Amerika’nın tamamına ve oradan da tüm dünyaya yayılacaktır.
Arjantin, Şili ve Uruguay başta olmak üzere Latin Amerika’nın güneyi, bu akımın çıkış noktası olarak belirtilmeyi hak eder. Yine de ‘bu alanda Şili’nin bariz bir baskınlığı vardır’ demeden konuyu kapatamaya çalışırsak, paradigmamız eksik kalır. Bugün sıradan okurun bile bir şekilde aşina olduğu Victor Jara, Violetta Parra gibi isimlerin ya da İnti İllimani ve Quilapayûn gibi müzik gruplarının Şili’den çıkmış olduğu gerçeği, durumu daha billur bir şekilde anlaşılır kılacaktır.

Başta Atahualpa Yupangui olmak üzere, Mercedes Sosa, Victor Jara, İnti İllimani, Quilapaiûn, Violetta Parra, Sergio Ortega, Zeca Afonso, Carlos Puebla, Facundo Cablar gibi isimler, Nueva Canción denince bir çırpıda akla gelenlerdir.

Nueva Cancion serüveni uzun solukludur. Bu uzun soluk içinde; ölümler, işkenceler, sürgünler ve mahpusluklar vardır. 20 Eylül 1973 sabahı Santiago Mezarlığı yakınlarında üzerinde 44 mermi taşıyan cansız bir beden bulunur. Bu, darbecilerce işkenceyle öldürülen Victor Jara’dan başkası değildir. “Benim tek dinim aşk” diyen “efsanevi” sanatçı Facundo Cabral ise; 2011’de, 76 yaşındayken Guetamala’da paramiliter güçler tarafından katledildi. İnti İllimani ve Quilapayun gibi akımın önde gelen temsilcileri ise uzun yıllar Avrupa’da sürgünde yaşamak zorunda kaldılar.

Türkiye’de Bir Yeni Türkü

Gelişiminin belirli bir aşamasında Nueva Canciôn, dünyaya yayılmaya başladı. Türkiye, ilginç bir şekilde Latin Amerika’dan sonra akımın kendini gösterdiği ilk topraklardan sayılır. Başta İspanya olmak üzere, Latin Avrupa’sı Nueva Cancion’un kıtada yaşam olanağı bulduğu ilk noktalardır. Bununla birlikte, Anadolu da içinde olmak üzere Akdeniz’in kuzey kıyıları, Nueva Canciôn’un Latin Amerika’daki yayılımı dışında kendini en fazla ve güçlü bir şekilde gösterdiği alan olacaktır.

Peki, Türkiye’de Nueva Cancion neden böylesine hızlı bir şekilde karşılık bulur? Bunun birkaç nedeni var elbette. Anadolu, dönemin Latin Amerika’sı ile benzerlikler taşımaktaydı. Benzer koşullara sahip toplumlarda benzer sosyolojik ve kültürel eğilimlerin baş göstermesi eşyanın tabiatı gereğidir. 60’lar, Türkiye’de köyden kente göçün yoğunlaştığı yıllardır. O yıllarda kent, kırdaki tüm alüvyonları kendine çeken bir mıknatıs gibidir. Böylelikle kentler, yerel ile evrenselin, geleneksel ile modernin hızlı bir etkileşim yaşadığı alanlara döndü. Kente göçen köylüler metropollerde görece proleterleştikçe, bağırlarında taşıdıkları kırsal gelenekler de, fabrikalardaki çarklar arasında yavaşça parçalandı. Bu parçalanış kendini kültürel alanda da göstermekteydi. Özcesi, 60’ların göç dalgası kozmopolit bir alaşım yaratacaktı kentlerde.

Bununla beraber devrimci mücadele, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla büyümekteydi. Bundan etkilenen yığınlar, belirli evrensel ölçütlere sahip oldular. Tıpkı Latin Amerika’daki gibi Türkiye’de de devrimci mücadele evrensel teorilerin yerele uyumuyla organize olmaya çabalıyordu. Bu çaba kendisini kültür sanat alanında da gösterdi ve 60’ların Türkiye’sinde Nueva Cancion’la küçük bir temas, adeta bozkırda kıvılcım etkisi yarattı. Tüm bozkır tutuşmuştu artık ve Nueva Cancion kendine akacak yeni bir yatak daha bulmuştu.

Ruhi Su, Tülay German, Timur Selçuk, Sadık Gürbüz, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Fikret Kızılok, Grup Yorum, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Modern Folk Üçlüsü, Ahmet Kaya, Çağdaş Türkü, Grup Kızılırmak ve adını buraya aktarmamızın teknik olarak mümkün olmadığı daha pek çok isim, Türkiye’de bu akımın şu veya bu oranda etkilediği isimlerdir. 60’lar ve 70’ler, Türkiye’de bu alanda muazzam bir yükselme ve genişlemeye tanıklık etti. Büyüme ilk başlarda iki boyutluydu; hem geniş yığınlar tarafından benimseniyor ve yükselen bir akım haline geliyordu ve hem de tanımlanamaz bir hızla farklı gruplar ve isimler bu alanda eser vermeye başlıyordu. Ancak belirli bir evreden sonra bu büyüme üç boyutlu bir hal aldı. Akım çeşitli varyantlar doğurarak tezahür etmeye başladı. Anadolu Rock gibi çeşitli türevleri gün yüzüne çıktı.

latin-amerika-dan-anadolu-ya-bir-seruven-nueva-cancion-633805-1.
Esas damarı taşıyan politik hat belirli kırılmalarla günümüze kadar geldi. 60’lar ve 70’lerde Ruhi Su, Selda Bağcan,
Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Fikret Kızılok, Sümeyra, Sadık Gürbüz, Rahmi Saltuk gibi isimlerle anılan ve daha
çok kişisel çalışmalara yaslanan bu anlayış, 70’lerin sonundan itibaren kendisini kolektif çalışmalara ve
grup müziğine devretmeye başladı.



Esas damarı taşıyan politik hat ise belirli kırılmalarla günümüze kadar geldi. 60’lar ve 70’lerde Ruhi Su, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Fikret Kızılok, Sümeyra, Sadık Gürbüz, Rahmi Saltuk gibi isimlerle anılan ve daha çok kişisel çalışmalara yaslanan bu anlayış, 70’lerin sonundan itibaren kendisini kolektif çalışmalara ve grup müziğine devretmeye başladı. Nitekim 1977 yılında kurulan Yeni Türkü grubu, adını, İspanyolca “yeni türkü” anlamına gelen Nueva Cancion’dan alacaktı. Bunu 1982’de kurulan Ezginin Günlüğü grubu ve 1985’te kurulan Grup Yorum izleyecektir. Bu grupların kurulmasında İnti İllimani ve Quilapayun gibi akımın önde gelen müzik gruplarının etkisi azımsanmayacak raddededir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra “sol sanat”, bir anlamıyla “yenilmişlik melankolisi” ve “nostalji edebiyatı”na bürünmüştür. Bu bürünmüşlükten, Nueva Cancion ekolüne bağlı müzik grupları da nasibini alacaktır. Sol tandanslı politik müzik, 80’ler boyunca Türkiye’de bu tema üzerinden şekillenir. Bu kuşkusuz solun içinde bulunduğu psikolojik ahvalin, bir şekilde kendi sanatına yansımasıydı. Bu anlamıyla da, geniş bir kitlenin duygusal ihtiyaçlarına karşılık bulan bir yanı vardı. Ahmet Kaya böylesi bir atmosferde, bu tema ile geniş yığınlarla buluştu.

Yine böylesi bir tema, kaçınılmaz olarak bağrında politik bir duruş barındırıyordu. Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü ve Grup Yorum gibi topluluklar, sosyal sorunlara duyarlı, “sosyalist perspektifli” politik müzik icra etmekteydiler. Bu yüzden Yeni Türkü’nün ilk albümü Buğdayın Türküsü, 12 Eylül darbesiyle birlikte yasaklanacaktır. Albümdeki tüm şarkılar, politik bir muhtevaya sahiptir. Zaten albüme adını veren Buğdayın Türküsü şiiri de, Şilili komünist şair Pablo Neruda’ya aittir. Ezginin Günlüğü ise Seni Düşünmek ve Sabah Türküsü gibi ilk iki albümünde; Enver Gökçe, Ataol Behramoğlu, Nazım Hikmet gibi komünist ve “solcu” şairlerin şiirlerini bestelemiştir.

70’lerin sonu ve tüm 80’ler boyunca, “politik tutsaklar” ve “mahpushaneler”, bu müzik akımında kullanılan önemli bir “mefhum” olacaktır. Ezginin Günlüğü’nün Görüş Günü ve Mahpushane Düşünceleri; Yeni Türkü’nün Mahpushane Kapısı, Sardunyaya Ağıt, Mamak Türküsü/Sonbahardan Çizgiler; Grup Yorum’un Mahpushane Çeşmesi, Sen Özgürlüksün, Hayat gibi şarkıları, bu grupların ilk albümlerindeki mahpuslukla ilgili olanlardan birkaçıdır. Yine tüm 80’ler boyunca Ahmet Kaya, Arif Kemal, Mayıs Müzik Topluluğu ve irili ufaklı pek çok grup ve şahıs, mahpusluk temasını çokça işleyecektir.

Nueva Cancion Türkiye’de en kıymetli eserlerini 80’lerde vermiştir dersek, gerçeği belirli bir bağlamda ifşa etmiş oluruz. Evet, bu akım sanatsal derinliğinin ve estetik bütünlüğünün doruğuna 80’lerde ulaşmıştır ülkemizde. Bu, öncesinin bu değerlerden yoksun olduğu anlamına gelmez elbet. Ancak doğadaki diğer tüm olgularda da görüleceği üzere; belirli bir birikim, belirli bir aşamadan sonra, belirli bir nitel sıçrama yaratıyor. 80’lerin bu açıdan, akımın, nitel bir değişim seviyesine evrildiği ve “doruk noktada” eserler verdiği bir dönem olduğundan bahsedebiliriz. Her ne kadar 1979’da çıkacak olsa da, Yeni Türkü’nün Buğdayın Türküsü albümü, 1983’te Akdeniz Akdeniz ve 1984’te Çekirdek Sanat Evi Resitali gibi çalışmaları; yine Ezginin Günlüğü’nün sırasıyla 1985 ve 1986 yıllarında çıkacak olan Seni Düşünmek ve Sabah Türküsü albümleri, bu alanda yoğunlaşmış estetik zirveyi temsil eder.

Grup Yorum’un 80’lerin sonlarında çıkaracağı ve Sıyrılıp Gelen ile başlayıp, Yürek Çağrısı ile sona erecek olan bir dizi albüm, Nueva Cancion’un ülkemizde erişeceği son nokta olarak adlandırılmayı hak eder niteliktedir. Grup Yorum’un 1987 yılında çıkardığı Sıyrılıp Gelen albümü ise kuşkusuz üzerinde durmayı en çok hak eden çalışmadır. Grubun bu ilk albümü, baştan sonra sanatsal ve estetik bir yoğunluğa sahip olmakla beraber, entelektüel birikimin ve toplumsal mücadelenin güçlü bir prospektüsüdür de aynı zamanda. Özellikle albüme adını veren Sıyrılıp Gelen şarkısı, 30 yıllık Nueva Cancion akıntısının, damınıp billurlaştığı bir noktayı temsil eder Türkiye’de. ‘Daha sonra bu albümü aşan başka bir çalışmayla karşılaşılamayacaktır’ dersek; gerçeğin cüretkâr bir dile gelişinden başka bir şey olmaz bu.

Nueva CancIon’un Çözülüşü

90’lara gelindiğinde ise, Türkiye’deki bu damar, tüm dünyadaki Nueva Cancion ile benzer bir kaderi paylaşacaktır. 80’lerde ekonomik ve sosyal alanda sonuç almaya başlayan neoliberal saldırılar, belirli alanlarda sol üzerinde bir yumuşama yaratmıştır zaten. Sovyetlerin çözülüşü ile bu durum, bazıları için tam bir kırılmaya dönecektir. Toplumsal sorunlar merkezli müzik anlayışı, bireysel sorunlar ve aşk eksenine kayacaktır. Nueva Cancion’un belirli ölçülerde kendine yabancılaştığı bir dönemdir bu. Akımın temsilcisi her grup ve sanatçı kendi payına farklı dozajlarda ve biçimlerde etkilenecektir bu durumdan.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de akımın temsilcilerinden bir kısım, daha “radikalize” olarak estetik değerlerden “arındı”, bir kısmı da politika dışına çıkarak “düzeniçileşti”. Latin Amerika’da İnti İllimani ve Quilapayûn gibi gruplar, artık popüler manada aşk şarkıları da yapmaya başlayacaklar ve popüler kültürle daha “sıkı fıkı” bir görüntü vereceklerdir. Akımın önde gelen isimlerinden Kübalı Carlos Puebla’nın ünlü şarkısı Hasta Siempre bile popüler kültürün kullanım alanına girecek ve bir süre sonra, Nathalie Cardone gibi “magazinel” bir isim tarafından seslendirilecektir.

Bu durumun benzer örnekleri Türkiye için de geçerlidir. 90’larla birlikte Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğü gibi grupların artık politik bir varlığından bahsedilemez. Bu iki grup, bireysel buhranların işlendiği, temel omurgasını aşk şarkılarının oluşturduğu bir formasyona evrilir. Popüler kültürle tanışmaları da geç olmayacaktır ve bu vesileyle daha geniş kitlelere ulaşacaklardır.

Bu alanda ilginç bir örnek olması itibariyle Ahmet Kaya’ya değinmekte fayda var. Ahmet kaya, politik kimliğini belirli bir süre daha muhafaza ettikten sonra, popüler kültürün cazibesine yenik düşecektir. Ana akım televizyon kanallarında show programları yapmaya kadar varan bir değişim Ahmet Kaya örneğinde kendini gösterir. 90’ların ortalarından itibaren magazin dünyasının bir parçası ve figürü haline gelen Ahmet Kaya, artık show programlarının aranan ismi olmuştur. Magazin Gazetecileri Derneğinin düzenlediği ödül töreninde, ödül almaya hak kazanacak kadar popüler kültürün bir parçasıdır O artık. Magazin dünyasından kopuşu da trajik olacaktır, zira popüler kültürle kurduğu ilişki anlamında “talihsiz” ya da “zamansız” sayılabilecek bir açıklama, onun yurtdışına çıkmasına vesile olacak bir dizi olaylar silsilesini başlatacaktır. Oysa fazla değil, aynı açıklamayı 2 yıl sonra yapsa, magazin dünyasıyla kurduğu ilişki bozulmayacak ve “soldan kopuş” kaldığı yerden büyüyerek devam edecektir.

Akımın politik tavrını korumayı yeğleyen temsilcileri ise, 90’larla birlikte, saldırıya geçen bu neoliberalizme karşı, “refleksif” tavırlar sergileyecek ve daha da “radikalize” olacaktır. Lakin bu “radikalize oluş”, hızla bir estetik yoksulluğa dönüşür. Türkiye’de Sıyrılıp Gelen ile birlikte Nueva Cancion akımının en güçlü ve en uç örneğini temsil eden Grup Yorum bile, bu “radikalizasyonun” olumsuz etkilerini tadar. 90’ların gidişatıyla doğru orantılı olarak estetik derinliği de düşer albümlerinin. Politik tavır ise daha keskin bir hale bürünür. Bu politik tavrı sürdürmeyi yeğleyen diğer gruplar arasında ise; Grup Kızılırmak, Grup Munzur, Grup Ekin, Grup Özgürlük Türküsü, Grup Baran ilk elden akla gelenlerdir.

Nueva Cancion’un Patagonya’dan kalkıp Anadolu’yu adımlayan uzun soluklu öyküsü de böylelikle, 2000’lere varmadan sona erer. Tüm bu süreçte ise bize, Nueva Cancion’dan Sıyrılıp Gelen çok şey kalacaktır. Bu akımın, toplumsal bilincin yükselmesinde ve müzikte estetik derinliğin artmasında oynadığı rol, bir neslin dünyayı algılayışı üzerinde derin izler bırakmıştır.