Makine kırıcılardan Porsche devirenlere
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Fransa’da Paris merkezli başlayıp taşraya yayılan Sarı Yelekliler eylemleri Belçika ve Hollanda’ ya da sıçradı. Dünyanın dört bir yanından eylemler üzerine, en az eylem(ci)lerin çeşitliliği kadar çok yorumlama uğraşı da var.

Binlerce kilometre uzakta olunsa da, canlı sokak görüntüleri, sıcak yorumlar, eylemci konuşmaları anlık olarak takip edebiliyor. Bu yanıyla Sarı Yelekliler hareketleri daha şimdiden küresel ölçekte önemli bir “şey” haline gelmiş durumda.

Fransız iktidar aygıtı ve çok uluslu egemen medya kanalları hareketi “vandalların suç hareketi” olarak göstermeye çabalasa da iletişim olanakları farklı bilgilerin sızmasını sağlıyor. Ayrıca Fransa, hala ve sadece “penguen” medyasından ibaret değil. Eylemlere canlı bağlantı sırasında farklı siyasal partilerin temsilcileri eylemler üzerine tartışabiliyor da!

Bu tartışmaların ortak noktası ise “siyasal partilerin eylemleri sahiplenmektense eylemlerden yarar sağlamayı amaçlamaları” Demem o ki ortada bir huzursuzluk var ve siyasal yapılar bu huzursuzluğu kendi yararlarına nasıl kullanabileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bu hali sadece “temsil krizi” ile açıklamak yeterli olmayabilir. Tabi, kapitalizmin bizatihi bir temsil krizi sayesinde kendini yaşattığını kabul ediyorsak. Demem o ki kitleler “tam da şimdi” temsil aldatmacasının ayırtına varıyorlar.

Eylemlerin en çok tartışılan görüntülerinden biri lise öğrencilerinin gözaltına alınma biçimiydi. Klişe deyimle Fransa’ da ve dünyada “infial yarattı”. Bir diğeri ise akaryakıt zamlarını protesto etmek için başlayan eylemlerde bir “zengin markası” olan porsche otomobilin eylemcilerce ters çevrilip, kullanılamaz hale getirilmesiydi.
Macron hükümetinin otomobilleri yakanları vandallıkla suçlarken, öğrencilere doğrudan şiddet uygulaması sadece mülkiyet bekçiliğiyle açıklanmaktan daha öte anlamlar içeriyor olabilir.

Tarih, kendi siyasal temsilini inşa edemeyen isyanların her defasında egemenlerin gücünü artırmaktan başka bir sonuç vermediğini anlatıyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Gezi isyanı da daha otoriter bir rejimin inşasına engel olamadı. Bütün uğraşlara rağmen isyan siyasal bir harekete, örgütlenmeye sıçrayamadı. Aksine, biz Gezideyken nostaljisiyle dumanlanmış kötümserlikle sen yoksa Gezide miydin korkutmalarına, bıraktı yerini.

Mesele yenilmek değil, karşıtının güçlenmesine, zulmünün artmasına yol açmak.

19. yüzyıl başlarında ücretlerini düşüren patronların makinelerini parçalarken, ücretlerine dokunmayan patronların makinelerine dokunmayan fabrika işçilerinin çağında değiliz. Sarı yeleklileri de sadece binemediği otomobilleri parçalayanlar olarak görmek de doğru değil. Ama her iki ham isyanın da ortak noktası var. İnsanların ancak kendi gündelik hayatlarını sürdürme olanakları ortadan kalktığında kendiliğinden ve hedefsizce isyan ediyorlar.

Bu yüzden onları bilinçsiz lümpenleşmiş güruh diye tanımlamakla, uygarlık karşıtı vandallar olarak tanımlamak arasında fark yok. Geniş yığınlar ancak hayatlarını sürdürme olanakları kalmadığında isyan ederler. Mesele bu isyanın hangi yöntemlerle nasıl bir siyasal bilince sıçratılabileceği. Yirminci yüzyıl başında bu soruya “soldan” verilmiş iki büyük yanıtı Lenin ve Mao vermişti. Sağın yanıtı ise Hitler’ den gelmişti.



21. yüzyılın yanıtı da soldan ve sağdan gelecek. Sağın çırakları Trump, Macron, RTE, Bolsanaro. Belki de büyük ustası olmayan hep böyle çok sayıda çırak, kahya ile idare edecekler. Peki solun yanıtı ne olacak?

Kehanete değil siyasal pratiğe ihtiyaç var.