Google Play Store
App Store

Hatice Aşkın’ın distopik filmi, ‘unutma yasası’yla devletin bireyleri hayattan silmesini anlatıyor. Aşkın “Film, bireylerin kimlik inşasının ve hafızanın yok edilebilirliğinin sorgulanması gerekliliğinden ortaya çıktı” diyor.

Masalsı atmosferin karanlık belleği
Fotoğraflar: BirGün

Tuğçe ÇELİK

Yönetmen Hatice Aşkın’ın distopik filmi ‘Adresi Olmayan Ev’ Romanya’da gerçekleşen Transilvanya Uluslararası Film Festivali’nde ‘Tomorrow is Fear’ temalı seçkide seyirciyle buluştu. 13-14-15 Haziran tarihlerinde Romanya’da Terry Gilliam’ın ‘Brezilya’, Ridley Scott’ın ‘Blade Runner’, Stanley Kubrick’in ‘A Space Odyssey’ gibi kült yapımlarıyla birlikte izleyicinin karşısına çıkan film Türkiye prömiyerini yaptığı 44. İstanbul Film Festivali’nde de ‘En İyi Sanat Yönetimi’ ödülüne layık görüldü.

Boran Kuzum, Osman Sonant, Zeynep Tuğçe Bayat ve Janset’in rol aldığı filmin, görüntü yönetmenliği Feza Çaldıran’a, özgün müzikleri Nassos Sopilis ve Saki Çimen’e, sanat yönetimi ise Atilla Çelik’e ait. Distopik bir gelecekte, bireylerin işlediği dokuz büyük suç nedeniyle ‘unutma yasası’ kapsamında tamamen hayattan silindiği bir dünyayı anlatan ‘Adresi Olmayan Ev’ filmini yönetmen Hatice Aşkın’la konuştuk.

Yönetmen Hatice Aşkın

Neden ‘Adresi Olmayan Ev’? Adressiz ev olur mu ya da adresi olmayan ev nedir, nasıl bir yerdir? 

Bir evin varlığı, yalnızca fiziksel bir yapının varoluşuyla değil, o yapının bir adrese sahip oluşuyla; sisteme, haritaya, belleğe dâhil edilmesiyle doğrulanır. Bu bağlamda adres, bir mekânın tanınması, adlandırılması ve aidiyetle ilişkilendirilmesi sürecinin simgesel ve bürokratik formudur. ‘Adresi Olmayan Ev’ ise, bu kabul ve tanımanın tam karşıtı olarak hem mekânsal hem de varoluşsal bir dışlanmışlığa işaret eder. Dolayısıyla bir evin adresinin olmaması, o yapının yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda düşünsel, kültürel ve tarihsel olarak da dışlandığını, temsilin ve hafızanın alanından bilinçli olarak silindiğini gösterir. Bu nedenle filmdeki ev, yalnızca bir yaşam alanı değil, silinmiş kimliklerin, kolektif travmaların ve hatırlanmayan geçmişlerin bellekteki izidir. Haritalarda yer almayan bu yapı, karakterlerin iç dünyasında, bireysel ve toplumsal hafızada yaşamaya devam eder. O ev, varlığını yokluğunda bulur.

Filmde distopik bir dünya yaratma ihtiyacını neden hissettiniz?

Filmin distopik evreni, modern toplumun bireyin kimliğini ve varoluşunu sistemin normları ve bürokratik yapıları aracılığıyla inşa ettiği, bu yapılarla şekillendirilen ve aynı zamanda silinen bir mekânın alegorisidir. Distopya, bu bağlamda, bireysel ve kolektif hafızaların, kimliklerin silinmesi ve yok sayılmasının derinlemesine işlenmesi için bir araçtır. Bu evreni yaratma ihtiyacı, aslında bir sorudan doğdu: “Kimlik doğarken mi edinilir yoksa ölürken mi?” Böyle bir distopya, toplumun hatırlama ve unutma biçimlerinin, bireylerin kimlik inşasının ve hafızanın yok edilebilirliğinin sorgulanması gerekliliğinden ortaya çıktı.

Tüm standartların belirlendiği, bunların dışına çıkanların da sistem tarafından cezalandırıldığı bir yapı var filmde. Bunu nasıl kurdunuz? 

Filmin yapısını kurarken, tüm dünyayı belirlenmiş normlar ve düzenler etrafında inşa etmek istedim. Bu dünya, ona özgü farklı bir atmosferle şekillenen estetik bir dille yaratıldı; renkler, mekânlar, kostümler aracılığıyla sistemin varlığı ve bireyin bu sisteme karşı duruşu bir bütün haline geldi. Aynı şekilde renk paleti, senaryodaki kişi ve kurumları temsil edecek renk kullanımıyla metaforlaştırıldı. Film ekibimizle birlikte mekânları titizlikle seçtik ve bir karakter gibi filme dâhil etmeyi amaçladık. Bu özverili çalışmanın İstanbul Film Festivali’nde jüri tarafından takdir edilerek 'En İyi Sanat Yönetimi' ödülüyle taçlanması ekip olarak bizleri onurlandırdı.

Filmi oluştururken ilham aldığınız sanatçı ya da yapıtlar oldu mu? 

Filmi yaratırken, Jacques-Louis David'in "Marat'ın Ölümü" adlı tablosu, görsel anlamda büyük bir ilham kaynağıydı. David'in bu tablosunda kullandığı dramatik ışık-gölge kontrastları, figürlerin anlatısal yoğunluğu ve kompozisyonun aşırı simetrik yapısı, filmdeki görsel dilin temellerini atmamı sağladı. "Marat’ın Ölümü"nde olduğu gibi, filmde de güçlü bir görsel anlatım diliyle karakterlerin içsel ve toplumsal çatışmalarını simgeleyecek şekilde, her detayın anlam taşımasını amaçladım.

Bir diğer önemli referansım ise Wes Anderson’ın sinemasal diliydi. Anderson’ın simetrik kompozisyonları, renk paletleri ve karakter odaklı mekân tasarımları, filmdeki distopik dünyanın yapılandırılmasında önemli yer tuttu. Anderson’ın sinemasındaki aşırı stilizasyon, filmimdeki baskıcı düzenin görsel yansıması olarak kullanıldı. Filmi geleneksel distopyaların ötesine taşımak amacıyla tezatlık unsuru olarak karanlık bir hikâyeyi anlatmak için masalsı atmosfer kurguladım.

Film ekibi

∗∗∗

HAFIZANIN SİLİNMESİ VAROLUŞUN YAPISINI SARSAR

Filmde her karakterin yaşamına etki eden ‘Unutma Yasası’nın Dante’nin 'İlahi Komedya’sında işlenen temalardan ilham alınarak ortaya çıktığını belirten Aşkın, “Hafıza, bireysel bir geçmişin ötesinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi ve toplumsal belleği şekillendirir” dedi.

Aşkın, “Bu yasa, insanın kendisini anlamlandırma biçimini hedef alır; çünkü hafıza, sadece geçmişi hatırlamak değil, aynı zamanda bireyin toplumsal bağlarını ve aidiyetini kurmasının aracı. Silinmesi, sadece bir kaybı değil, varoluşun temel yapılarını da sarsar. Toplumlar için hafızanın yok edilmesi, kolektif kimliğin kaybı anlamına gelir; unutma, sadece bireyi değil, tüm toplumu kimliksizleştirir. ‘Unutma Yasası’, geçmişin silinmesiyle birlikte insanın kendisini tanımlama ve toplumsal belleği yeniden inşa etme yetisini ortadan kaldırır. Hafızanın silinmesi, sadece geçmişin kaybolması değil, varoluşun ve anlamın temelden yıkılması” diye konuştu.