birgün

11° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 24.11.2019 10:18

Mazrufu eksik bir zarf olarak Naim

Naim Bulgarlar için sosyalizmin gücünü sembolize eden önemli bir sporcu; Türkler için ise 12 Eylül sonrası yeniden kurulan ülke için gücü simgeleyen bir semboldür. Halter ise Naim için sadece ve sadece Bulgar Türklerinin acılarını dünyaya anlatabilmek için bir araçtır.

Mazrufu eksik bir zarf olarak Naim

Murat Tırpan

Naim Süleymanoğlu kimdir? 1988, 1992 ve 1996 Olimpiyatlarında altın madalya kazanan, ilk dünya rekorunu on beş yaşında kıran ve kariyeri boyunca toplamda kırk altı dünya rekoruna imza atan büyük bir sporcu, Bulgaristan’da zulüm görmüş, adları değiştirilmiş Türklerden biri, Özal’ın seksenlerinde ülkeye umut vermiş bir figür. Ama her şeyden önce Naim bir haltercidir. Büyük sporcuların tutkuyla bağlandıkları spor ile olan özel ilişkileri onların kişiliklerini, ruh hallerini, hayata bakışlarını belirler. Ayla ve Müslüm’ün yapımcısı Mustafa Uslu’nun son projesi Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu tuhaf bir şekilde Naim ve halter ilişkisine dair neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Naim’in çocukluğuna uzun zaman ayırıyor, kaçışını uzun uzun gösteriyor, Türkiye’de karşılanmasına özel bir yer veriyor ama maalesef yaptığı sporun anlamını özensizce geçiştiriyor. Film gerçeklerle ilişkisi açısından Müslüm’e göre daha az sorunlu görünse de son tahlilde Uslu’nun yaptığı Naim’i milliyetçi bir kahramanlık destanının merkezi figürü halinde sunmak, elbette bunu “Birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu şu günlerde” yapmak!

Bu anlamda filmin üzerindeki iki örtüyü kaldırmak zorundayız. Yapımcının tüm filmlerinde artık oldukça belirgin hale gelen bu ‘örtülerden’ bahsedelim.

Uslu biyografileri seviyor, filmlerin başına “gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” yazmayı da. Bundan kendisi iyi paralar kazanıyor, izleyici de sevdiği şahsiyetleri beyazperdede izlemiş oluyor. Naim’in konuk olduğu Times dergisinin kapağında yazdığı gibi “Everybody wins.” Ama madem bu hikâyelerin temelini gerçek olaylar ve kişiler oluşturuyor, biz de izleyici olarak mümkün olduğu kadar doğru enformasyonla ya da makul yorumlarla karşılaşmayı bekliyoruz. Zaten biyografi doğası gereği bunu gerektirir, bu konudaki en iyi tanımı belki de -kendisi de ünlü bir biyografi yazarı olan- İngiliz yazar Richard Holmes yapmıştır. Holmes’e göre biyografi yazarlığı günümüzün okült sanatlarından biridir. “Hermetik bir amaca ulaşmak için bilimsel araçları -belgeleme, analiz, sorgulama- kullanır. Nihai niyetlerin en ihtiraslı ve en kâfir olanıdır: bir insanı hayata geri getirmek” Dolayısıyla gerçeğe uygun bir yeniden diriltme büyüsü ancak belge-analiz-sorgulama üçgeni üzerinden yapılmalıdır.


Mustafa Uslu’nun Müslüm’den sonra şimdi de sinema yoluyla Naim Süleymanoğlu’nu karşımıza getirirken gerçeğe sadakatten sık sık uzaklaştığını söylemek mümkün. Zira onun derdi biyografilerini sinemalaştırdığı şahsiyetleri zaaflarını yok kabul ederek, olayları da tek bir bakış açısına indirgeyerek milli meseleler haline dönüştürmek. Mesela bu son film Naim Süleymanoğlu’nun yaşamını Bulgaristan’da zor şartlarda geçen çocukluğundan itibaren ele alırken yeteneği sayesinde yeni bir hayata başlayan efsanevi sporcunun aslında nasıl biri olduğundan çok senaryosuyla, rejisi ve her şeyiyle seyircinin milliyetçi hassasiyetlerini harekete geçirmek, hatta istismar etmekle ilgileniyor. Uslu’nun filmlerindeki örtüler bu amaçla aslında anlatılması gerekenlerin üzerini kapatan bir anlam ifade ediyor.

İlk örtü normalde biyografik bir filmin artısı olması gereken, ancak burada perdeleme işlevi gören fiziksel benzerlik meselesidir. Herkes Müslüm’de Timuçin Esen’in Müslüm Gürses’e ne kadar benzediğinden dem vurmuştu, Naim’de de ilk izlenimlerde Hayat Van Eck’in Cep Herkülü’ne en uygun oyuncu olduğundan bahsediliyor. Gerçekten de öyle, bu iki filmde oyuncular hayat verdikleri karakterleri hem fiziksel benzerlikleriyle hem de muazzam yetenekleriyle çok başarılı bir şekilde canlandırıyorlar. Ama işte tam da bu durum, bu benzerlikler, bu kişilerin aslında kim olduklarıyla ilgili büyük eksik ya da çarpıtmaları örten bir örtü görevi görüyorlar. Dolayısıyla izleyici benzerliğin perdesi yüzünden hikâyenin sorunlarını görmüyor. İlginç bir mantık daha yürütelim, öte yandan filmde fiziksel olarak iğreti duran, ‘orijinaline’ pek de benzemeyen başka bir karakter var: Turgut Özal. Gerçekte Naim’i bir iç politika malzemesi haline getirdiğini bildiğimiz, ama bundan hiç bahsedilmeyen Özal’a kurmaca bir hikâye yazılmadığı için, es geçildiği içindir belki de onun bu tür bir örtü haline gelmemiş olması!

Sinemada bir karakterin gerçeğine yüzde yüz benziyor olması bile aslında çok önemli değildir, bir kadını filmde bir erkek oyuncu da canlandırabilir; önemli olan hikâyenin gerçekle olan ilişkisindedir. Bu perdeyi kaldırıp asıl olan bitene bakmak gerekiyor. Naim’in filmde gerçek bir insan olarak tasvir edilmekten çok varlığının araçsallaştığını görmek gerek. Naim Bulgarlar için sosyalizmin gücünü sembolize eden önemli bir sporcu; Türkler için ise 12 Eylül sonrası yeniden kurulan ülke için gücü simgeleyen bir semboldür. Halter ise Naim için sadece ve sadece Bulgar Türklerinin acılarını dünyaya anlatabilmek için bir araçtır. Fiziksel benzerlik Naim’in gerçek kimliğinden bizi uzaklaştırma işlevini sahiptir, bu yüzden benzerliğin bile işlevsiz kalacağı son döneminin filmde bahsi bile geçmez. Çocukluğu filmde uzun uzun yer alır ama “Ödüller kazandım ama çocukluğumu yaşayamadım” diyen sporcunun bu sözünün peşine düşülmez. Naim’in gayr-i meşru Japon bir gazeteciden olan kızından ya da düzensiz hayatından söz edilmez. Müslüm’de de Gürses’in alkol düşkünlüğünün ve şiddet eğiliminin nasıl çözüldüğünü hatırlayın! Aşk’tan, ilişkilerden bahsedilmez, çünkü aşkın dengesizliği verilmek istenen mesajın yoğunluğunu azaltabilir. İdeolojik olanda bir yarık meydana getirebilir, haşa!

Bütün bu söylediklerim Naim’in milliyetçi duygularının olmadığını, haksızlıkları dünyaya haykırmadığını, döneminde ülkeye umut vermediğini söylemek olarak anlaşılmasın, Naim’i bundan ibaret görmenin yanlışlığından bahsediyorum. Naim’i sadece memleketin bir umut kaynağı olarak, memleketi de Eypio’nun şarkısındaki gibi dertlerini Naim’in kaldırıp çözdüğü bir ülke olarak tanımlamaktan bahsediyorum.

İkinci örtü tüm filmin üzerindeki müzikal perdedir. Film boyunca baskın olan müzik çoğu zaman bize ne hissetmemiz gerektiğini söyler haldedir. Çoğu zaman diyalogların bile önünce geçer, duyulmalarını engeller. Naim’in sözlerini yok eder müzik, onun sözünden çok müziğin bize dikte ettiği önemlidir.

Sinema filmlerinde çoğu zaman tek bir tema parçasının çeşitlemeleri yer alır ya da tek bir film şarkısı kullanılır ama Uslu’nun işleri genellikle bununla yetinmez çok farklı müzik türleri ve farklı sanatçıların şarkıları hikâyeyi yönetir.

Müzikal örtü yine insan olarak Naim’i görmemizi engeller, milliyetçi ideolojinin baskın olduğu bir duygunun temsilcisi olur. Bu konudaki en çarpıcı örnek filmde birkaç kez kullanılan bir parçadır, Muhyiddin Abdal’ın bir nefesinden Fazıl Say’ın bestelediği “İnsan İnsan” adlı şarkıdan bahsediyorum. “İnsan derler idi / insan nedir şimdi bildim / can deyu söylerler idi / bu can nedir şimdi bildim” diyen şarkı, doğru açıdan okunduğunda, ‘yamuk bakıldığında’ aslında filmin en büyük zaafını ifşa eder gibidir, filmde aslının kopyası bir Naim vardır. Ama nasıl bir insan olduğuna dair pek bilgi yoktur, seyirci -şarkıya atıfla- “insan Naim” nedir bilemez.

Naim’in memlekete inerek toprağı öptüğü sahnede aniden başlayan Memleketim şarkısı gibi açıkça kitsch anlarda müzik yine rol çalar. Sahne kitschtir, çünkü sadece uyumsuz olanın birlikte olması değildir mesele, uyumlu olanın aşırı abartılması da uyumsuzluğa yol açar çünkü. Filme hakim olan Moonlight Sonatı, Vivaldi, Cem Adrian ya da Eypio şarkıları mazrufu eksik bir hikâyenin gösterişli zarflarıdır.

Italio Calvino’nun Varolmayan Şövalye adlı kısa romanında Şarlman zamanında yaşayan Agilulf adlı bir şövalyenin öyküsü anlatılır. Agilulf boş bir zırhtan ibarettir. kralına olan bağlılığı yüzünden ‘yaşamaya’ devam eder, ama zırhın içinde bir şey yoktur. Cesaretse cesaret, sadakatse sadakat, sabırsa sabır, ama ‘varlık’ yoktur. Buradaki durum da biraz ona benziyor, bütün bu sinemasal örtüler şövalyenin yokluğunu gizleyen zırhlar gibi. Madalyaysa madalya, başarıysa başarı, kaçışsa kaçış, aksiyonsa aksiyon her şey tamam, ama ya Naim?

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız