‘Melali anlamayan nesle aşina’ mıyız?
GÜRAY ÖZ GÜRAY ÖZ
Raşit Kaya’nın bence şu sıralarda özellikle ve dikkatle okunması, üzerinde çalışılması gereken kitabında Türkiye ile benzerlikler, birbirine yakın sorunlar, kesişmeler var. Özellikle Franko diktatörlüğünden demokrasiye geçiş dönemi ile ilgili ayrıntılı bölümü okurken, “adeta geleceğimizi anlatıyor bu satırlar” diye geçti içimden. Zorluklar bunaltırken, direnenlerin, mücadeleyi gökyüzünden yere indirenlerin kararlılığı da umut veriyordu.

Ömrünün son baharını süren, geçip gitmiş hayatının macerasına bakarak hüzünlenen yaşlı delikanlı “melali anlamayan nesle aşina değiliz” - hüznü hissetmeyen kuşaklara alışamadık diye söylenir. Hakkımız var mı bilmiyoruz ama kırgınız işte diyor sonra; bir dal kopmuş içimizde sanki. Sokakları dolduran Şilili feminist, devrimci, komünist kadınlar ise hep birlikte, ahenk içinde dans ediyor, “Venceremos - yeneceğiz, geçmişe ağlamak fayda etmez” diye isyan şarkısı söylüyor günlerdir. Bizde de sonradan olma “establishment”,kadınları Taksim meydanına sokmamak için gazla, plastik mermiyle durdurmaya çabalıyor. Bu arada İspanya’da seçimler yapıldı; sosyal demokratlar, hükümete katılma kararı alan Podemos oy yitirdi; çok parçalı ulusal sorun, Katalan sorunu daha da zora girdi, faşistler güçlendi.

Benim de aklıma Celile Hanım’a sevdasını kuru bir çiçek olarak kitap sayfalarının arasında saklayan, dağlarda, tepelerde bekleyen korkular yüreğine inmiş şair geldi. Açlık grevindeki oğlu büyük mahpus Nazım için imza isteyen Celile Hanım’ı, büyük aşkını, görmezden gelen, yanından ürküntüyle geçip giden, ahengin büyük ustası Yahya Kemal,“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı.../ Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...” diye dolaşıyordu sanki seçimlerden bıkmış Madrit sokaklarında.

Kendine göre bir İspanya’sı vardı onun ve aklı hep Endülüs’teydi.

O İspanya değil öteki İspanya bu yazının konusudur. Ama önce hüzünlü bir başka şaire gidelim biz. Ahmet Haşim de çağından hoşnut değildi; Gerçekten de şiirin saf güzelliğine sığınarak öfkesini, hüznünü pek güzel anlatıyordu: “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz. /Sana yalnız bir ince tâze kadın /Bana yalnızca eski bir budala /Diyen bugünkü beşer, /Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar, / Bulamaz sende, bende bir ma'nâ”

Bu kuşak onu anlayabilir mi? Hiç sanmıyorum, ama hüznü yerindedir; ve uygarlığın kirli yüzü, “bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar” hâlâ üstümüzdedir.

Tarihin en hüzünlü iç savaşı

Hüzün, insanların bin türlü halini, duygusunu yansıtan güzel kelimedir. Bakın tam yerinde bir hüzün nasıl gerçeğin rengini veriyor, anlamı nasıl yerli yerinde zenginleştiriyor. Uzun bir alıntı ama olsun: “İç savaş, İspanya’da çanları yüksek perdeden çalarak geliyorum diyordu. Çok geçmeden de geldi. 17 Temmuz 1936’da başlayan savaş 1 Nisan 1939’da yine çanların çalınışıyla sona erdi. Tarihin en uzun ve en kanlı iç (sivil) savaşlarından birisi olan söz konusu karanlık dönemin hüzünlü öyküsü...”

Sevgili dostum Raşit Kaya, son kitabında İspanya’da faşizmden demokrasiye uzun, çok uzun, çok sancılı sancılı geçişi ayrıntılarıyla anlatmaya işte bu hüzünlü öyküyle başlıyor (İspanya Faşizmden Demokrasiye - Ayrıntı Yayınları)

Raşit Kaya’nın, yani bizim kuşağımızın hikâyesi de hüzünlüdür. Ama öyle teslim olmuş ağlayıp inleyen bir hüzün değil. Biz melali anlamayan nesle aşinayız aslında. Çünkü biz de öyleydik, önceleri dik başlarımızla şehrin sokaklarında, postalarımız, parkalarımız, hayallerimizle, devrimci marşlarla yürür, hüznümüzün nedenini bir türlü anlamayan halkımıza “bühtan” eder, suçu ona yüklerken, yine de ona sesleniyor ve her şeyi bilen delikanlılar olarak kahvelerde konuşuyor, TİP bildirileri, Atılım gazeteleri dağıtıyor, sıkıntılı kampüslerden sokaklara, bizi ele vereceğini hiç düşünmediğimiz kasabalara, dağlara sığınıyor, Avrupa’nın bütün kentlerinde ve en sonunda Nazım’ın şiiriyle Madrit kapılarında öfkemizi nereye boşaltacağımızı bilemiyorduk.

Hüzünlüdür İspanya’nın hikayesi. Bizim hikayemiz de öyle.

melali-anlamayan-nesle-asina-miyiz-655887-1.

Tehlikeler zaferlerin içine gizlenir

Raşit Kaya’nın bence şu sıralarda özellikle ve dikkatle okunması, üzerinde çalışılması gereken kitabında Türkiye ile benzerlikler, birbirine yakın sorunlar, kesişmeler var. Özellikle Franko diktatörlüğünden demokrasiye geçiş dönemi ile ilgili ayrıntılı bölümü okurken, “adeta geleceğimizi anlatıyor bu satırlar” diye geçti içimden. Zorluklar bunaltırken, direnenlerin, mücadeleyi gökyüzünden yere indirenlerin kararlılığı da umut veriyordu. Ama bu sürecin Sosyal demokrat PSOE’nin hızla sağa kayma, İspanyol Komünist Partisi’nin de bir anlamda erime süreci olduğunu gözlerden uzak tutmak olmaz. “La pasionaria”Dolores İbarruri’nin partisi, sürgün yillarında “Avrupa Komünizmi” revizyonizmine desteği, daha sonra demokrasi için her tür ödüne açık tutumu, nihayet sosyalist dünyanın ağır yenilgisi nedeniyle anlamlı varlığını yitirdi. Raşit Kaya’nın ders niteliğindeki nesnel anlatımı bize bu gerçeği de yine hüzünle aktarıyor.

İspanya ile Türkiye arasında benzerlikler, kesişmeler var, ama benzemeyen yönler de var. Bu bir zamanların fetihçi, dünyanın öteki ucunda sömürgelere sahip ülkesi, fetihçi ama yalnızca haraç alarak egemenliğini sürdürmüş Osmanlı’ya benzemiyor kuşkusuz. Ama dinin egemenliği konusunda benzerlikler var. Kısa süreli Cumhuriyet’ten sonra Franko faşizmine yenik düşen İspanya’da Katolik kilisesi ve onun gizli örgütü, İspanya’nın derin devleti Opus Dei hep egemen oldu. İspanya demokratikleşme sancıları içindeyken en büyük rakip yine kilise idi. Bir parantez açalım: Bizde dinin mutlak egemenliğinin peşinde koşanlar, en başta 2002’den bu yana iktidar olan İslamcı parti laik cumhuriyeti yok olma sınırına kadar getirdi ama mutlak bir başarı kazanamadı. Kim ne derse desin, iktidarının tehlikeye girdiği şu günlerde sanki bir din devleti kurabilirmiş havasını canlı tutmaya çabalıyorsa; amacı, hızla yitirdiği toplumsal desteği, korkuyla, güdümlü bir adli mekanizma ile yaygınlaştırdığı baskıyla koruyabilmektir.

İspanya’ya ve Raşit Kaya’nın kitabına dönelim ama biz.

Bekleme zamanı değildir

Ne büyük bir mücadeledir Komünistlerin, ilericilerin mücadelesi. İç savaşın destansı Uluslararası Birliği, “Brigada Internationale”ı kim unutabilir. Destek arıyorlardı; gelen yalnızca sınırı geçerek yardıma ve çoğu zaman ölüme koşan öteki ülkelerin devrimcileri, ilericileri oldu. O sıralarda Hitler rejimi ile uzlaşma peşindeki hükümetler “karışmama”, Nazım’ın ifadesiyle “Adem’i müdahale” politikası uyguladılar. Tek umut Sosyalist Rusya bile sembolik desteklerin ötesine geçmedi. Hüzünlü bir hikayedir demiştim başta; öyledir.

Ve biz bu hüznü anlamayan, kendine düşkün kuşaklara aşina değiliz kuşkusuz. Ama onlar da bize sormuyor mu “peki siz bize ne zaman anlattınız ki İspanya’nın bu hüzünlü ama kahraman hikâyesini.” Haklılar, anlatmadık, anlatamadık; kendi hüznümüzün içinde boğulup kaldığımız içindir. Ama şimdi, Cortez’i, Parlamentoyu basarak elinde silahla “herkes yere yatsın” diye bağıran darbeci Yarbay Tejero’nun karşısında tek başına ayakta duran Santiago Carillo’nun, ömrü bir destan olan Dolores’in hikâyesini, demokrasiye geçişin ve sonra pek çok ülke ile bu arada Türkiye ile birlikte neoliberal politikaların girdabında bocalayan İspanya’yı anlatma zamanıdır.

Raşit Hoca’nın yaptığı da bu işte... Gecikmeyin, beklemeyin, tam da bugünlerde, demokrasiye geçiş için çok yönlü çabaların gerektiği bu günlerde okuyun “İspanya Faşizmden Demokrasiye” adlı kitabını Raşit Kaya’nın.

cukurda-defineci-avi-540867-1.